Pages

17 Eylül 2017 Pazar

Kitap Yorumu: Lonca Avcısı 2- Başmeleğin Öpücüğü

Merhabalar
Süper stresli günlerimde kitap okumayı zar zor becerebiliyorum. Öyle ki bazen bir sayfayı üç dört kez okumak zorunda kalıyorum. 😔 ÖSYM amca sağolsun. Neyse, Lonca Avcısı serisinin ikinci kitabı olan Başmeleğin Öpücüğü'nü çok bekletmeden okudum. Ve size güzel bir analiz hazırladım.

Bu kısım ilk kitabı okumayanlar için SPOILER İÇERİR!

Meleklerin Kanı'nını okuduktan sonra açıkçası pek tatmin kalmadım. Yani seri çok seviliyor, baskılarına özen gösteriliyor ama benim kanım çok kaynamadı. Çünkü:

Ya serinin çevirisi ağır (ki çevirmeninin başka çevirilerini de okudum ve gayet iyiydi) ya da yazarın dili ağır. Okurken bazen başıma ağrılar giriyor. Ya da aklım başka yerde olduğu için odaklanamıyorum. 😒
Karakterler çok ağırbaşlı. Yani böyle espri patlatıp ortamı yumuşatan bir karakter yok. Elena, küçükken yaşadığı olay sebebiyle duvarlarla çevrili ve sert biri. Raphael ise Başmelekler'den biri olduğu için doğuştan otoriter ve soğukkanlı biri. Yan karakterlerden de öyle 'ya komedi, ortamı ısıtıyor' diyebileceğim yok maalesef. Oysaki ben cıvıl cıvıl, rahat ve açık sözlü olan karakterleri çok severim. Bir Adrian Ivashkov tarzı bir karakter olsa efso olurdu! 😎
Elena ile Raphael arasındaki ilişkinin çok hızlı geliştiğini düşünüyorum. Ne ara sevdin, bu kadar bağlandın, onsuz yapamam moduna girdin? Favori çiftim değiller. 😔
Ee, başka olumsuz yorumum yok sanırım. Kitabın genel yorumundan önce de bazı karakterlerden bahsedeceğim. Zira ben resmen ilk kitapta hiçbirini aklımda tutamamışım. Okurken hepsini not ettim. Biliyorum, çok ince düşünceliyim. 👌

Başmelekler konseyi on kişiden oluşuyor. (On'lar Meclisi) Raphael, Uram (ilk kitapta yoldan çıkan ve öldürülen başmelek), Michaela (Uram'ın sevgilisi), Lijuan (Çinli ve en yaşlıları), Elijah, Titus, Charisemnon, Favashi, Astaad ve Neha (Hintli).
Raphael'in Yediler grubu var. Raphael'in vampir yaptığı adamları. Bu kitapta Dmitri, Galen, Jason, Aodhan ve Illium ön planda. Sık sık okuyoruz. Jason, gizli ajanı. Dmitri ve Illium genellikle Elena'yı koruyor. Galen ise Elena'ya dövüşmeyi öğretiyor.
Slater Patalis, Elena'nın ablalarını öldüren ve kabusu olan vampir.
Bu kitapta üç yeni karakter geldi. Keir, Barınak'taki şifacı, doktor. Jessamy ise sakat bir melek olduğu için küçük meleklere öğretmenlik yapıyor. Sam de o küçük meleklerden biri.
Sara, Elena'nın en yakın arkadaşı. Ve son olarak güzel bir bilgi; Raphael, iki Başmeleğin çocuğudur.

Şimdi gelelim Başmeleğin Öpücüğü kurgusuna ve yorumuna. 👿 Efenim, ben sıkılarak ve çok uzatarak okudum. Ama aslında fena değildi. Önceki kitapta Elena'nın gizli ve büyük görevi baştan çıkan Başmelek Uram'ı yakalamaktı. Ve sonunda yakalayıp, öldürdüler ama bu sırada Elena yüksek bir yerde aşağıya düşüp, ölme riskiyle burun buruna gelmişti. Raphael, avcısının ölmesine dayanamayacağını düşünerek onu mucizevi bir şekilde melek yaptı! Bu kitapta Elena'nın melek vücuduna alışmasını okuyoruz. Kanatlarına alışmaya çalışıyor, Galen'den dövüş dersleri alıyor, Raphael ona uçmayı öğretiyor ve Jessamy'den meleklerin tarihi hakkında dersler alıyor. Çünkü en yaşlı başmelek Lijuan bir balo düzenliyor ve Elena'yı da davet ediyor. Asıl amacı onu öldürmek. Çünkü daha önce görülmemiş bir şey. Aynı zamanda Lijuan ölüleri diriltiyor. Baştan çıkan bir başmelek daha...

Bunlar yetmezmiş gibi Michaela, Elena'yı kıskanmaya başlıyor. Öyle böyle değil. Her fırsatta Elena'ya saldırmaya çalışıyor. Falan filan. Konu dağınık ama sonunda toparlanıyor. Güzeldi ama ben parça parça okuduğum için pek keyif alamadım. Onun dışında Dmitri'nin sivri dilini sevdim. Sürekli Elena'ya laf sokup, baştan çıkarmaya çalışıyor. Illium ise Elena'nın kardeşi gibiydi. Galen nedense çok seksiydi. 😄 Bunların dışında beklenmedik şeyler de oluyor. Diğer Başmelekler'e dikkat edin!
Ve bu kitapta Elena ve Raphael hakkında birazcık daha bilgi alıyoruz. Elena'nın sürekli gördüğü kabusun hikayesini tamamen öğreneceksiniz. Raphael'in iki başmeleğin çocuğu olduğunu öğreniyorsunuz ama daha gizemli olayları var sanki. 👀

Yani demem o ki seri yavaş yavaş yerine oturuyor bende. Ama seriyle ilgili bir şey öğrendim... Bunu üçüncü kitabın yorumunda yazacağım. Umarım yazar çizgisini bozmaz. 😐

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

15 Eylül 2017 Cuma

Kitap Önerisi: Lavinia - Özdemir ASAF

Merhabalar

Ben yine bir şiir kitabıyla geldim. Ay, ne yapayım? Aşkı seven bir insanım. Bir kitapta ya da filmde romantiklik olunca ayrı bir tat alıyorum. Hayatıma renk katılıyor sanki. Ama gelin görün ki bu aşkı en güzel şiir kitaplarında yaşıyorum.
Şimdi İstanbul'da yaşayanlara çok güzel bir yer önereceğim. Taksim'e gidiyorsunuz ve İstiklal Caddesi'nin biraz aşağısında, Galata yoluna sapmadan karşınıza koca bir bina çıkacak. Yapı Kredi Yayınları'nın yeni binası. Hemen girin ve iki katlı, müthiş ışıklandırılmış mekana göz atın. Süper bir yer olmuş! Aşk yaşadım. Ve oradan kitap almadan çıkamazdım... 
Yaz başından beri şiir merakım ve aşkım ortaya çıktı. O yüzden her ay bir şiir kitabı okumaya özen gösteriyorum. Belirlediğim bir liste yok. Gidip bakıyorum, inceliyorum ve alıyorum. Şiire ilk kez Cemal Süreya ile başladığım için kendisinin bendeki yeri ayrı. Dün aslında onun bir şiir kitabını alacaktım ama sonra Özdemir ASAF gözüme çarptı. Lavinia, birkaç aşk şiirinin toplandığı bir kitap. 78 sayfacık ama dolu dolu. Az önce kitabı elime aldım ve bitiverdi. Aslında doya doya okudum. Bazı şiirleri birden fazla okuyup, sindirmeye çalıştım. Ama şiire olan açlığım bitmiyor. Öyle güzel yazıyorlar ki...
Bazen bu şiirleri yazdıkları insanları kıskanıyorum. Bu kadar mı sevilir bir insan? Şiir yazan ruhları seviyorum. Aşkın en güzel hallerini yansıtıyorlar. 
Ve Özdemir ASAF hayranlığım başladı. Öncesinde Duman'ın şarkısında tanımıştım onu. (Bekle dedi, gitti.) Ama şimdi Lavinia'yı okuyunca ruhuma dokunduğunu hissettim. Şu ana kadar üç şairi okudum (Cemal Süreya, Ümit Yaşar Oğuzcan ve Özdemir Asaf) ve üçüne de hayran kaldım. Bana aşk dolu şiirler lazım. O yüzden önerilerinizi de beklerim efenim. 👀
Size birkaç alıntı bırakıyorum. Söylememe bile gerek yok ama; ısrarla alınız!

Bir kelimeye
Bin anlam yüklediğim zaman
Sana sesleneceğim.
👇
Her seven
Sevilenin boy aynasıdır.
Sevmek
Sevilenin o aynaya bakmasıdır.
👇
Sen bana bakma,
Ben senin baktığın yönde olurum.
👇
...
Bir kitap okuyordun, dalgın...
İçinde insanlar seviyor, ya da ölüyorlardı.
Genç bir adamı öldürdüler romanda.
Korktun, bütün yininle ağlamaya başladın.
O ölen ben değildim.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

5 Eylül 2017 Salı

Film Önerileri: Fosforlu Kalemlerle İşaretli Film Listem

Merhabalar

Size son zamanlarda izlediğim ve listeme eklerken fosforlu kalemimle işaretlediğim filmleri önermek istedim. Böyle bir filmi ya da dizi çok severek izlemedikçe ya da 'kesinlikle bir kez daha izlerim' demedikçe önermem. Yani bu yazdıklarım kesinlikle bayıldığım filmlerdir. Önerilerime güveniyorsanız, boş zamanlarınızda izleyin derim. 😈

Öncelik olarak dün izlediğim filmden başlıyorum. Hangi tür film seversin diye sorsanız ilk aklıma gelen aksiyon-komedi olur. Çünkü cidden sağlam aksiyon sahneleri olan ve bir de üstüne beni güldüren filmlere ayrı bir bağımlıyım. Kim oynuyormuş diye bakmadan filmi izlerim. Fragmana göz atmam yeterlidir. The Hitman's Bodyguard da bunlardan biriydi. Dün gece canım çok sıkılınca bir film sitesi açtım. Amacım Baby Driver'ı izlemekti ama internete daha düşmemiş. 😔 Ben de bu filme denk geldim. Fragmanın da bile krize girdim. Üstüne Ryan Reynolds ve Samuel L. Jackson'ın başrollerde olduğunu görünce kimse beni tutamazdı. Film hem acayip komik hem de bazıları aşırıya kaçsa da süper aksiyon sahnelerine sahip. Ay, bir de film Amsterdam'da geçiyor. Nasıl sevmeyeyim? Resmen büyülenerek izledim. Kesinlikle izleyin. Konusundan bahsetmiyorum bile direk öneriyorum. Çünkü; aksiyon-komedi + Amsterdam + Ryan & Samuel ❤ ben.


Şimdi önereceğim film beyin yakabilir. Çünkü film çok kişilikli bir karakteri konu ediniyor. Split filmini izledikten sonra kendinizi bile sorgulayabilirsiniz. Kelimenin gerçek anlamıyla çok değişik ve etkileyici bir filmdi. Ve yine çok sevdiğim oyunculardan biri olan James McAvoy başroldeydi. Ben çok etkilenerek izledim ve bazı sahnelerde tırsmadım da değil. Yanlış hatırlamıyorsam gerçek bir olaydan esinlenilmiş. Yani aslında çoklu kişiliklere sahip insanlar var ve çoğu zaman bu durum iyi yönde olmuyor. Eğer değişik bir şeyler izlemek istiyorsanız kesinlikle öneririm!

Yeri geliyor film izlerken kendimi bir kategoriye sokuyorum. Nasıl mı oluyor? Ya bir oyuncunun tüm filmlerini izliyorum ya aynı tarzda ya da klasik ve eski filmleri izliyorum. Amelia ve Leon (the Professional) filmleri de arka arkaya izlediğim ve mest olduğum iki filmdi. Aslında Leon'u çok küçükken izlemiştim ama hatırlamıyordum. O yüzden tekrar izledim. Kesinlikle unutulmayacak filmlerden biri. Jean Reno ve Natalia Portman ikilisinden etkilenmemek imkansız. Özellikle Portman'ın o yaşlardaki performansı insanın tüylerini diken diken ediyor. Milyon kez bıkmadan izleyebilirim. Leon, aksiyon filmlerini sevmemin kaynağı bile olabilir. Amelia zaten 'daha öncen neden izlememişim' pişmanlığını yaşattı. Bir Paris aşığı olarak bu filmi daha önce nasıl izlemem?! Audrey Tautou'yu bu filmle tanıdığıma da çok memnunum. Artık onun filmlerini de izleyeceğim. Ve tüm içtenliğimle söylüyorum ki Amelia'yı çok severek ve etkilenerek izledim. Bazen izlediğim filmler çok boş geliyor ve zaman kaybı yaşatıyor. Ama bu iki film kesinlikle zamanımı daha da dolu dolu hale getirdi. İzlemeyeni taşlıyoruz! 😍

Biraz da modern zamanda geçen ama eskiler tarzında olan bir film önereceğim: La La Land. Bu yıl Oscar'ları toplayan ve hakkında çok konuşulan filmlerden biriydi. Açıkçası Oscarlı filmler izleyeceğim diye kendimi kasan biri değilim. İşin içinde Emma Stone ve Ryan Gosling olduğu için ve müzikal tarzda olduğu için izlemek istedim. Ve tam bir aşk insanı olarak filmi izlerken mest oldum. Aşk dolu biriyim ama sonu acıklı, dram ya da böyle kalp kırıcı bir şekilde biten her şeyi de severim. Böyle boğazımı düğümleyen, yatağıma kıvrılıp hayallere dalmamı sağlayan her şeyi severim. Böyle de cins bir insanım. Sanırım bu yüzden La La Land'i çok sevdim. Filmi izledikten sonra kendi etrafımda dönerek dans edesim gelmişti. Kesinlikle tüm ödülleri hakkediyor. Ve müzikal hayranlığımı daha da arttırdı. İzleyin canlar. Yerinizde duramayacaksınız. 😘

Ve şimdi de genel bir şey diyeceğim. Tüm bu filmlerin soundtracklarını kesinlikle dinleyin. Ben filmlerin müziklerine ayrı ilgi duyarım. Çünkü bence filmleri tamamlayan özelliklerden biri de çaldıkları şarkılardır. İstinasız bu yazdığım tüm filmlerin müziklerine göz atın. Özellikle La La Land'in bir ara bağımlısıydım. Onu dinlemeden ne ödev yapabiliyordum ne de çeviri. Yani gerisini siz düşünün... Filmleri izledikçe, müzikleri de dinledikçe yorumlarınızı bekliyorum. 👀

Not 1: Uzun zamandır film önerisi yapmamışım. Halbuki ben izlediklerimi yazdım sanıyorum. 😔 Bir sonraki film önerisi yazısını çok bekletmeyeceğim.

Not 2: Aksiyon-Komedi tarzında önerileriniz varsa tamamen açığım! Ah bir de animasyon. Instagram'dan da buradan da mail üzerinden de önerebilirsiniz. 👊

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

3 Eylül 2017 Pazar

Kafama Göre: Her Şey 2009'da Başladı...

 Yıl 2009. Her ödül töreninde Twilight ekibini görmek mümkündü. Her dergi kapağında, gazetelerin sinema eklerinde ve hemen hemen her yılın kasım ayında Twilight posterlerini de görmeniz mümkündü. Deli gibi koleksiyon yapanlar burada mı?

Bende her şey 2009 yılının yaz döneminde başladı. Öncesinde Kavak Yelleri (Evet, yanlış duymadınız. Tam bir Pelin Karahan ve dizideki Deniz karakteri hayranıydım.) için bir blog kullanıyordum. Sonra tam 4 Temmuz 2009 (ABD bağımsızlık gününe denk getirmem?) tarihinde 'wampirob' adında bir blog açtım ve Jane tarafım o zaman ortaya çıktı. İngilizce merakım ve giderek geliştirmem de bu sayede gelişti. Yabancı kaynakları keşfedip oradan haber çevirmem (Google Translate ilk hocamdır.), Kristen Stewart ve Robert Pattinson (RobSten) başta olmak üzere Twilight ekibinin çıkan her fotoğrafını bilgisayara kaydedip, en güzellerini blog'umda paylaşmam, sitenin altına bir 'chat-sohbet' kutucuğu koyup her cuma orada kendimizce 'partiler' vermem, tanımadığım insanların hiç bıkmadan aynı sorularına cevap vermem, Comic Con zamanları, Coachella keşfim, Amerika'nın hemen hemen her eyaletini ezberlemem, Avrupa'daki ülkelerin başkentini öğrenmem... Ve daha hatırlamadığım bir sürü şey... 2009 yılı benim için resmen zirve noktasıydı. 

Hele ödül törenlerinin olduğu geceler... Hiç üşenmeden uykusuz kalırdım. Gece 2'de başlayan kırmızı halı ile beraber soluksuz canlı yayında ödül törenini izlerdim. Hatta okul zamanı ödül törenleri (MTV Film-Müzik, Oscar, Grammy...) olduğu zaman uykusuz giderdim. Ve hiç de pişman olmazdım. Beyonce'un canlı performansları, Twilight ekibinin sahneye çıkıp ödül alması, Lady Gaga'nın enteresan gösterileri, kamera arkası görüntüleri... Resmen o günlerde benim için dünya buydu. Diğer her şey sıkıcı ve boş gelirken Hollywood dünyasını deli gibi takip etmek hayatıma renk katıyordu. Ki hala bu alışkanlığımdan vazgeçmiş değilim. Evet, eskisi gibi takip etmiyorum ya da gece yarısında kalkıp izlemiyorum ama neler olup bittiğini ya eski yabancı kaynaklarımdan ya da Instagram'dan doyasıya takip ediyorum. 😄

O zamanlar hayat cidden güzelmiş. Lise hayatım boyunca en büyük odam noktam blog'um oldu. Dört sene dolu dolu haberler yayınladım, dilimi geliştirdim ve bir de baktım ki üniversite yolundayım. İşte o zaman 'wampirob' dönemini kapattım. Ki blog'u bıraktıktan sonra Twilight da bitti ve ekip de dağıldı. Sonra baktım böyle olmuyor, süper boşluktayım. Bu seferde kitap, film, dizi ve genel hobilerimi içeren bir blog açmaya karar verdim. Resmi olarak Jane Wampirob oldum. 👀

Eski zamanları özlüyor muyum? Hem de deli gibi! Twilight'ın her çıkan yeni filmi için ilk günden sinemaya koşuşturmayı, şimdiki gibi yaygın olmadığı için internet sitelerinden değil de kitap fuarlarından almayı beklediğim kitapların listesi, Artemis Yayınları'nın yılbaşı çekilişleri, Gece Evi macerası, her ay 'acaba hangi posterleri verecekler' (Heygirl, Blue Jean, Go Girl) heyecanı ile dergilerin takibi, Starbucks keşfim ve diğer tüm şeyler. ❤ 

Öyle böyle derken zaman geçiyor. En çok istediğim bölümü (İngilizce Çevirmenlik) bitirdim. Planlarım arasında olmasa da hayatıma büyük yenilik getiren Erasmus'u gerçekleştirdim. Şimdi de deli gibi istediğim bölümü okuyup okuyamayacağım belli olacak. (4 yıllık tamamlama meselesi.) Bana şans dileyin. Bu sefer ÖSYM lanetimi kırmak istiyorum ve sorunsuz bölümümü kazanmak istiyorum. Boşuna 'bu dünyaya okumak, yazmak, izlemek ve dinlemek için gelmişim' demiyorum. 😄 2009 yılında başlayan bu maceram umarım hep devam eder. 2012 sonrası her şey değişti gibi ama aslında alt yapıyı oluşturmuşum. Daha nice 2000'li yıllarda görüşmek üzere!

Not 1: Şaka maka bu blog'u da açalı tam 4 sene oldu. Beklediğimden daha da güzel gelişti. Sessiz sedasız takip ettiğinizi biliyorum. Kendi kendime konuşmuyorum, değil mi? 👀

Not 2: İyi bayramlar diyemeyeceğim çünkü hiç sevmediğim bir bayramdayız. Et yemeyenler el kaldırsın! 👋

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

31 Ağustos 2017 Perşembe

Kitap Yorumları: Eğer Yaşarsam 1-2 / Gayle Forman

Merhabalar

Size şimdi 'bu seriyi okumayacağım' deyip de arka arkaya iki kitabını da okuduğum serinin yorumunu yazacağım. Gerçekten Eğer Yaşarsam serisini okumayacaktım. İlk kitabıyla karşılaştığım zaman filmi de çıkmıştı ve merak edip fragmanını izlemiştim. Konusu bana çok tanıdık geldiği için kitabı da filmi de es geçtim. Sonra, kader işte, Gayle Forman'ın Sadece Bir Gün kitabını okudum. Açıkçası Eğer Yaşarsam'ın, Gayle Forman'a ait olduğunu bilmiyordum. Ve Sadece Bir Gün kitabının bendeki yeri çok ayrıdır. Kitabı o kadar çok sevdim ki yazara bir şans daha verdim ve Eğer Yaşarsam serisini okudum. İyi ki de okumuşum. Ön yargılarım boşunaymış. Yazar hiç çizgisini bozmamış. Romantiklik konusunda tam bir uzman. Klişelerden süper uzak duruyor ve tam kendi tarzında yazıyor. O yüzden bu seriyi de sevdim. 😍

Eğer Yaşarsam, Mia adındaki bir genç kızın ailesiyle beraber trafik kazası geçirip, hastaneye kaldırılmasıyla olaylar başlıyor. Başta size sıradan bir kurgu gibi gelebilir. Evet, aslında öyle. Kaza olur, kız çok ağır yaralıdır ve kaza anından sonra olayları dışarıdan izlemeye başlar. Bir nevi ruh-beden ayrımı yaşar. Ama yazar kurguyu öyle dolu dolu yazmış ki... Hastanedeki zamanında sadece oradaki olayları anlatmıyor Mia, aynı zamanda kazadan önceki yaşamından da bahsediyor. Geçmiş ve şimdiki zaman arasında süper bağlantılar kurmuş yazar. Mia'nın ailesiyle olan iletişimi, çellist olmaya karar vermesi, onun tam tersi bir müzik anlayışına sahip ve bir rock grubunda olan erkek arkadaşı Adam ile tanışması ve devam eden ilişkileri, yakın arkadaşı Kim'le olan diyalogları, aile yakınlarıyla olan anıları ve daha aklıma gelmeyen bir sürü güzel sahneler vardı. Yazar bir insanın hayatta kalması için gereken en güzel anıları bu kitapta toplamış. Mia komada ama etrafında onu sevenlerinin olduğunun farkında. Aslında kitap güzel bir ders veriyor; hayatınız yokuş aşağı yuvarlanabilir ama yolun sonunda sizi güzel şeyler de bekleyebilir. Kısa ve basit bir anlatımı olduğu için rahatlıkla okuyabilirsiniz kitabı. Gayle Forman'ın daha da hayranı oldum.🙌 (Ve filmi de izlemeyi düşünüyorum. İzleyenler varsa yorumlarını bekliyorum.)

Sen Gittiğinde, serinin ikinci kitabı. Bu yorum ilk kitapla ilgili SPOILER içerebilir. Çok detay vermeyeceğim ama yine de siz bilirsiniz. Sen Gittiğinde'yi Adam'ın gözünden okuyorsunuz. Mia komadan çıkmıştır ve bir yıl geçmiştir. Bu süreçte çok farklı olaylar gerçekleşiyor. Mia kendini tamamen çellosuna odaklıyor ve New York'a taşınıyor. Adam ise bir süre içine kapansa da sonrasında harika şarkılar yazarak grubuyla başarıdan başarıya atlıyor. Dünya turneleri, albüm tanıtımları falan derken Adam da baya değişiyor. Hayatında başkası vardır ama Mia'nın yeri hala ayrıdır. Derken kader Adam ve Mia'nın yolunu kesiştiriyor. Yazar yine bir geçmişten bir de şimdiki zamandan sahneler yazarak ortak noktalar oluşturuyor. Yazarın bu anlatış şeklini çok sevdim çünkü çok başarılı! Adam ve Mia'nın bir gecelik New York maceralarını okumanızı çok isterim. Hem eğlenceli hem buruk hem de heyecanlıydı. Yani Gayle Forman'a bir kez daha hayran kaldım. Kadın kesinlikle nasıl etkileyici bir kurgu yazacağını biliyor. Ve bu kitap ilkinden çok daha iyiydi. Hatta ilk kitap da neymiş falan oldum ama tabii olaylar birbirleriyle süper bağlantılı. Bir de Adam'ın ünlü olma yolundaki anıları bana nedense One Direction grubundan bir üyeymiş hissini verdi. 😄 Yazar öyle bir anlatmış ki acaba dedim 1D üyelerinden birini mi örnek aldı? Ama yok, Adam çok farklı bir karakter ve kesinlikle çok sevdim. 👌

Kitabın sonunda yazar, kitabı yazarken dinlediği birkaç şarkıyı da eklemiş. Bu yorumu yazarken de onları dinliyorum. Ne diyebilirim ki? Gayle Forman tamamen favori yazarlarım arasında ve bir sonraki romanını okumak için cidden sabırsızlanıyorum!!!

"New York'ta yaşayan herkes bu şehri farklı sebeplerden seviyor. Sahip olduğu kültür. İnsan çeşitliliği. Koşturmacası. Yemekleri. Ama ben burada kendimi bir masal aleminde Paskalya yumurtası arıyormuş gibi hissediyorum. Her köşede karşına küçük sürprizler çıkıyor." -Mia

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

29 Ağustos 2017 Salı

Kafama Göre: Ben Neler Okumuşum Be!

Merhabalar

Uzun zamandır aklımda yazmak istediğim bir yazı vardı. Bakalım içinizde benim gibiler var mı? Ortaya çıkma zamanı. 😄 Klasik bir soru ile başlayacağım. Kitap kurdu olmanıza vesile olan kitap/kitaplar hangisi? Ya da kitap okuma alışkanlığınızı kazandıran kitap da olabilir. 

Benim maceram çok eğlenceli bir şekilde başladı. Ortaokul 2.sınıfa kadar açıkçası kitaplarla çok iç içe değildim. Daha çok dergi okuyordum. Ya da teyzemin aldığı kitapları (Alice Harikalar Diyarında, Şeker Portakalı) okuyordum. Ama asıl okuma alışkanlığımı ortaokulda kazandım. Bazı sebeplerden dolayı okulumu değiştirmiştim ve iyi ki o okula gitmişim dedim. Bana kitabı sevdiren ve şu anda da en yakın arkadaşlarımdan biri olan dostumla tanıştım. Beni İpek Ongun'la tanıştıran oydu. Bir Genç Kızın Gizli Defteri'ni bence tam okumam gereken dönemde okudum. Tüm seriyi arkadaşımdan ödünç alarak okudum. Bu hem kitap okuma alışkanlığımı başlattı hem de arkadaşımla aramızda inanılmaz bir bağ yarattı. Hatta geçen gün yine konuştuk. Kendisi Türk Dili ve Edebiyatı'nı bitirdi. Ondan daha fazla mutluyum bu duruma. Ayrıca Bir Genç Kızın Gizli Defteri'nin 100.baskısına özel bir basım olacak. Artemis Yayınları'nı takip edin derim. 😍

İpek Ongun ve Reşat Nuri Güntekin sonrası yabancı yazarları keşfetmeye başladım. Sevgili Salak Günlük serisine başladım. 😄 İnanın şu an kurguyu hiç hatırlamıyorum ama her çıkan yeni kitabını hemen alıyordum. Ve arada sırada yazdığım günlüğüme daha da çok bağlanıp sürekli yazmaya başlamıştım. Okuduğum kitaplar sağolsun... Sonrasında zaten bir baktım ki sayamayacak kadar çok kitabım olmuş. Okulda yemek yemek yerine ya da ne bileyim başka bir şey almak yerine harçlıklarımı biriktirip kitaplar almaya başladım. Hala da öyleyim. Tek hayıflandığım tarafım; keşke ortaokulda okuduğum o kitapları sahafta değiş-tokuş etmeseydim. Canan Tan'ın kitapları (Piraye, Eroinle Dans) Aziz Nesin'den Şimdiki Çocuklar Harika, Beyaz Balina Yayınları'ndan gelen hediyeler ve benim aldıklarım (Zodyak Kızları, Beacon Caddesi Kızları serisi, Kamp Arkadaşları), beni salya sümük ağlatan Mavi Saçlı Kız, ağzımı açık bırakan Ölü Oyuncaklar ve daha niceleri! Hepsini şu an deli gibi özlüyorum. Ve sanırım düzenli bir iş hayatım olduğunda bir kısmını alacağım. 😃

Ve gelelim meşhur döneme: Alacakaranlık Efsanesi. Liseye geçmek üzereydim ve bu seriyle tanıştım. Blog hayatımın ve çevirmenlik merakımın başladığı nokta diyebilirim. Kitap kurdu unvanına sahip olmama vesile olan, inanılmaz dostluklar kurmamı ve hayatımın en renkli dönemini yaşamamı sağladı. Alacakaranlık sonrası Vampir Günlükleri, Gece Evi, Açlık Oyunları derken baya baya aştım kendimi. Şu an tamamen yabancı yazarlara odaklanmış durumdayım. İpek Ongun, PuCCa ve birkaç şair dışında Türk Edebiyatı'ndan okumuyorum ama yavaş yavaş o sahalara geri döneceğim. 

Nedense geçen gün bunları düşündüm. Okuduğum kitapların bir listesi var, onu açıp hangi yıl neler okumuşum onlara baktım. Hala da bıkmadan yeni maceralara atılmak istiyorum. Lise zamanlarında teneffüslerde Canan Tan okuyup, kimseye yakalanmadan gözlerimi kuruladığım zamanları hatırladım da ne güldüm kendime. 😃 Ya da vampir romanları okuduğumda milletin, "aa ne okuyorsun, ıyy vampir mi?" dediklerinde ölümcül bakışlar attığım sahneler gözümde canlanıyor. Evet, vampir okuyoruz. Ne olmuş? 👊 

Ama en çok İpek Ongun'un dünyasını özledim. Bir Genç Kızın Gizli Defteri'ni okurken adeta Serra oluyordum. Oktay'ı hem seviyor hem dövesim geliyordu. Özgür ortaya çıktığında 'ama bununla olamaz yaaa' diye isyan ediyordum. Nedense Team Oktay'dım. Ayyy, fena özledim. Kitabın yeni versiyonu çıkınca alacağım ve okuyacağım. Serra dönemlerinden gelenler bir el kaldırsın bakiyim. 👋

Anıları depreştirip kaçıyorum. Daha sonra da 2009-2012 yılları arasında neler yaşadığımı, hangi günlerden geçtiğimi anlatacağım. Biliyorum, siz de aynı şeyleri yapıyordunuz. 👀

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

28 Ağustos 2017 Pazartesi

Kitap Yorumu: Fangirl - Rainbow Rowell

Merhabalar

Size şimdi pamuk şekeri tadında bir kitabı anlatacağım. Rainbow Rowell'ın okuduğum ikinci kitabı ve yazarı giderek sevmeye başladım. Özellikle de Fangirl kitabı ile daha da kanım kaynadı. Aslında Fangirl'i İngilizce olarak okumak istiyordum ama sevdiğim bir çevirmen (Müge KOCAMAN ÖZÇELİK) tarafından çevrildiğini duyunca Türkçe olarak pdf formatında okudum. Ve kesinlikle en kısa zamanda alıp, kitaplığıma koyacağım. O yüzden pdf yerine bence direk kitabı alın derim. 😻

Fangirl, dediğim gibi tam pamuk şeker tadında. Kendimle süper özdeştirdiğim bir baş karakter var: Cath. Bu sevimli karakterimizin bir de ikiz kız kardeşi (Wren) var. Beraber üniversiteye başlarlar ama ikizi farklı ortamlarda takılmaları gerektiğini düşündüğü için ayrı yurtlarda kalırlar. Böylece Cath'in hayatına biraz renk gelir. Başta kendi kabuğundan çıkmaz ve yıllardır hayranı olduğu bir kitap serisinin 'hayran yapımı hikayelerini' yazmaya devam eder. Aynı zamanda bunları internette yayınlamaktadır ve bir sürü okuyucusu vardır. Ama bu 'yazar kimliğini' ikizi dışında kimse bilmemektedir. Müthiş yazarlığı dışında Cath çok kendi halinde biri. İkizi gibi alkol kullanmaz, gece dışarılara akmaz ya da arkadaş ortamlarına girmez. Bu demek değil ki tamamen yalnız. Yeni oda arkadaşı Reagan ve onun arkadaşı (aynı zamanda eski erkek arkadaşı) Levi daha ilk günden Cath'le tatlı tatlı uğraşmaya başlar. 


Kitabın genel hatları böyle ama inanılmaz sevimli sahneler vardı. Cath'in yazı yazmak için yalnız kalmaya çalışmaları, Simon Snow (hayranı olduğu kitap karakteri) takıntılığı, Levi ile olan komik diyalogları ve yazarlık dersindeki partneri olan Nick'le geçirdiği vakitler kesinlikle kitabın dolu dolu olmasını sağlamış. Böyle çok eğlenceli bir şekilde okudum. Elbette drama şeklinde birkaç daha olay vardı. Onları anlatmak istemiyorum, okudukça kendiniz keşfedin. 😊 

Cath'te kendimi çok gördüm çünkü; bir zamanlar ben de Alacakaranlık için hayran hikayeleri yazardım. Baya baya takıntılıydım ve hala benim için yeri çok ayrıdır. Yazarlığa merakım var ama daha çok okumayı seviyorum. Edebiyat okumak hayallerimden biri. Gözlük takmayı da seviyorum. Alkol alışkanlığım ve merakım yok. Doğal olarak gece dışarıya akmalar gibi bir olayım da yok. İçimin çok ısınmadığı insanlar dışında çok nadir birileriyle takılırım. Arkadaş ortamı yapmak için kendimi kasmam, genellikle kendiliğinden oluşur. Sonracığıma ilişki konusunda da çok benzerdik. Birini gerçekten sevmeden, benimsemeden ilişki yaşamayı sevmiyoruz. Öpüşmek, elele tutuşmak gibi şeyler çoğu insan tarafından sıradan bir şey gibi görünse de biz o anları özel olarak, taa içimizde hissederek yaşamak istiyoruz. Sıradanlığı sevmiyoruz. Makyaj yapmak ya da sürekli podyuma çıkıyormuş gibi giyinmeyi çekici bulmuyoruz. Ne bileyim, Cath resmen ben. Yazara gidip sarılasım geldi. Böyle karakterler bulunmuyor çünkü. Ya vahşi olacak, ya ağzı iyi laf yapacak ya da ne bileyim ilişkide uzman olan karakterler ön planda bu tarz kurgularda. Gözlüklü, balık etli, ilişki konusunda süper seçici olan kızlarımız nerede? İşte Cath onlardan biri ve onu çok sevdim. Favorilerim arasına girdi bile!

Levi'yi de çok sevdim. Genelleme yapacağım ama günümüz erkeklerinden çok farklı. Eğer üniversitede okuyorsanız ne demek istediğimi anlayacaksınız. 20'li yaşlardaki erkeklerden uzak durun. Levi gibiler hariç. Eh onlar gibisini bulmak da şu an yeni bir kıta keşfetmek gibi bir şey. Günümüzde artık yapay ve çıkarcılık içeren ilişkiler var. Açık konuşacağım erkeklerin tek derdi oranızı buranızı mıncırmak. Ben eski kafalıyım. O yüzden de Levi'yi çok sevdim. Pes etmiyor. Erkeğin yapması gereken şeyleri yapıyor. Çabalıyor, değer verdiğini farklı yollarla göstermeye çalışıyor. Böyle resmen "ah işte aklımdaki tanıma uyan"erkek figüründeydi. Ne demek istediğimi kitabı okuyunca çok iyi anlayacaksınız. Şu an spoiler vermeden ya da sürprizleri bozmadan detay veremiyorum ama okuyun. Bana kitap konusunda güveniyorsunuz, okuyun! 😃

Kitap yorumu diye başka konulara da saptım ama bakmayın bana. Bazen okuduğum kitaplar resmen güncel hayatımdaki olayların eleştirisi gibi geliyor. O yüzden yorumda da araya katabiliyorum. Kısacası demek istediğim; içimi ısıtan bir kitap okudum ve yine okurum. Fangirl'ü çok sevdim. Ben yazsam anca bu kadar sevebilirdim. 💚

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

27 Ağustos 2017 Pazar

Kitap Yorumu: Lonca Avcısı 1- Meleklerin Kanı


Yeni bir seri ile merhabalar!

Yerimde duramadım ve daha bitirilmemiş kitap serilerim varken içlerine bir tane daha ekledim. Uzun zamandır elimde olan ama nedense okumadığım Meleklerin Kanı'nı birkaç hafta önce okudum. Yabancı Yayınları, bu seriye öyle değer veriyor ki alıp okumamak imkansız. O yüzden önce kitabın fiziksel özelliklerinden bahsedeyim. Serinin kapakları İngiltere versiyonu ile basılıyor ve ciltli! Daha önce Artemis Yayınları'ndan çıkmıştı ilk kitap ama şu an tüm seri Yabancı'ya ait. Ve okuyucuları çok bekletmeden de kitapları yayınlıyorlar.

Gelelim Lonca Avcısı nasıl bir kurguya sahip. İşin içinde melekler ve vampirler var. Fakat bu seride değişik olaylar oluyor. Yanlış hatırlamıyorsam yedi tane baş melek var. Ve bu baş melekler vampir yaratıp, sahip oldukları bölgelerde hakimiyet sürüyorlar. Lonca Avcısı ise baştan çıkan vampirleri avlıyor. Ya da özel bir görev gelirse onu yerine getiriyor. Elena Deveraux da bir avcı. Hem de baya tecrübeli bir avcı. Artık vampir avlamak onun için çocuk oyuncağı gibi bir şey. İsmi bu kadar ünlüyken ona özel bir görev gelir. New York baş meleği Raphael, Elena'ya çok zorlu bir görev sunar. Ve açıkçası Elena bunu geri çeviremez. Sonuçta koskocaman baş melek sana özel bir görev veriyor! İşte bundan sonra olaylar başlıyor.

Diğer baş meleklerin isimlerini ezberlemek imkansız şu an. Hepsi bambaşka bir karakter. Elena dışında diğer avcıların da isimlerini pek hatırlamıyorum ama olsundu. Nasılsa doya doya okuyacağım seriyi. 😃 Elena deyince de aklıma Vampir Günlükleri geliyor. Umarım ilerleyen kitaplarda bu isim kafamda tam oturur. Şimdi gelelim karakter analizine. En sevdiğim kısım! Baş melek Raphael'i sevdim ama henüz bayılmadım. Başta böyle esrarengiz biri gibiydi ama sonra sert görünümünde yumuşaklıklar oluştu. Eh tahmin edersiniz ki Elena ile aralarında bir çekim var. İlk kitapta bu elektrik çok şiddetli hissedilse de bir şeycik olmadı. Ama ilerleyen kitaplarda patlamalar olabilir, aman dikkat! 😄 Elena'yı da henüz tanımış değilim. Hayatı sırlarla dolu. Bazen geçmişe dair sahneleri vardı ama parçalar tamamlanmadı. O yüzden etrafı duvarlarla çevrili bir Elena karşımızda. Birazcık sinir bozucu geldi ama çetin ceviz bir karakter. Baş melek Raphael'i bile süt dökmüş kediye çevirebilir.

Birkaç melek kitabı okumuştum ama bu serinin kurgusu baya orijinal geldi. Umarım ilerleyen kitaplarda yazar baştan çıkmaz. Şimdilik sevdim. İkinci kitabı çok ara vermeden okuyacağım. Serinin ilk dört kitabı ülkemizde yayınlandı. Seri toplam on kitaptan oluşuyor. Bakalım bizi daha neler bekleyecek?

Son olarak, bunu demeden geçemeyeceğim, Anita Blake serisini bilir misiniz bilemem ama biraz onunla bağdaştırdım. Neden bilmiyorum belki de yetişkinlere hitap eden bir seri olduğu içindir. Ama kesinlikle ikisi de çok farklı kurgulara sahip. Sadece Elena'yı okurken aklıma Anita geldi. 😏

Şimdilik bu kadar. İlk kitap olduğu için çok fazla detaya giremiyorum. Okumak isteyenlere başlayın derim. Hem akıcı hem komik hem de özgün bir kurguya sahip. 

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

26 Ağustos 2017 Cumartesi

Kitap Yorumları: Yorumlarını Yazmaya Üşendiğim Kitaplar


Merhabalar

Bu yaz, 'tatil yapmıcam beeen' deyip de tatil yapanlardanım. Her şey aniden gelişti zaten. O yüzden blog'a giremedim. 😊 Bir aylık anneanne tatilinden sonra eve döndüm, kitaplarımla özlem giderdim ve işte blog'uma kavuştum. Bu arada ilerleyen günlerde ilginç bir duyurum olacak. Daha önce böyle bir şey denemedim. Bakalım nasıl olacak? 😉 Ama onun öncesinde yorumlarını yazmaya üşendiğim üç kitap var. Onlardan sonra da iki mükemmel kitap yorumu gireceğim.

Tatile çıkmadan önce Ay Günlükleri serisinin yan kitabı olan Uzak Yıldızlar'ı okumuştum. Kısa zamanda ve hiç sıkılmadan okudum. Çünkü Marissa Meyer nasıl harikalar yaratacağını biliyor. Yazar artık kendini oturtmuş. Bu serinin kurgularını resmen döktürüyor. Bence gözü kapalı bile yazıyor olabilir. 😈 Uzak Yıldızlar'da baş karakterlerimizin merak edilen geçmişleri hakkında kısa hikayeler var. Yazar serinin açıkta kalan her bölümünü bu kitapta tamamlamış. Çok severek okudum. Son bölümde de çok renkli bir macera vardı. Böyle kitabı okurken içiniz sımsıcak oluyor. Sanırım şu ana kadar okuduğum en saf seriydi diyebilirim. Pamuk şeker tadında ve bu sizi hiç sıkmıyor. Yazar her duyguya yer vermiş, can sıkmayan karakterler yaratmış ve heyecanı hiç eksik olmayan bir kurgu yazmış. Her zaman önereceğim serilerden biri. Hiiiç çekinmeden alın alın okuyun.

Tatile çıkarken yanıma iki kitap almıştım. Bunlardan biri Trendeki Kız idi. Uzun zamandır polisiye okumadığımı fark ettim. Ve bu kitabın inanılmaz reklamı yapıldı. Filmi de çıktı sanırım. Hal böyle olunca baya meraklandım. Polisiye kurgusu bence en zorlu kurgulardan biri. Baya kafa patlatmak lazım. Yani ben en azından okuyunca ağzım beş karış açık kalsın istiyorum. Fakat ne yazık ki Trendeki Kız beni hiç şaşırtmadı hatta okurken yordu. Başta büyük beklentilerle başladığım için kitabın yarısına kadar okumak için direndim. "Allasen nasıl bitecek süper merak ettim!" diye diye olayı çözdüm ve "mehh bu muydu ya" moduna girdim. Yazarın acemi olduğu bariz belliydi ama keşke biraz daha üstünde dursaydı kurgunun. Kitabı bitirene kadar süründüm. Polisiye kitaplarında olayı çözünce bir anlamı kalmıyor zaten. Esrarengiz olmalı! Yani canlarım, benim gibi polisiye meraklısı iseniz bu kitabı önermiyorum. Nora Roberts'ın kitaplarına kurban olayım. 😢

Yanıma aldığım bir diğer kitap ise Alaska'nın Peşinde idi. 😎 Söz konusu John Green olunca ister istemez "bu kitapta ne ile karşılaşacağız acaba" diyorum. Çünkü yazarın mizah anlayışı çok farklı. Değişik karakter seçimleri oluyor ve bunun sonucunda da farklı diyaloglar ortaya çıkıyor. Nasıl desem, John Green ismini marka yapmasının sebebi bu bence. Gençlik üzerine yazıyor ama her zaman karşımıza çıkan gençleri konu edinmiyor. Farklı tarzları olan, özgür ruhlu ve absürt diyalogları olan gençleri kitabında ağırlıyor. Alaska'nın Peşinde de aynı bu şekildeydi. Üç ana karakter var. Olaylar genellikle bunlar arasında geçiyor. Alaska bu karakterlerden biri ve göz önünde olan da o aslında. Her şey Alaska ile bağlantılı. Başta kurgu çok hoşuma gitti. Sonra dönüm noktası tarzında bir şey oldu ve ne olacağını tahmin ettim. Hatta yazar biraz gizem katmak istemiş ama onu bile çözdüm. Kitabı dikkatle okuyanlar zaten John Green'in leb demeden leblebi diyeceğini anlar. Ama kitap güzel miydi? Güzeldi, ben beğendim çünkü yazarın dünyasını seviyorum. Okuduğum üçüncü kitabıydı. En güzeliydi diyemem ama farklı bir tarzı olduğu için seviyorum. Öneri seçeneğini size bırakıyorum. 😏

Yorumlarını yazmaya üşendiğim kitaplar bunlardı işte. Diğer iki kitap yorumu yayınlanmayı bekliyor.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

17 Temmuz 2017 Pazartesi

Kitap Önerisi: Aşka Dair Nesirler - Ümit Yaşar OĞUZCAN


Merhabalar

Bu aralar süper bilinmezliğin içindeyim. Öyle böyle değil hafakanlar basıyor bazen. Tam da bu zamanlarda kitap okumak pek de yardımcı olmuyor. Çünkü sayfalardaki yazıları okurken aklım çok başka yerlerde oluyor. O yüzden kitaplardan uzak duruyordum. Ama o zamanda evin içinde gün geçmiyor. Ve kendime bir iyilik yaptım: yeni bir şiir kitabı aldım. Thpensieve önerisi ve paylaşımları sayesinde gözüme kestirdim. Hayatımda aldığım en doğru kararlardan biriydi sanırım.

"Sesini duymak varmış şarkılarda, bütün kitaplarda seni okumak varmış."

Aşık mısınız, aşık mı olmak istiyorsunuz ya da platonik bir döngü içinde misiniz? Kesinlikle Ümit Yaşar'ın Aşka Dair Nesirler kitabını okuyun. Adeta romantik olan tarafım mutluluk dansı yaptı. Yani nasıl desem size, romantiklikten ölen ama kesinlikle belli etmeyen biriyim. Geçmişte hoşlandığım çocukların ruhları duymazdı hatta onlardan nefret ettiğimi düşünenler bile oldu. Yani süper ketum biriyim. 😃 Ama içimde romantiklikten ölen bir taraf var ki... Ya şarkı sözleri ya anlamlı cümleler ya da Ümit Yaşar gibi yazarlar dile getiriyor bu gizli tarafımı. Kitap yapıştırdığım post-it'ler yüzünden rengarenk oldu. Bir tane sarı fosforlu kalemim bitti. Gerisini siz düşünün... Adeta tam da aklımdan geçenleri dile getirmiş yazar. Böyle romantiklik akıyor... Okurken eridim, bittim. "İşte beni benden daha çok anlatan kitap bu," dedim. Yani hislerimi anlatamadığım zaman ona vereceğim bu kitabı, "al canım aynen bunları hissediyorum sana karşı," diye. Kesinlikle benim kılavuzum bu kitap. 😍

"Sevmek insan tarafımızı bulmamızda bence."

Aşka aşık bir insanım. Sevginin sınırsız bir şey olduğuna inananlardanım. Sevdiğim insanın tüm kusurlarını görmezlikten gelip, adeta taparım. Ama tabii ki belli etmek yok. Egosu tavan olup, poposu tavanlarda gezebilir. Ama cidden romantik olmayı seviyorum. Her şeyi dibine kadar yaşamak isteyenlerdenim. Sevmeden, aşık olmadan evlenmeyeceğim dediğimde tuhaf bakışlara maruz kalabiliyorum çünkü artık günümüzde mantık evliliği daha ön planda. Ya da sevgileri yapay. İşte bu yüzden evde kalacağım. 😄 Ay şaka bir yana konuyu başka yere saptırdım.

"Tuttum resmini indirdim duvardan. Duvar ağlamaya başladı."

Yazara ve muhteşem eserine geri dönüş yapıyorum hemen. Ümit Yaşar'ı iyi ki bu eseriyle tanımışım dedim ve bundan sonra diğer kitaplarını da okuyacağım. Çünkü kafa yapılarımız birebir aynı. Erkeklerin ne kadar derinden sevebileceğinin en güzel kanıtı Ümit Yaşar. Şiir kısmı başlı başına aşık olunası. Ama en çok Sahibini Arayan Mektuplar kısmına aşık oldum. Yazdığı mektuplar, hayali birine. Öyle bir yazmış ki mektupların sahibi olası geliyor insanın. Bir insan bir insanı ancak bu kadar içten, karşılıksız ve doyumsuz sevebilir.

"İnsan olarak aşktan başka övünecek neyimiz kaldı?"

İmkanım olsa milyon tane alıntı yapabilirdim. Ama bence kitabı edinip, kendi görüşlerinizle okuyun alıntıları. Kitabı yiyip, bitirin ve gerçek aşkın varlığını keşfedin. Ümit Yaşar'la tanışma vaktiniz geldi gençler! Şiir'e ön yargılı olan insanı şiir sevdalısı yapar bu adam. 💚

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

13 Temmuz 2017 Perşembe

Erasmus Maceralarım 6: Gündüzleri Prenses Geceleri Külkedisi 2


PART 2

Manneken Pis
Paris'in buz gibi havasından sonra Brüksel birazcık daha sıcak geldi. Kısa bir otobüs yolculuğundan sonra Brüksel'e adım attık. O sırada telefona milyon mesaj geldi. "Vay demek Paris he..." ve tahmin edeceğiniz gibi, "ee bize ne getircen oradan?" 👀 "Canım ben dün gündüz Eyfel'le fotoğraf atmış olabilirim ama gece popom dondu haberin var mı?" demek vardı ama olsundu. Güzel şeyler hatırlanmalı. Brüksel deyince akla hemen 'çikilitalar' geliyor. Ki çok da doğru. Brüksel'i de plansız gezmeye başladıktan sonra Pakistanlı bir abiden beşer kutu çikolata aldık, pişman değiliz. 😃 Yolda yürürken de ayıptır söylemesi patates kızartması yedik. Brüksel'de baya meşhurmuş. (Nesi meşhur anlamadım yani bizim için çerez gibi bir şey.) Brüksel belki çok keşfedilmeyen ya da göz önünde olmayan bir yer olarak aklımda kaldığından olsa gerek çok dikkatimi çekmedi. Tabii yine ben başka yere bakarken bile telefonla her şeyi çektim. Grand Place, Atomium ve Manneken Pis'i (İşeyen Çocuk Heykeli) gezdik gördük. Hele bu heykeli baya büyük bir şey bekliyordum. Sokağın kenarında küçücük bir şeydi ama fena ilgi çekiyordu. Ana baba günüydü. Brüksel'de başka öyle özel bir yer gezmedik. Kafamıza göre bir yerlere girip çıktık. 

Patates *-*
Baya da Türk vardı. Metroları çok güzeldi. Bir içerde bir dışarda giderek manzara enfesleşiyordu. Sonra akşamüzeri otobüsümüzün kalkacağı yere gittik. Paris'teki gibi kaçırmak istemediğimiz için baya erken vardık. Ve orada da otogar anlayışı yoktu. Her yeri hava alan binada bir banka oturup, internet bulduk. Tam bir şeyler izleyelim dedik köpekli polisler geldi herkesi dışarı çıkardı. Gece 12'den sonra binayı boşaltıp, kapatıyorlarmış. Ve bizim otobüsümüz gece 4'te! (Geceleri uykumuzu otobüste geçirelim n'olcak diyen ben...) Artık Tavşan'la evsizler gibi gezmeye alıştığımız için sırtımızı kambur yapıp dışarı çıktık. Soğuğu engelleyen bir ara bulduk. Ki birkaç kişi daha vardı. O sırada biz Tavşan'la kendi aramızda konuşup, gülerken bir çocuk yanımıza geldi. Meğersem Türkmüş. Başladı vik vik konuşmaya. Çocuğun gözünün içine bakıyoruz gitsin diye çünkü çok boş konuşuyor. En sonunda onun otobüsü geldi gitti. Sonra arkamızdaki siyahi duvarın dibine çişini yaptı. Rüzgar yüzümüzü yalasa da diğer tarafa geçtik. Sonra bir adam geldi. Adeta "ben taşım" diyor. Onunla konuştuk. Nereliydi unuttum. 😡 Ama hem çalışıp hem geziyormuş. Esmer güzeli resmen. Tam kaynaşıyorduk ki onun da otobüsü geldi. Biz böyle tam evsizler modunda bizimkini bekliyoruz. Ama artık titremeden duramıyorum. Otobüs geldi, bindik. Oturduğum halde bile titriyorum. Titremekten uyuyamadım öyle söyleyeyim. 😒 Avrupa'nın soğuğu başka olur derlerdi de inanmazdım. O neydi be!

Şeker tadında binalar *-*
Tüm soğuğa rağmen Amsterdam'a ulaştık. O an oturup, ağlayacaktım. Amsterdam'ın bendeki yeri o kadar ayrı ki... Otobüsten inip, Starbucks'a girene kadar vücudum titreme krizine girdi. Kahve içip, ısınmaya çalışıyorum ama sabah ayazı da var. O soğuğun etkisini cidden anlatmam imkansız! Kendimize biraz gelir gibi olduk. Hemen internetten hostel araştırdık. Bir tane yakınımızda bulduk. Az biraz kaybolarak hostel'e vardık. Çok tatlı bir hanımefendi yardımcı oldu. Hostel müthişti! Tam gençlerin ortamına göreydi. Odaya bir girdik, kendimi süper kirli hissettim. Oda o an en büyük lüksümüzdü. Heyecandan uykusuzluğumu bile unuttum. Hemen banyo, hazırlık, yemek derken eski halime döndüm. Tavşan'ı da peşimde sürükledim. Amsterdam sokaklarına attık kendimizi. 😍
Soğuktu ama olsundu
 Tabii biz kış günü orada olduğumuz için soğuktan kurtulmayan kırmızı burnumla yine milyon tane fotoğraf çektim. Her yerde nehir vardı zaten. Bina mimarilerine hayranlıkla baktım. Amsterdam'da gezmek çok kolaydı. Dam Meydanı'nında tur attık. Hediyelik eşya baktık. Her yerde serbest ot içildiği için ilkten tuhaf geldi ama kimsenin kimseye zararı yoktu. Sonra İstanbul adlı bir yer keşfettik. Oraya girip yemek yedik. Türkler orada da çoktu. Tavşan Madame Tussauds Müzesi'ni çok merak ettiği için Amsterdam'dakine de girdim. (Müze hakkında daha sonra detaylı bilgi vereceğim.) Geri kalan zamanımız orada geçti. 

Korku Müzesi
Çıkışta güzel bir tatlı yiyerek hostelimize geri döndük. Hava buz ama sokaklar ışıl ışıldı. Zaten gece hayatıyla meşhur bir şehir. Çok merak etmeme rağmen Red Light District'e gitmedik. 😃 
İkinci gün ise hostelden çıkışımızı yapıp ağır yükümüzle (gezerken farkında olmadan çok şey almışız) Dom Meydanı'na geldik yine. Van Gogh Müzesi'ne gidelim diye yola çıktık. Meşhur Amsterdam yazısının olduğu Museumplein'e gidip doyasıya fotoğraf çektirdik. Sonra tutturdum Anne Frank Müzesi'ni görmek istiyorum diye. (Onun da detayları blog'da mevcut.) En son artık korku müzesi The Amsterdam Dungeon'a gittik. Hayatımın en komik anlarından biriydi. Olur da yolunuz düşerse kesinlikle o müzeye uğrayın. 😃 Tüm koşuşturmalardan sonra Simit Sarayı'nda karnımızı doyurduk ve Berlin otobüsümüzü bekleyeceğimiz yere gittik. Bir kere ağzımız yandı ya, artık otobüs kaçırmak yok! 

Berlin'i aslında daha önce görmüştüm. Varşova'ya vardıktan iki-üç hafta sonra Gitarist'le Berlin'e gitmiştik. Onun hibesiyle ilgili bir takım sorunları çıkmıştı ve banka işini Berlin'de halledebilirdi. Ben de tabii yurt dışı meraklısı olarak peşine takılmıştım. Üç gün akrabalarında kalıp, doyasıya gezmiştik. O yüzden Tavşan'la Berlin'e gidince benim için gezmekten çok dinlenme yeri gibi bir şey oldu. Yine de yerimizde durmadık, gezdik. Ama Berlin gezdiğim yerlerin içinde en sade olanıydı. Ya da Almanya'yı çok merak etmediğim için sanırım öyle heyecanla dolaşmadım. En güzel tarafı çok yakın bir arkadaşımla kısa süreliğine de olsa görüşmemdi. Erasmus'u beynime işleyen arkadaşım, daha önce bahsetmiştim. Onu görünce tüm yorgunluğum gitti zaten. Onun dışında klasik Berlin turu yaptık. Berlin Zafer Anıtı, Brandenburger Kapısı, Checkpoint Charlie, Fehnsehturm (Televizyon Kulesi), Ampelmann (Ampül Adam), Berlin Katedrali ve elbette Kreuzberg'i gezdik. (Berlin'de daha çok yer gezmişiz yav! Tabii hepsi birbirine yakın olduğu içindir.) 

Berlin demek Türkler demek. Türk mahallesine uğramamak olmazdı. Türk marketine girip limonlu kek yemeseydim bir yerlerim şişerdi valla! 😃 Yine soğuk ama yoğun Berlin gezimizden sonra Tavşan'la yollarımız birkaç saatliğine ayrıldı çünkü dönüş biletlerimizi farklı otobüslerden almak zorunda kalmıştık. Tavşan yine panik yaparak, şom ağzını açtı ve erken gelmesi gereken otobüsü geç geldi. Ben kendi otobüsüme bindim, gittim valla. Allah affetsin. 😔 Yorgunluktan ölecektim. Zaten Paris'te yaşadığımız o soğuk geceden sonra yatağıma hiç ulaşamayacakmışım gibi hissediyordum. "Sakın pes etme! Yazın o sıcakta staja gidip gelmelerin boşa gitmesin. Elbet aksilik olacak ama sakın geri dönmeyi düşünme!" diye diye bir baktım Varşova'ya dönmüşüm. Surat astığım hostel adeta sıcacık bir yuva gibiydi. Hemen yüklerimden kurtuldum ve sıcacık yatağıma kıvrıldım.

Bir hafta gerekli ihtiyaçlar dışında yataktan çıkmadık. Instagram hesaplarımızı görenler mini Avrupa turumuza şahit olup, prensesler gibi gezdiğimizi hiç sorun olmadığını zannedip, hayatın bize güzel olduğunu dile getirdiler. Biz de hiç çaktırmadık, doyasıya tüm güzel anılarımızı anlattık. 
Rahatladım mı? Of hem de nasıl. Görülecek daha çok şehir var ama önceliklerimi gezip gördüm ya... 
Erasmus ile ilgili son bir kez yazı daha paylaşacağım. Toparlama amaçlı. Daha sonra üşenmezsem Madame Tussauds Müzesi hakkında bilgilendirme amaçlı yazı yazacağım. Şimdilik bu kadar.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

Erasmus Maceralarım 6: Gündüzleri Prenses Geceleri Külkedisi 1


Part 1

Merhabalar

Bu yazımda size maceraya doymayan ruhumun Avrupa gezisinde neler yaşadığını anlatacağım. Yani sanırım birilerinin gözü kaldı ya da maceracı ruhum her defasında eşsiz bir şeyler aradığı için bunlar başıma geldi. Yaşarken komik değildi, cidden. Gündüzleri gözlerimi başka ülkede açarak en ünlü şehrini gezip, paylaşım yaparak kendimi prenses gibi hissetmiş olabilirim. Ama inanın bana bunun bir de 'gece' olan kısımları vardı adeta külkedisi modundaydım. Tabii kimse o anları bilmiyor. Tek dedikleri, "Oh Jane geziyor. Her Erasmuslu gibi okula gitmek yerine ülke ülke geziyor" oldu. Evet canısılar, gezdim ama alnımın teriyle. Zorluklar yaşayarak, donarak, açlıkla gezdim ama gezdim yani.😎 Şimdi hepsi tatlı birer anı olarak belleğimde.

Dans Eden Ev
Bildiğiniz gibi hostel'deki sorunlar nedeniyle ara ara moralim bozuk oluyordu. Bir de hazır elimde Schengen vizesi var diye oturuyorum diye surat asıyordum. Baktım böyle olmuyor. Hemen plan yapmaya başladım. Mini Avrupa turundan önce gözüme Prag'ı kestirdim. Çünkü bana en yakın orasıydı. Tavşan'la güzel bir plan yaptık. İlk önce Polonya'nın Krakow şehrine gittik. Meşhur Auschwitz Nazi Toplama Kampı'na gittik. (Anne Frank yazımda detayları mevcut.) Oradan da Prag'a giden otobüse bindik. 10 saatlik bir otobüs yolculuğundan sonra Prag'a ulaştık. Yeni bir şehre gitmek her zaman ilgimi çeken bir şey olmuştur. (Türkiye sınırları içerisi de dahil.) Ve Prag nedense hep merak ettiğim şehirlerden biriydi. Tarih kokuyor arkadaşlar. Ve gezimiz boyunca hiç sıkılmadım. Tavşan'la hep doğaçlama gezdik. Kaybolduk, rastgele bir sokaktan girip yeni yerler keşfettik. Sabah 7'de yola bir çıktık akşam 8-9'a kadar tüm Prag'ı adeta yiyip bitirdik. Old Town ile New Town'ı resmen ezberledik. Meşhur Astronomik Saat Kulesi'ni gördük. Karl Köprüsü'nden geçtik. (Milyon tane fotoğraf çekerek elbette!) En merak ettiğim Dans Eden Ev'i gördüm. (Mimari yapısı inanılmaz!) Oradan buradan girerek Franz Kafka Müzesi'ni de gördük. Ama en güzeli Prag Kalesi'ydi. Orayı da rastgele keşfettik. Bir an arkamızı bir döndük adeta peri masallarından fırlamış gibi kale bize göz kırpıyor. Yokuşu tırmanıp kaleye ulaştık. Prag'a aşık olma sebebimdi. Kesinlikle açık ara farklı Avrupa'nın göz bebeği Prag! 😍

Franz Kafka (Büyütebilirsiniz)
Para birimleri bize göre oldukça tuhaf olsa da birer süs eşyası aldık. Bir tatlı delisi olarak yöresel Trdelnik tatlısını yedim. Efso! Önemli yerleri gezdikten sonra rastgele sokaklara girerek şehrin her yerini keşfettik diyebilirim. Sanırım doya doya gezdiğim en iyi şehir Prag'dı. Ve en kusursuz gezimizdi. Prag'dan bahsediyorum çünkü benim hala favorim. Hatta Tavşan'la gezi sonu şunu söyledik: "Bir daha yurt dışına çıkarsak ilk geleceğimiz yer kesinlikle burası! Hatta tam balayı yeri!!!"

Keşke diğer gezilerimizde bu kadar kusursuz ve dolu dolu olsaydı...

İnternetten Paris'e 9 Euro'ya uçak bileti bulmamla plan yapmaya başladık. "Ya çok ucuza bilet buldum da gittik şu ülkeye" diyenler hiç inandırıcı gelmezdi. Ama resmen o cümleyi yaşadık. 36 TL'ye Paris'e uçtuk canımcımlar. Kesinlikle inanabilirsiniz. Paris biletini alınca hemen diğer ülkeler için de otobüs bileti aldım. Benim asıl hedefim Amsterdam'dı ama Brüksel'i es geçemezdim ve Berlin'e uğramadan da Varşova'ya dönmem çok pahalıya denk geliyordu. Ben de şöyle planladım: 19 Aralık Paris - 20 Aralık Brüksel - 21/22 Aralık Amsterdam - 23 Aralık Berlin ve 24'ü sabahı Varşova. Amsterdam'da kalmasaydım oturur ağlardım çünkü benim hayalimdi orası.

Kruvasanım ve keyfim
Paris'e gidişimiz kusursuzdu. Sabahın köründe uçağa bindik. Bizimle Kıvırcık da geldi. İndiğimiz havalimanı şehrin biraz dışındaydı o yüzden şehre giden otobüse bindik. Bir saat gözümü kırpmadan yolları izledim. "Paris'te miyim ben?" İnsan ister istemez inanamıyor. Otobüsten inip, deli gibi Eyfel'i aramaya başladık. O sırada elbette taptaze kruvasan aldık. Paris'in sokaklarında sırıta sırıta gezerek Eyfel'e ulaştık. Ulaşana kadar zaten milyon tane fotoğraf çektik. Yani o an ki duygularımı tarif etmem imkansız. Küçüklüğümden beri fotoğraflarda gördüğüm, filmlerde izlediğim Eyfel tam karşımda! Koştur koştur alanın içine girdik. Banka oturup bir yandan kruvasan yiyip bir yandan Eyfel'in eşsizliğini izledik. Sonra Tavşan'la Eyfel'in içine girmeye karar verdik. O sırada Kıvırcık'la yollarımız ayrıldı çünkü o dört gün daha kalacaktı. Biz hemen gezme olayına başladık. Tam bir saat buz gibi havada bilet sırasına girdik. Yani normalde olsa o soğukta çıkıp, gezmem. Ama bir saat hem Eyfel'e bakıp hem sıra bekledim. KESİNLİKLE DEĞDİ! Bir saatten fazla da Eyfel'in içinde takıldık. Her katında ayrı fotoğraf çektirdik. Sanırım 500 küsür fotoğraf çekmişizdir. Her fotoğrafta da burnum kıpkırmızı. 😃 Buraya kadar her şey güzel. Hatta o sırada telefonuma bir mesaj geldi. Uyuz'dan, "Günaydın" mesajı. Ben şok. Yok daha neler dedim, Paris'te de mi beni buldun. Onu bir kenara koyup şehri gezmeye başladık.

Louvre Müzesi
Prag'da yaptığımız gibi rastgele sokaklardan girip çıktık. Şanzelize'yi ve  Louvre Müzesi'ni gördük. Akşamüzeri çok üşüyünce Starbucks'a girip kahve içip bir yandan da telefonları şarj ettik. Brüksel'e giden otobüsümüz 11'de diye çok acele etmedik. BİLİN BAKALIM NE OLDU? Otobüsü kaçırdık arkadaşlar. Tavşan'ın şom ağzı sağolsun... Sürekli, "Kesin kaçırcaz ayy sokakta kaldık" diye diye Paris'in sokaklarında kaybolduk. Milyon kişiye adres sorduk. Bulduk bulmasına ama otobüs gitmiş tabii. Avrupa'da da otogar anlayışı yok. Tuhaf bir yerde oturduk. Farelerin cirit attığını görünce çarpılmışa döndüm. (Farelerden süper tiksinirim!) Başka bir otobüs firmasından bilet aldık ama sabah 7'de! Gece 3'e kadar sokakta takıldık ama yok yani soğuk artık beni ele geçirdi. Bu böyle olmaz dedim 4 saatlik uyku için bir hostel'e para bayıldık. O an zaten parayı düşünemiyorsun bile. Kafamı yastığa koymamla kaldırmam bir oldu sanki. Akşamdan kalma gibi bir halle yeni otobüsümüze gittik. "Dur," dedim. Gittim çikolatalı kruvasan aldım. Paris'ten güzel ayrılmak istedim. Canım Paris'im, soğuğu bir güzel yedirdin ama olsundu. Çok asildi be! 😍


PART 2 (Yazının üstüne tıklayın.)

Kitap Yorumu: Siyah Buz - Becca Fitzpatrick


Merhabalar

Bu aralar ya bende sorun var ya da okuduğum kitaplarda... Yani okuduğum son iki kitapta da acayip sıkıldım ve "neden böylesin be canısı" diye söylendim. Kitap okumayı aşırı derecede seviyorum ama sanırım yaş ilerledikçe seçici olmaya başladım. Lise zamanlarındaki Jane olsa Becca Fitzpatrick'in alışveriş listesini bile okurdu. Ki favori erkek karakterlerimden biri de yazarın Fısıltı serisinin baş karakteri Patch'dir. Hal böyle olunca durup kendimi sorguladım. Demek ki bazı kitaplar belli yaşlarda okunmalı. Çünkü Siyah Buz bana süper klişe geldi. Göz devirerek okudum.

Tamam, Fitzpatrick çok yetenekli bir yazar değil. Hayal gücü inanılmaz diyemem ama yazarın dili çok sade ve akıcı. Siyah Buz'u okurken zorlanmadım. Ama kurgusu hem tahmin edilebilir hem de dediğim gibi klişelerle doluydu. 

Yazar, Siyah Buz'u polisiye tarzında yazmaya çalışmış. Britt ve kız arkadaşı kış tatilini dağda geçirmek isterler. Ama arkadaşının ağabeyi Calvin de peşlerine takılır. Yine de ayrı ayrı dağa çıkarlar. Kızlar aşırı kar yağışından yolda mahsur kalırlar ve sığınaca bir kulübe bulurlar. Orada iki gençle karşılaşırlar ve olaylar böyle başlar. Ortada kimin yaptığı bilinmeyen üç cinayet var. Britt ile Calvin eskiden sevgilidir ama Calvin onu terk etmiştir. Britt bir yandan Calvin'le ilgili geçmişini düşünürken bir yandan kulübedeki erkeklerden biri olan Mason'ı gözüne kestirir. Falan filan. Konuyu anlatmaya üşendim resmen. Ama genel hatlarıyla bu.

Yazar bilerek mi yapmış bilmiyorum ama kitabı okudukça zaten nasıl biteceğini tahmin etmeye başlıyorsunuz. Hele kitabın ortasında tüm olayı çözmüştüm ve aynısı çıkınca hiç şaşırmadım. 😎 Kitabın son 15 sayfası resmen bambaşka bir kurgu gibiydi. Yani şöyle söyleyeyim; ilk 360 sayfa siyah ve gri tonlarında, son 15 sayfa iç açıcı renkler tonundaydı. O ayrımı yazar güzel yapmış ama yine de kitabı gram sevmedim. Hiçbir karakterle kendimi özdeştirmedim. Şu sahneyi çok sevdim diye bir yer de olmadı. Yani Becca Fitzpatrick benim lisedeki yazarımmış, onu anladım.

Yazarın bir de Tehlikeli Yalanlar adlı kitabı elimde mevcut. Aslında bu kitapları ben almadım. Kardeşim okuyup, getirmiş. Okumamazlık da yapmak istemiyorum, Sevinç abla çevirmiş. Ama bakalım kim bilir ne zaman okurum...

Yani diyeceğim o ki, beyin yakmayan kafa dağıtmalık bir kitap istiyorum diyorsanız alın okuyun tabii. Belki siz benden daha çok seversiniz. Kim bilir? 😏

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

12 Temmuz 2017 Çarşamba

Erasmus Maceralarım 5: Biri Bizi Gözetliyor Polonya Versiyonu


Merhabalar

Şimdi de size hem eğlenceli hem acayip hem de süper sinir bozucu hostel anılarımdan bahsedeceğim. Yani resmen tüm deliler toplanmış, adeta 'biri bizi gözetliyor' programına dönmüştü olay. Hala rüyalarımda görüyorum ve uyanınca şöyleyim, "oh be evimdeyim, Polonya mı? Nöööö." 😶

Okidoki hostelindeyken kalıcı bir yer aradığımızı size söylemiştim. Hatta sınıfta hocalarımıza bile danışmıştık. Tam o sırada sınıfın ilk günü tanıştığımız iki çocuk vardı: Kıvırcık ve Gezgin. Hatta resmen canımız kanımız oldular dediğim insanlar. Meğersem onların kaldığı bir hostel varmış çok da memnunlarmış. İlk önce pek sıcak bakmadık olaya çünkü Tavşan, Gitarist ve ben ev tutmak istiyorduk. Şansımıza çok güzel bir ev bulduk, süper uygun, eşyalı falan ama yanımızdaki diğer iki kız son anda cayınca ev işi iptal oldu ve beşimiz çocukların kaldığı hostel'e gittik. Dört katlı bir villaydı. İlk izlenimim şöyleydi; tam bir aile ortamı. Zaten Ukraynalı bir aile işletiyordu. 35-40 yaşları arasındalar. İsimlerinin telaffuzu zor olduğu için kendilerine Jack ve Sasha diyorlardı. İlk tanıştığımızda çok sempatiklerdi. (Sanırım orada kalmamızı kabul etmemiz için bir göz boyanmasıydı.) Sasha, İngilizce öğretmeniymiş yani genellikle onla muhatap oluyorduk ve o sırada beş aylık falan hamile. Jack ise çat pat konuşuyordu ama baya anlıyordu yani. Hatta Türk şarkılar dinliyordu. Mor ve Ötesi grubunun delisiydi. Gitar çalıp, gerçekten etkileyici sesiyle şarkı söylüyordu. Yani resmen 'yaaa çok güzel bir ortam' diyebileceğimiz kıvama gelmiştik. YANILMIŞIZ!😲

Dört kız 3.katta bir odada kaldık. Gitarist de Kıvırcık ve Gezgin ile zemin katta kaldı. İlk iki hafta düzeni öğrenmeye çalıştık. İlk gün Gitarist, bizim banyomuz daha güzel ve temiz diye (onların banyosunu o kat ortak kullanıyormuş, bizimkisi sadece bize aitti) orada yıkandı. Yavrum hazır her yer ıslanmışken banyoyu da temizleyeyim demiş. Sonuç; su bastı. İlk günden Türk kız moduna girip ellerimizde bezler, kovalar oraları temizledik. Pislik Sasha o gün aslında diğer yüzünü göstermişti. Başımızda dikilip vik vik öttü. Yok neymiş niye temizliyormuşuz, orada gider yokmuş tabii su basarmış. Nalet şeyler. Neyse. Sonra deli gibi acıktık. Hostelde bir tane mutfak var resmen leşmik! Bulaşıkları sadece sudan geçirip koyuyorlar. Kaldığımız son güne kadar her yemek yapışımızda milyon deterjan harcamışızdır. İlk günler "ay ben burada ne yemek yaparım ne yerim" diyordum sonra bir baktım ki mutfağı benimsemişim. Nerede kaldık? Heh, o gün Gitaristle markete gittik. (Dört ay boyunca resmen mahalle bakkalımız gibi o markete gidip geldik. Hey gidi günler hey!) Makarna ve çorba aldık. Makarna hamur oldu. Ama herkes o kadar aç ki o bile bitti. Ben çorba kaşıklayarak kendimi teselli ettim. "İlk gün tabii ne bekliyorsun. Alışacaksın. Mmm çorba da ne güzelmiş." 😩


Evet, zaman güzel geçiyordu. En azından beşimiz beraberdik ve diğer iki çocuk da yardımcı oluyordu. Akşam yemeklerinde gitar çalıyorlar, oradan buradan sohbet ederek birbirimizi tanıyorduk. Hostel'de kalan diğer insanları tanımaya çalışıyorduk. Bizim dışımızdakiler zaten hep çalışan kişilerdi. Ukraynalı, Rus, az biraz Polonyalı ve biz Türkler vardık. Günler akıp giderken, yanımızdaki iki kız yurt bulup, çıktılar. Çok derin mevzu, detaya girip sinirlerim tepeme çıksın istemiyorum. İkisi gittikten sonra Tavşan'la oda da tek kaldık. Seviniyoruz bir de, dört kişilik oda yanımıza kar kaldı diye. AVUCUNU YALA! Jack durur mu? Kahretsin günü birlik insanlar gelmeye başladı. Bazıları cins cins, bazıları konuşkan bazıları da sessiz sedasız. Bir teyze vardı... Kabusumuz oldu. Her sabah poşet sesiyle uyanıyorduk. Rusça çat pat bildiğimiz halde bize Rusça bir şeyler anlatıp, cevap bekliyordu. Sonra o yetmedi gitti arkadaşını çağırdı. Tabii biz o sırada hem söylenip hem de senaryo kuruyoruz. "Bak bu kadın kesin kocasıyla kavga etti. Yani geçici. Birkaç güne gider. Her gün telefonda konuştuğu yakın arkadaşı. Kesin aracı olmaya çalışıyor. Kocası çağırsa da gitse bari." diye diye kadın harbiden gitti. O gün odamızda gizli bir parti yaptık. Hemen çocukları çağırdık. Abur cubur falan... Sabah 5'e kadar falan sohbet muhabbet. (Zaten Erasmus'un en güzel zamanları odalarımızda gizlice toplanıp, sohbet etmekti. Jack odalarda toplanılmasını istemiyordu. Ay haspam!) Sonrasında deli gibi uyumuşuz tabii. Birkaç saat sonra kapı löp diye açıldı. Tavşan'la ikimiz sıçradık tabii ama nasıl başım ağrıyor. Sasha gelmiş. "Girls. Girls. Good morning!" diye zorla uyandırıp bir başladı motor gibi konuşmaya. Ya daha gözümü açamıyorum değil İngilizce, Türkçe konuşsa bile anlamayacağım orada beş dakika boyunca İngilizce azar işittik. Bu böyle olmaz deyip, kıçımı dönüp uyumaya çalıştım. Zavallım Tavşan da bir şeyler söyledi, yolladı kadını. Azar işitmek ne demek? Neymiş dün gece çok ses yapmışız. Şikayet gelmiş. YALAN. O kızlar gittikten sonra Tavşan'la bizim üstümüze çok gelmeye başladılar. Öyle mi? 😣

Gittik çocuklara söyledik. Onlara bir şey diyen yok. Öyle olsun. Ondan sonraki günlerde de toplandık, bilerek gürültü bile yaptık. Evet üç kere daha odaya baskın yapıp, vik vik konuştu ama artık umurumuzda değildi. Aldığım hibeyi komple onlara vermişim bir de ailemden görmediğim baskıyı onlardan gördüm. Elimizden geldiğince ters davranmaya çalıştık ama onlar daha baskındı. Hele Jack... Kel kafasını duvarlara sürtüp, alev çıkartmak istedim. Biz hostel'e geldikten sonra ilginç ilginç yasaklar getirmeye çalıştı. Her gün farklı yerlerde uyarı yazıları görüyorduk. "Akşam 10'dan sonra ortak salonda oturmak yasak. Cezası bilmem ne...." "Bulaşıklarınızı bırakmayın. Cezası bilmem ne..." "Bardak altlığı olmadan bardakları masaya koymayın." Falan filan. Kağıtları top yapıp, oraya buraya atıyorduk. N'apalım yani? Biz yine de yerimizde durmadık. Her fırsatta akşam 10'dan sonra ya çocukların ya bizim odamızda toplanıyorduk. Artık hangimizin odasında yabancı yoksa... Ya da dışarı çıkıp, özgürce bağırıp çağırıp konuşuyorduk. Hele bir gün sabah 6'ya doğru hostel'e geldik. Her zaman açık olan dış kapı, bu sefer kilitli. Nasıl donuyoruz... Jack'i uyandırdık. Pislik horul horul uyuyor içeride. Yok neymiş biri şaka niyetine kitlemiştir. Evet evet, alnımızda "enayi" yazıyor. 😒

Yani canımcımlar, dört ay boyunca ilginç insanlarla kaldık. Jack ve Sasha haricinde diğer kalan insanlardan yana bir sorunumuz yoktu ama değişik olanlar vardı. Bir tanesi bizim odada kalıyorduk. Kadın çok sempatik ama hiç konuşmuyordu. Sadece her odaya girdiğinde incecik sesiyle "hey" diyordu. Bu kadar. Azeri ve Özbekli tanıdığımız oldu. Sonradan üç Türk kız daha geldi. Onlarla da yakın olduk. Sasha'nın annesi sandığımız sarışın ve süper huysuz bir kadın vardı. Aşçıymış, değişik yemekler yapıyordu. Meğersem teyzesiymiş. Yılın bombasıydı bizim için. 😃 Arkasından baya konuşmuştuk da... Bir de bu gıcık ailenin minnak, sevimli bir köpekleri vardı: Isabel. Köpeği hem seviyorduk hem de onlar yüzünden görmezlikten geliyorduk. Çocukları German başta sevimli geliyordu sonra onu da sevmemeye başladık. Yani baya baya sinir bozucu bir aileydi. 😠

Hostel'den ayrılmadan önce "buraya zarar vermeden gitmeyeceğiz len!" diye milyon sohbet etmişizdir. Mutfaktaki eşyaları kıracaktık. Playstation'ı parçalara ayırıp farklı çöplere atacaktık. New York temalı saate kıyamazdık, çok güzeldi. Tabloları yırtacaktık. Yataklara zarar verecektik. Çarşafları kesecektik. Isabel'i kaçıracaktık. Ya da dışarıdan bir adam tutup, komple eve zarar verdirecektik. Tabii ki de hiçbir şey yapamadık. 😔 Tavşan'la odadan çıkmadan önce çarşafları darmadağınık bıraktık. Çöpleri oraya buraya dağıttık. Daha önceden zaten istemeden bazaların altını kırmıştık. (İçlerinde bavullarımız vardı ve yatağın üstünde birazcık zıplamaktan olabilir.) Yani zarar vere vere anca bunları yapabildik. Olsundu. Umarım onları görüp, moralleri bozulmuştur. 

Aslında anlatmadığım baya şey var ama zaten şuan aklıma gelmiyor. Zaten hepsini anlatmam imkansız, dört ay uzun bir süreçti. Genel hatlarıyla böyleydi. Adeta Ukrayna hapishanesinde kalmış gibi olduk. Ömür boyu o evi rüyalarımda görüp dururum artık. Hala da Whatsapp grubumuzda bunları konuşup, küfredip acımızı çıkarıyoruz. Nasıl içerlendiysek artık... Yine de güzeldi be! Korku hikayeleri anlattığımız, Cem Yılmaz izlediğimiz, milletin taklidini yaptığımız, dedikodunun dibine vurduğumuz, oyunlar oynadığımız oda sohbetlerini deli gibi özlüyorum. Zaten kafayı yememizi engelleyen de o oda sohbetleriydi. 

Bir sonraki hikayem Avrupa gezimizde yaşadığım "yok daha neler" dedirten cinsten bir anı dizisi. Yani gündüzleri prenses, geceleri külkedisi olduğum bir maceraydı. Azıcık bekleyiniz, efenim.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane