Pages

4 Şubat 2019 Pazartesi

Dizi Önerisi: Peaky Blinders


Dikkat! Bu yorumdan sonra alev alabilirsiniz.

Aman Tanrım dedim!!! Yav niye daha önce Peaky Blinders izle diye başımı duvarlara sürtmediniz. Niye bu dizi tam senlik Jane demediniz. Niyeeee! Yıllardır bu diziden mahrum oluyormuşum, haberim yok.
Ya da boşverin. Şimdi izlemem daha iyi oldu. 4 sezonu löp diye izledim. Oh mis. Biri Twitter'da şey demiş: "Ay herkes Peaky Blinders hayranı olmaya başladı. Önermeyin şu diziyi. Çakma fanlar ortaya çıkıyor. 2013'te neredeydiniz..." falan filan. Ay popom! Kalite akan bir diziyi önermeyip, turşusunu mu kuracaksın? Oh, buradan bangır bangır duyuruyorum: Gelmiş geçmiş en havalı diziyi izlemeye hazır olun!


Efenim bu diziye Instagram'daki dostlarım sayesinde başladım. Bir gün evde kilitli kaldım. Sevgili anneciğim kapıyı üstüme kitlemiş ve kendi anahtarı sanıp benim anahtarımı almış. O gün de işe gitmek için nasıl hazırlanmışım, nasıl acil işlerim var... Evden çalışayım dedim. Patroncuğum müsade etmedi. Eh, siz bilirsiniz diyerek koltuğa yayıldım ve açtım Netflix'i. O piti piti yaparken bir baktım Peaky Blinders var. "Yav bu dizi Netflix'te var mıymış?" diyerek ilk bölümü açtım. İşte o andan sonra dünyam değişti, daha da kaliteli oldu. Çünkü Thomas Shelby ile tanıştım. *-* 


Dizinin konusu şöyle: Birinci Dünya Savaşı sonrası İngiltere'de giderek yaygınlaşan çete olaylarına şahit oluyoruz. En büyük çetelerden biri de Birmingham'daki Shelby Ailesi. Gelirlerinin bir çoğu at yarışlarından gelse de kumar, soygunculuk ve silah kaçakçılığı da yapıyorlar. Polislere rüşvet vererek her işin altından kalkıyorlar. 
Shelby ailesinin lideri ortanca kardeş Thomas, dizinin de baş karakteri. Ağabeyi Arthur, erkek kardeşi John ve halaları Polly de çok sık gördüğümüz karakterlerden biri. Kız kardeşleri Ada, isyankar ve sürekli Shelby soyadını kabul etmeyen biri.
İşte Shelby ailesini -ya da çetesini demeliyim- anlattım size. Şimdi gelelim resmi olmayan kısımlara... Dedikodu zamanı!!!


Yaş 24 olmak üzere ama hala izlediğim dizi karakterlerine aşık olabiliyorum çünkü gerçek hayattaki erkeklerden bir cacık olmuyor. Yani bir Thomas Shelby olmak çok mu zor? Sevdiği kadını unutmamasına rağmen başka kadınlarla beraber olsa da -bu sahnelerde sürekli sövdüm çünkü sevmem böyle zevk için sevişen kişileri- sevdim be keretayı. Bir sigara içişi var... Aman yarabbi! Hayatımda sigara hiç ilgimi çekmemiştir ama onu her sigara içerken gördüğümde mest oldum. Adam karşıma otursun, sigara içsin. Valla manzaraya bakar gibi bakarım. Dalar giderim. Çünkü o bir Thomas Shelby... Şaka maka adam cidden deli sigara içiyor. Sahneleri çekerken kim bilir kaç paket sigara bitiriyordur. Ahhh, Thomas Shelby. Aksanına vurulduğum adam. Tam bir psikopat aynı zamanda. Gençliğinde savaşa katılıp, kötü şeyler deneyimledikten sonra psikolojik sorunlar yaşamaya başlıyor. Uyumama, sevmeme ve gülmeme gibi... Taa ki Grace ile tanışana kadar. Hadi hadi, romantik olmadan bir dizi mi olur canım? Ama söz, vıcık vıcık aşk yok. Ahh ahh dedirten bir aşk var. Sizi paramparça edecek, Thomas'la beraber yerlerde süründürecek bir aşk. Ya, boğazım düğümlendi yine. Diğer karakterlere geçeyim.

Arthur
Arthur Shelby. Tam bir sayko. Hem salak hem komik hem de korkunç yav. Sevdim bu karakteri de ama gelgitleri çok fazla. Thomas'a aşık olduğum gibi ona olamadım. 
John Shelby. Ah bayık bakışlım... İlk sezonda ağzından eksik etmediği kürdanı sürekli ağzından çekip alasım gelmişti. Ve cidden bayık bakışlı. Bir izleyin, görün. Sarhoş gibi velet ya. 
Ada Shelby. Aksanına ve tavırlarına hayran kaldığım bir karakter oldu. Ailenin en aklı başındaki kişisi. İlk sezonda salak gibi davranıyordu sonra bir baktım Shelby'lerin annesi olmuş. Of, hatun çok güzel cidden. Ve onun gibi bir aksana sahip olmak isterdim. *-*

John
Polly hala. Bu kadının da sigara içişi fena. Hatta konuşma tarzı çok hoşuma gidiyor. Çok orijinal bir karakter olmuş. Oyuncu adeta bu karakter için doğmuş diyebilirim. Aklı başında biri ve Thomas'ın en güvendiği insanlardan biri. Nerede böyle halalar be...
Efenim, gördüğünüz gibi diziye aşık oldum. Şu an 4 sezonu yayınlandı. Toplam 24 bölüm. (Sezonlar 6'şar bölümden oluşuyor.) Bölümler rahat 1 saat sürüyor. Ama inanın gram sıkılmıyorsunuz. Aksiyon da gizem de olay da eksik olmuyor. Hele dizinin müzikleri efsanin de ötesi. Jenerik müzikleri kalp ben. (Peaky Blinders

Ada
Dediğim gibi diziden kalite akıyor. Mis gibi aksanlar, saçmalamayan bir kurgu, cool ötesi karakterler, nefessiz bırakan sahneler, ritmi arttıran müzikler ve 1800'lü İngiltere manzaraları... Ayyyy Peaky Blinders 💚
Diziyi izlerken Instagram hikayelerimde bol bol paylaşım yaptım ve benimle izleyen birçok kişi vardı ve hepsinden olumlu yorumlar aldım. N'olur izleyin! Beğenmeyen gelsin karşıma. "Püüüh Jane, bu mu önerdiğin dizi," desin valla yayınlayacağım burada. :D

Neyse, çok abartmadan gidiyorum. (İzleyin.) Bu arada sürekli açıp izlediğim iki favori sahnem var. (Diziyi izleyin.) Aşağıya linklerini bırakıyorum. (Peaky Blinders izleyin.) Belki diziyi izleyenler tekrar izlerler. (Thomas'ı keşfedin ve izleyin.) 

No Fucking Fighting -Kavga yok diye herkesi uyarırken son anda çıldırması...
Tommy Nearly Killed - Bu sahnedeki isyanı... Oyunculuk tavan!

Son olarak, 5.sezon çekimleri tamamlandı. Bu yıl yayınlanacak ama net bir tarih yok. Neler olacak aşırı merak ediyorum. Bakalım Thomas'a sövmeye devam edecek miyim? Canım Shelby <3

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

P.s. Shelby saç tıraşı diye bir şey var arkadaşlar. Sırf ona bile aşık olursunuz. Tabii Thomas'ın saç tıraşı daha da çekici. Hele ses tonu... Sigara dumanını çekip, üfleyişi... "Heyy" diye bağırışı... Ben Cillian Murhpy'e fena aşık oldum. *-*

P.s. 2 Ekşideki bu yoruma katılmadan edemeyeceğim: diziyi izlerken bile üstünüzün başınızın sigara kokmasına sebep olan adam.

3 Şubat 2019 Pazar

Kitap Yorumu: Napoli Romanları 3: Terk Edenler ve Kalanlar - Elena Ferrante

Selamlar!

Valla Napoli Romanları serisi öyle bir sardı ki gözüm kimseyi görmez oldu. Geçenlerde birkaç günlüğüne Köyceğiz'e kaçamak yapmıştım ve yollardayken hep ama hep üçüncü kitabı okudum. Yanımda kardeşim de vardı, sürekli söylendi, "Bir kitap kadar olamadık be!" diye. Yani süper yol arkadaşı olduğum söylenemez çünkü yanımda hep kitap götürürüm.
Neyse efenim. Ben yine daldan dala atlamadan hemen kitabın yorumunu yapmak ve dördüncü kitabı da yorumlamak istiyorum zira o da bitti. :) Seri bitmesin diye uzatmaları oynayacaktım ama yok anam... Üçüncü kitabı okuyup da sakin sakin oturan insana insan demem.

Şimdi genel bir özet geçeyim. İkinci kitapta hop oturup hop kalkmıştım. Lila'yı yerden yere vurmak istemiştim. Stefano ile evlenip, mutsuz bir yaşam sürerken annesi ve Elena'yla beraber Ischia'da tatile yapmaya gittiklerinde Elena'nın çocukluk aşkı Nino ile sevgili olunca beynim alev almıştı. Yakın bir arkadaş bunu nasıl yapabilir! Nino da ayrı bir salak... Şu karakteri bir türlü sevemedim. -.-

Durun, bu olaylar bir hiç! Nino'yla aşk yaşayıp, hamile olduğunu öğrenince Lila, Stefano'yu terk edip saçma sapan bir hayat yaşamaya başlamıştı. Bu sırada Elena, olayları her şeye rağmen soğukkanlılıkla karşılayıp, eğitim hayatına devam etti. Ben olsam Lila'nın saçını başını yolardım.
Aslında ikinci kitabın sonlarına doğru bir sürü olaylar oluyordu. Herkes daldan dala atlar gibi birbiriyle oluyordu. Olayların en dışında kalıp kendini koruyan tek kişi Elena'ydı.
Kitabın sonunda akademik kariyerinde büyük bir adım atmıştı. Hayatında yeni biri vardı: Pietro. Yaşam kalitesi giderek artarken bilin bakalım karşısına kim çıkmıştı? Nino!
Üçüncü kitapta olaylar kaldığı yerden devam ediyor. Ama yazar U dönüşü yapmış. İlk iki kitapta olaylar hep Lila'nın etrafında gerçekleşiyordu. Her şeyi Elena'nın gözünden okusak da odak noktamız hep Lila'ydı. Bu sefer spot ışıkları Elena'ya dönmüş durumda çünkü hayatı çok değişiyor.
Napoli'yi anlatan bir roman yazıp da yazarlık kariyerine adım atınca bambaşka bir çevreyle karşılaşıyor. Bunun Pietro'nun da etkisi çok. Çocuğun ailesinin çevresi hep yayıncılık dünyasından. Durum böyle olunca Elena birden parlayan yazar konumuna geliyor.
Sonrasında her şey pat pat gerçekleşiyor. Okurken başım döndü ve daha neler olacak diye heyecanla okudum kitabı.

Bu kitap, kesinlikle Elena'nın geçiş dönemlerini yansıtan bir kitap olmuş. Hayatı birden değiştiği için iniş çıkışlı yaşıyor her şeyi. Pietro'la evlendikten sonra aslında istediği şeyin bu olmadığını fark ediyor ama çok geç. Çoluk çocuğa karışıyor. Anneliğe alışma süreci çok sancılıydı. Bu duyguyu iliklerime kadar hissettim çünkü benim de korkulu rüyam budur. Anne olduktan sonra kitap yazamamaya başlıyor. Kendi annesi ve Pietro'nun annesi Adele her ne kadar ona yardımcı olmaya çalışsa da bunalıma giriyor. Kendini beğenmiyor. Pietro'nun umursamazlığı sinirlerini bozuyor. O bu şu derken Nino hayatına tekrar giriyor. Hem de öyle bir giriyor ki çok normal bir şeymiş gibi. Pietro'yla yakın arkadaş oluyorlar. Nino da Eleonora diye biriyle evlenmiş ve bir oğlu olmuş. Ailecek görüşmeye başlıyorlar. Elena'nın aklı çok karışık. Bir yandan eşinin işkolikliği ve çocuklarının sorumluluğu bir yandan Nino'dan gördüğü ilgi bir yandan Lila'nın kendi yaşamına odaklanması derken ipin ucu kaçıyor ve bam! Kitabın sonunda "Holly shitttt" diye bağırıyorsunuz. Elena Ferrante'nin cehennemine hoş geldiniz...

Sanırım, uzun zamandır bu kadar soluksuz bir seri okumamıştım. İtalyan yazarımız Ferrante'ye daha da tapmaya başladım. Kalemi inanılmaz sağlam. İki baş karakterin hayatlarındaki en kritik dönemleri öyle güzel anlatıyor ki sanki Lila ve Elena hep sizden biriymiş, yakın birer arkadaşınız gibi hissediyorsunuz. Çocuklukları, ergenlikleri, gençlikleri, yetişkinliğe ilk adımları, evlilikleri, annelik dönemleri... İnanılmaz bir kurgu!
Bu seri nasıl sonlanacak diye kudururken dördüncü kitabı da okudum. Çok ara vermeden onu da yayınlayacağım. O zamana kadar bu seriyi hala okumadıysanız, okuyunuz efenim. Napoli'nin gerçekleriyle yüzleşin.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

8 Ocak 2019 Salı

Netflix ve İzlediklerim

Selamlar
Uzun zamandır aklımda olan yazıyı sonunda klavyem aracılığıyla sizlere de sunuyorum.
Netflix'i duymayan kalmamıştır diye umuyorum. Çünkü son zamanlarda adeta onsuz yapamaz oldum. Keşke bize bu kadar geç gelmeseydi dedim. Keşke orijinalindeki tüm içerikler bizde de olsa dedim. Dedim de dedim ve 2018 Mayıs itibariyle Netflix'e üye oldum. Her ay çatır çatır 27,99 TL ödeyerek hayatımı daha da renklendirir oldum.
Eskiden devam ettiğim bir dizinin sezon bölümlerini bitirmeden diğer diziye geçememe gibi garip bir huyum vardı. Sonra baktım ki diziler saçmalıyor ve zamanımı yiyor ehhh yeter dedim. Çoğu diziyi yarım bıraktım ve bu aralar karşıma ne çıkarsa izliyorum. Allah'ın sevgili kuluyum sanırım hep de güzel şeylere denk geliyorum. *-* 
Netflix'e üye olmamın en büyük sebebi aslında dizilerin İngilizce alt yazı seçenekleri olmasıydı. Son birkaç aydır dizilerimi böyle izliyorum. Baya yararını gördüm. (Tabii bazen oyuncuların hareketlerini kaçırıyorum ama olsun.) Sırf bu yüzden bile Netflix'i önerebilirim.
Sonracığıma, bazı diziler sadece Netflix'e ait olduğu için diğer dizi sitelerinde bulmanız giderek zorlaşıyor. Bir de bazı şeyler cidden sadece Netflix'te yayınlanıyor. Örneğin Taylor Swift'in Reputation Konser videosu gibi... 
Artıları kadar eksileri de var Netflix'in. Çevirileri kötü. Bazı dizilerin sezonları çook geç ekleniyor. Ya da Amerika'nın Netflix'inde yayınlanan Friends, bizim Netflix'te yer almıyor. Neden? Koca bir soru işareti...
Gel gelelim izliyor muyum? İzliyorum. Deli gibi. Para verince daha da izler oluyorsunuz. :) 
Bu yazıda şu ana kadar neler izlediğimden bahsedeceğim. Çok sevdiğim bir dizi olduğunda onu ayrı olarak yazıyorum ama artık o kadar üşengecim ki paylaşımlarımı Instagram'dan anlık yapıyorum. Geçen biri "Dark'ı blog'da bulamadım, yazmadın mı?" diye sorana kadar bunu fark etmemiştim. Oysaki Dark'ı da çok sevmiştim.
Neyse. Aşağıya listemi ve minik notlarımı bırakıyorum. Önerilere tabii ki de açığım! Öneri yağdırın üstüme. *-*


Diziler
Daredevil: 3 sezonluk bir dizi. 2.sezonuna aşığım fakat son sezonu çöptü. Zaten sonrasında iptal edildi. -.- Bir Marvel dizisidir.
13 Reasons Why: Taparak izliyorum. Neden diye sormayın. 3.sezonu deli gibi bekliyorum.
Sense 8: Bu diziyi izlemeyen varsa gelmesin valla karşıma. Final bölümünde ağlayacaktım. Favorimdir. Netflix! Yanlış yaptın bu diziye koçum!
Stranger Things: Ah ah ne anılarım var bu dizide. Çok severim. Gizem severler yumulsun. 3.sezon 4 Temmuz'da geliyormuş. Kim öle kim kala...
The Punisher: İlk sezonda çok fazla kan vardı. Daredevil'daki Punisher'ın kişisel dizisi. Marvel parayı nereden kazanacağını iyi biliyor. 2.sezon bu ay çıkıyor.
Black Mirror: Bölüm çıkarsınlar diye deli gibi oturup bekleyebilirim. Geleceğin korkunç yüzüyle karşılaşmak istiyorsanız oturun izleyin. Bölümler birbirinden bağımsız. 4x4 önceliğiniz olsun.
La Casa De Papel: İspanyol bir dizi. Bayılarak izlemiştim ve İspanyolca öğrenmeye can atmıştım. 3.sezon çekimleri İtalya'da başladı. Aslında 2.sezonda bitirebilirlerdi ama para tatlı geldi İspanyollara...
Dark: Alman yapımı bir korku gerilim dizi. Stranger Things'le çok karşılaştırılıyor, evet benzerlikleri var ama izlemenizi öneririm. Konusu çok ilgimi çekmişti.
Breaking Bad: İlk iki sezonu deli gibi izleyip, 3.sezonun ortasında sıkışıp kaldığım bir dizi. Çok sevdim ama devam edemiyorum. Neden diye sormayın, bitch! -.- (Bitch imasını anlayanlar el kaldırsın.)
Elite: Bir İspanyol dizisi daha... Ufak Tefek Cinayetler'in İspanyol versiyonu şekerim. Bol ergen dolu. İspanyolcasını geliştirmek isteyenleri buraya alalım.
The Protector (Hakan: Muhafız): As bayrakları as! İlk Türk Netflix dizisi efenim. Çağatay Ulusoy aşkımı alevlendirdi. Umduğumdan iyiydi. Bir bakın derim.
YOU: Söve söve izlediğim yepis yeni bir dizi. Gossip Girl'ün Dan'i burada adeta psikopat bir sevgiliyi canlandırıyor. Tırnaklarımın kenarında et kalmadı. İzlerken parmaklarınızı kemireceksiniz. Merakla izledim. 2.sezon için öne arkaya sallanarak bekliyorum. Hayırlısı. -.-

Filmler
Outlaw King: İngiltere, tarih, aşk, savaş... Mmm, en sevdiğim konular. Ağır ama izlettiren bir filmdi. 
Edebiyat ve Patates Turtası Derneği: 2018'de izlediğim en favori filmim. Daha birçok kez izlerim. Aşık oldum filme. <3 Bir filmi izlerken ağlıyorsam o film olmuştur arkadaş!
The Princess Switch: Noel filmi diye atladığım ve zamanımı çaldı diye söylendiğim bir film. Sakın izlemeyin! Vanessa Hudgens dandik filmleri ne zaman bırakacak acaba?
Midnight in Paris: Zamanda yolculuk içeren tüm kurgulara aşığıyım. Bir de olaylar Paris'te geçiyorsa oh tadından yenmez. İzleyin efenim.
Minimalizm: Önemli Şeylere Dair Bir Belgesel: Benlik bir belgesel değilmiş. Ben eşya saklamayı çok seviyorum. Manevi şeylere çok değer veririm. Fazlalık diye bir şey yoktur benim odamda. O yüzden bu belgeseli izlerken sinir krizi geçirecektim...
Taylor Swift Reputation Stadium Tour: Teksas konserinin videosu. 2 saat gözümü kırpmadan izledim. Şarkılarını tapıyorum. Canlı performansları enfes. Tam bir sinsirellasın, Taylor!

Şimdilik bu kadar. Arada bu tarz bir güncelleme yazısı yazarım. :)

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

7 Ocak 2019 Pazartesi

Kitap Önerisi: Doğu Ekspresinde Cinayet - Agatha Christie

Merhabalar

Bu aralar kitapları çatır çatır okuyorum inşallah nazar değmez. *-* 
Dün akşam gözümden uyku akarken Agatha Christie'nin Doğu Ekspresinde Cinayet romanını okudum ve bitirdim. Bugüne kalsaydı meraktan çatlardım. Polisiye kitapların da böyle bir özelliği var işte. Olay çözülene kadar süründürüyor insanı. Olsun. Pişman değilim!
Bu benim ikinci Agatha Christie romanımdı. Yazarı nedense çok seviyorum. Hatta tapıyorum! Tüm yazdıklarını henüz okumasam da ona karşı ayrı bir sempatim var. Çünkü bu yazarla tanışmama vesile olan kişi annemdir.:) Benim yaşlarımda deli gibi okurmuş. "Keşke kitaplarını sana saklasaydım," diye de hayıflanır. Eski basımları için nelerimi vermezdim be!

Şimdi gelelim bu romanına. Aslında çok tesadüf eseri aldım. Filmini izlemeden önce okumak istedim. Keşke biraz araştırma yapmış olsaydım. Bu aslında bir serinin 10.kitabıymış. Agatha'nın Hercule Poirot karakterinin maceralarını anlattığı bir seri var. İlk kitap Ölüm Sessiz Geldi'ymiş. Ben tabii bilmeden ortadan atladım seriye. Kitaplar birbiriyle bağlantılı mı bilmiyorum ama bundan sonra kronolojik sıraya göre okuyacağım seriyi.

Doğu Ekspresinde Cinayet, şaşırtıcı bir kitaptı. Üstelik ilk sahneleri İstanbul'da geçiyor. :)
Hercule Poirot, Belçikalı bir dedektiftir ve mesleğine ara vermiştir. Suriye'den İstanbul'a, İstanbul'dan da Londra'ya trenle seyahat etmektedir. İstanbul'a geldiği zaman eski dostu Mr.Bouc ile karşılaşır ve onun ısrarıyla Doğu Ekspresinde yolculuk yapmaya başlar. 
Tren yola çıktıktan bir gün sonra gece yarısı yoğun kar yağışı nedeniyle durmak zorunda kalır. Bu sırada yolculardan birinin öldüğü haberi gelir.
Hercule'in bir dedektif olduğunu bilen Mr. Bouc, olayı çözmesi için ondan yardım ister. Ve böylece 12 yolcuyla tek tek görüşülür, ipuçları toplanır ve cinayete kurban giden Mr. Ratchett'in katili/katilleri bulunur.

Amaaa sizi şu kadarını söyleyeyim çok şaşıracaksınız. Bir polisiye kitabı için söylenecek en klişe yorum ama cidden aklıma gelmezdi böyle bir kurgu. Agatha Christie'ye bir kez daha hayran oldum ve umarım 2019'da bol bol okuma fırsatım olur.
En favori Agatha Christie romanınız hangisi?

Not: Kitap sonrası hemen filmi de izledim. Johnny Deep var ve bazı sahneler İstanbul'da geçiyor diye seviniyordum fakat filmi beğenmedim. :( Kitap çok daha güzel. 

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

6 Ocak 2019 Pazar

Kitap Yorumu: Napoli Romanları 1: Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım - Elena Ferrante

Selamlar
Size enfes bir seri önermeye geldim. Bunun için yazdan beri hazırlık yapıyorum ve artık zamanı geldi: Napoli Romanları

Kısaca bu seriyle nasıl tanıştığımı anlatayım. En küçük teyzem de benim gibi deli kitap okur. Tek farkımız; aldığı kitapları elinde tutmayı sevmez. O yüzden arada bir toplu kitap verir. İçlerinden okuyacaklarımı seçerim, kalanları da arkadaşlarına dağıtır. Geçen yaz elime dört kitaplık bir seri verdi. "Bu seriyi okudum ama ısınamadım. Al,bir de sen oku bakalım." dedi. Balıklama atladım çünkü bu serinin çevirmeniyle tanışma fırsatım olmuştu. (İtalyanca çevirmen Eren Yücesan Cendey)
Yazın bir ara Yalova'ya gittim. 90 dakikalık yolculuğum sırasında kitaba başladım. O kadar çok fazla karakter var ki okurken beynim alev alıyordu resmen. Yine de direndim ve kitabı bitirdim. Açıkçası seriye devam edip etmemeyi düşündüm. Sonra iş yerindeki arkadaşım Napoli Romanları'na aşık olduğunu, herkese deli gibi okutturduğunu falan anlatınca ve benim de durumumu öğrenince ikinci kitabı okumam için motive etti. Sonra bir baktık ofiste dört kişi bu seriyi okuyoruz. :) 
Serinin dizisi de yapıldı. HBO'da ilk sezonu yayınlandı. Bu aralar bir evde toplanıp, diziyi izliyoruz. Hal böyle olunca artık blog'da da bahsedeyim dedim.

İlk kitap Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım'da öyle çok fazla olay olmadığı için yorumunu blog'a yazmamaya düşünüyordum ama kısaca bahsetmek istiyorum. İkinci kitabın yorumuna, yazının sonunda ulaşabilirsiniz.

Napoli Romanları'nın birinci kitabı Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım'da, Napoli'nin kirli, kavgaları hiç bitmeyen bir ara mahallesinde yaşayan iki küçük kızın hikayesini okuyoruz: Elena (Lenu) ve Lila. Kitabın başında altmış yaşındaki Elena, birinden telefon alıyor: Lila kayıptır. Yaşlı kadın bu telefon sonrası oturup, eski defterleri açıp okumaya başlıyor. İşte böylece dört kitaplık bir maceraya adım atıyoruz.
 Bu kitapta çocukluk yıllarını okuyoruz. Lila, kavgası eksik olmayan bir ailede yaşayan ama hiçbir zaman güçsüzlüğünü belli etmeyen, hırçın, intikamcı, savaşçı, biraz bencil ama çok zeki bir kızdır. Elena ise Lila'nın tam zıttı bir karakter. O da zeki ama daha duygusal, kendi halinde bir kızdır. 
Bu romanda, Napoli'de yaşadıkları her şeye tanık oluyoruz; okul dönemleri, mahalledeki olaylar, aile içi şiddetler, iki küçük kızın birbirini bulması ve dostluklarının gelgitleri. Dediğim gibi çok fazla karakter var. Bir sürü soylu aile ve onların çocukları var. Yazar, bunların listesini kitap başında veriyor. Okurken oradan da yardım alabilirsiniz. İlk kitap, çoklu karakter sebebiyle sizi zorlasa da okumaya devam edin. Zira seri ilerledikçe sizi daha da içine çekecek. İlk kitabın sonundaki olaydan bahsetmeyeceğim. Ama ikinci kitaptaki olayları anlatmak için sabırsızlanıyorum. *-*

Not: Serinin yazarı Elena Ferrante de ayrı bir olay. Yazarın erkek mi kadın mı olduğu yıllarca tartışılmış. Çünkü yazdığı bu kitapları yayımlaması için yayıncısına gönderirken, "Bu seri için hiçbir şey yapmayacağım. Çünkü yeterince yaptım ve yazdım." diyerek bir mektup yollamış. Hiçbir şekilde fotoğraf çektirmemiş, televizyonlara çıkmamış, imza günü yapmamış. Röportajlara sadece yazılı olarak cevap vermiş. Acayip gizemli bir yazar. Hakkında bir sürü teoriler çıktı. Bazıları gerçek kimliği buldum ama kararına saygı duyuyorum diyerek basına bilgi vermemiş. Falan filan. Ne olursa olsun yazarın kararına ben de saygılıyım. İyi ki Napoli Romanları'nı yazmış. <3

İkinci kitap yorumu için tıklayınız.

Kitap Yorumu: Napoli Romanları 2: Yeni Soyadının Hikayesi - Elena Ferrante

Şimdi gelelim Napoli Romanları 2: Yeni Soyadının Hikayesi'ne...
Sanırım kitabı yiyip bitirmemek için zor tuttum kendimi. Olaylar hiç bitmiyor. Ağzınız sürekli açık okuyacaksınız. Lila'ya bol bol küfredeceksiniz. Daha ne olabilir derken darbe üstüne darbe yiyeceksiniz. Benden söylemesi. -.-
İlk kitabın üzerinden uzuuun bir süre geçince ve karakterleri tamamen unutunca oturdum karakter analizi yaptım. (Bunu Vampir Akademisi için de yapmıştım.) Sonra ikinci kitabı okurken karakterlerin yanına notlar aldım.Şaka maka cidden çok karakter var. Yazarken bile kafam yandı. Bu karakter analizini görmek isteyenler için fotoğrafı aşağıya ekliyorum. 

Gelelim bu kitaptaki olaylara. Birinci kitabın sonunda Elena ve Lila büyüyüp, genç kız oldular. Farklı hayallere sahipler. Elena okumaya devam etmek isterken Lila, mahallenin serserisi Stefano ile evlendi. Mutsuz bir evlilik bu. Sürekli şiddet, kıskançlık krizleri, çocuk meselesi derken Lila sonuna kadar direniyor. Bu süreçlerde Elena ona yardımcı olamıyor çünkü Lila buna izin vermiyor. Şiddetin izlerini örtüyor, mutlu bir evliliği varmış gibi davranıyor ve Elena'nın okuldaki başarısını kıskansa da bir yorumda bulunmuyor.
Gel zaman git zaman bir gün Elena, Lila, Lila'nın abisinin eşi ve Stefano'nun kız kardeşi Pinuccia ile Ischia Adası'nda  yazlık bir ev tutup tüm yaz orada kalıyorlar. Stefano ve Lila'nın abisi Rino da fırsat buldukça eşleriyle özlem gidermek için adaya gidiyor. Bu zaman diliminde Elena, Lila'nın yakın arkadaşından çok adeta onun hizmetçisi gibi bir şey oluyor. Mahallerindeki eski arkadaşlarından ve Elena'nın da sevdiği çocuk Nino da adada yaşıyor. Burada yaşanılanları anlatmayacağım. Okuyun ve dehşete düşün istiyorum. Resmen adanın içinde yaşadım. Elena-Nino-Lila üçlemesindeki olaylar entrikalarla dolu. Lila'dan nefret edeceksiniz, bu bir gerçek. Elena'ya çok kızacaksınız, çok pasif diye. Nino zaten tam bir salak!

Karakter analizi 
 Birbiriyle bağlantılı bir sürü olaylar oluyor. Ada dönüşündeki karmaşa, dağılan karakterler, hayata tutunmaya ve yaşadıklarını sindirmeye çalışan Elena, yaptığı seçimlerle baş etmeye ama hala dik kafalı olan Lila, arka plandaki tüm karakterler... Yazarın hayal dünyası inanılmaz derecede etkileyici. Sanki Napoli'de yaşayanlardan biriymiş gibi hissettiriyor. O dünyadan kopmak istemeyeceksiniz. Mesela şu an ben üçüncü kitap için deliriyorum ama bir yandan seriyi de hemen bitirmek istemiyorum. :( Yine de bu ay kitabı okuyacağım. 
Ne olur okuyun şu seriyi ve dedikodusunu yapalım. Dizisini de izleyin. İlk iki bölüm izledik ve şöyleydik: "İşte bizim Napoli! Her şey çok gerçekçi olmuş. Adeta karakterleri canlandırmışlar!"

Tüm olaylar Napoli'de yaşanıyor fakat yazar, okuru hiç sıkmadan tüm kurguyu sindirmemiz için ustalıkla yazmış. Napoli'den bıkmayacaksınız. 

Üçüncü kitabın yorumunda elbette ikinci kitabın tüm hassas olaylarından bahsedeceğim. :) O zamana kadar kendinize iyi bakın!

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

1 Ocak 2019 Salı

Kitap Yorumu: Queen of Air and Darkness - Cassandra Clare

2019'un ilk blog yazısından herkese merhaba! 😊

Bilerek bu anı bekledim. Gelin, sizi uzun bir yolculuğa çıkarayım.
Efenim, Jane'i inatçı bilir misiniz? Bilmezsiniz ama süper inatçı biriyimdir. Kafama taktığım bir şey ya olacak ya olacaktır. 
Cassandra Clare'e aşık olduğumu bilir misiniz? Eh, bilmezseniz ayıp edersiniz. Zira kendisi benim favori yazarımdır. Bunu artık göğüs gere gere söylüyorum. Eskiden favori yazarlarımı çat çat sayardım ama güvendiğim dağlara kar yağdığı için şu an tek odak noktam Cassie. <3
Hal böyle olunca Karanlık Sanatlar serisinin son kitabı Queen of Air and Darkness için geri sayıma başlamıştım. 4 Aralık'ta çıkan kitaba ulaşmak için affedersiniz ama bir yerlerimi yırttım resmen. Amazon'dan mı sipariş etsem, yurt dışına giden birinden mi istesem, Pandora'ya mı getirtsem derken kitabın pdf'ni internette buldum. (Allah affesin bu korsancılık oluyor ama söz verdim hem Türkçesini hem de İngilizcesini alacağım.)
Pdf'i hemen hem bilgisayarıma hem de telefonuma indirdim. (O sırada gaza gelip Kindle da sipariş ettim ama şansıma tükenmiş... Gelmesini bekliyorum hala.) Sonra bir baktım 921 sayfa! "Jane, iyi güzel İngilizce kitaplar okumaya başladın ama Cassandra'yı okuyabilcen mi?" diye kendi kendime hayatı sorgularken Artemis Yayınları'nın editörüne mesaj attım: Kitabı ne zaman yayımlayacaksınız? Demez mi 2019'in ilk döneminde. Bu bir kaçamak cevaptır! Girdim zorlu bir yola ve iki haftalık bir beyin fırtınasından sağ salim çıktım.
Kendime şunu kanıtlamış oldum: Ben artık dilediğim İngilizce kitabı okuyabilirim. Wohooo, kim tutar beni beee! 😎

Tamam, konuyu toparlıyorum. Canlar, Cassandra Clare canınıza okuyacak. 😏
Kısa bir özet geçeyim: Bu kitap, Karanlık Sanatlar'ın son kitabı. Bir önceki kitap Gölgelerin Lordu'nda olaylar çok pis karışmıştı. Robert Lightwood ve Livia Blackthorn, Annabel tarafından öldürülmüştü. Sanırım, Cassie'nin yazdığı en acımasız sahnelerden biriydi. Queen of Air and Darkness'ta olaylar kaldığı yerden devam ediyor.
Julian ve diğer kardeşleri Livia'nın ölümüyle sarsılıyor. Konsey fena karışıyor. Herkes dağılmış durumda. Kitabın ilk sahneleri cidden ağır bir hava içeriyordu. Herkesin ruh hali çok farklıydı ama her zaman odak noktamız Julian oluyor.

Livia'nın cenazesinden önce Emma'yla yaşadığı yakınlık, sonra çektiği acı sebebiyle Julian bir karar veriyor. Bu kararı açıklamayacağım ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki Will Herondale izleri göreceksiniz Julian'da. Espri yeteneği yok ama aldığı kararlarla Will'in yeni versiyonu diyebiliriz.
Julian'ın bu değişimiyle Emma çok zorlanıyor. Nasıl davranacağını da bilemiyor kızcağız. Yine de bu ikiliyi bol bol göreceksiniz. Bu kitapta yaşamadıkları macera kalmıyor. 
Diğer bir yandan yazarımız yine birçok açıdan olayları bize sunmuş. İkizinin ölümüyle Ty de kendince bir şeyler yapmaya kalkışır. Onun yol arkadaşı Kit'ti. Çoğu sahnede Dru da onlara katılıyor. Anlayacağınız, küçükler artık büyümüş ve sorumluluk almaya başlamış durumda. Bu arada Kit'le ilgili bir sır öğreneceksiniz. :)

Tessa ve Jem'le ilgili koca bir gelişme var! Okuduğumda küfretmiş olabilirim. "Ah benim Will'imden ne istedin Cassie!" diye söylenmiş de olabilirim. Oh herkes mutlu ama Will toprak altında. :( Neyse. 
Ay asıl bomba Mark, Cristina ve Kieran üçlüsünde. Yok artık diyeceksiniz. Yani böyle bir şey olmasını ben beklemiyordum. Pek de sevmedim. Mark'ı tokatlamak istiyorum. :D
Bu kitapta bol bol Jace, Clary, Alec ve Magnus da okuyacaksınız. Izzy ve Simon bir görünüp bir kayboldu. Hatta replikleri bile sayılıdır ama Alec'le Magnus'u sık sık göreceksiniz. Hatta çok güzel bir sahneleri de var. :)
Jace-Clary-Julian-Emma dörtlüsünün de birden fazla sahnesi var. Böyle merakla okuyacaksınız.

Şimdi bir sahneden bahsedeceğim. Bunu söylemezsem çatlarım. Çünkü bu sahneden bir kitap bile çıkabilir. Demedi demeyin. Para için insan neler yapmaz. :D Sahne şöyleydi: Bir şey bir şey oluyor *spoiler olmasın diye ne olduğunu yazmıyorum* ve Emma'yla Julian başka bir evrene geçiş yapıyor. (Ah bayılırım böyle geçişlere.) Bu evren, varolan tüm evrenlerin en beteriymiş. Okurken anlamamak imkansız. Bu evrende her şey çok kötü durumda: Sebastian yaşıyor ve hakimiyet onda. Jace onun kölesi durumunda. Clary öldürülmüş. Büyücüler bir hastalığa yakalanıyor ve ya ölüyorlar ya iblise dönüşüyorlar. Magnus da hastalanınca Alec'den kendisini öldürmesini istiyor. Alec, Magnus' öldürünce kendisini de öldürüyor. Livia bu evrende hayatta ve Sebastian karşıtı bir grubun başında yer alıyor. Falan filan. Emma ve Julian başta dehşete düşüyor. Özellikle Jace'i öyle görünce... Bu evrende kısa ama dolu dolu bir macera yaşıyorlar. 
Şimdi bunu niye anlattım size: Bu evreni boşuna yaratmadı Cassandra. Sebastian'ı canlandırması, kötülüklerin baş göstermesi... Kitabın sonundaki cümleyi okuyunca hele diyeceksiniz ki "Sıçtık!" Bence Cassandra Clare çok değişik bir şey planlıyor. Okuduğumuz bu karakterleri bambaşka bir evrende okuyabiliriz. Bir ihtimal... Valla yazarsa ben balıklama atlarım. Efsanevi şeyler ortaya çıkar. :D 
Oh, tamam bunu da anlattığıma göre... Sanırım şimdilik bu kadar. Kitabın Türkçesi çıkınca tekrar okuyacağım, atladığım bir şey var mı diye ama kurgu kafamda cuk oturdu. Taparak okudum. Bayıldım. Hayal kırıklığına uğramadım. Bir kez daha iyi ki Cassandra Clare'in yaşadığı dönemde yaşıyorum dedim. :) 
Enfes bir kitaptı. Beklediğime değmiş. Türkçesi çıkıp, herkes okuyunca daha farklı bir yorum yazabilirim. Bir de genel olarak Cassandra Clare kitapları hakkında bilgilendirme amaçlı bir yazı yazacağım. Serileri hangi sıraya göre okumak lazım, gelecekteki seriler neler, karakter analizleri... Biraz zamanımı alacak ama merak etmeyin 2019'da yayınlayacağım. :) 

2019'un herkese mutluluk getirmesi dileği ile sevgiler, öpücükler: Jane

Not: Çok yüzeysel anlattım çünkü kitap o kadar kalın ve o kadar çok olay yaşanıyor ki... Hepsi iç içe geçirilmiş bir labirent gibi; bir şey yazsam spoiler olabilir. Spoiler isteyen yazsın, anlatayım hemen. :D Dedikoduya da beklerim.