Pages

8 Ekim 2017 Pazar

Kitap Yorumu: Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu - Stefan Zweig

Merhabalar
Canlar, artık blog'da klasik kitap yorumları ve önerilerini görmeniz mümkün olacak. Bu işi baya ciddiye almaya başladım. Çünkü artık farklı dünyalara giriş yapmak ve oralarda neler kaçırdığımı görmek istiyorum. Kısacası bilinçlenmek istiyorum. 😃
Modern Klasikler Dizisi'nden ilk önce Alman edebiyatını seçtim ve şu sıralar her yerde adını duyduğum Stefan Zweig'ın Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu kitabını okudum. Zaten sizi çok zorlayan bir kitap değil. 62 sayfa ve çevirisi su gibi. Yazarın dili de gayet anlaşılır ve sıkmayan bir kurguya sahip. 
Bu kitabı seçmemin bir sebebi de konusuydu. Arka kapağındaki tanıtım yazısı ilgimi çekti ve 'bunu kesinlikle okumalıyım' dedim. Romantiğim diye ortalarda geziyordum ama bu kitaptan sonra ben hiçmişim dedim. 👀
Efendim, kitabın konusundan bahsetmem gerekirse; kitabın ismi gibi bilinmeyen bir kadının mektubunu okuyoruz. Bu kadın, küçükken karşılarına taşınan bir yazarı görmesiyle aşık olur ve ömrü hayatı boyunca da sevgisi giderek artar. Ama öyle böyle değil. Platonik aşk deseniz kesinlikle değil. Hastalıklı bir şey. Bir insan karşısındaki tam olarak tanımadan sadece kendi gözlemleriyle ve bir kere konuşmasıyla ona bu kadar tutulup, fedakarlıklar yapabilir mi? Stefan Zweig size bunu sorgulatıyor işte. Biraz psikolojik olarak etkiliyor. Yani yazar inanılmaz analizler yapabiliyor. Bir kadının gözünden aşık olduğu adamı okuyoruz.

"Sana, beni asla tanımamış olan sana,"

Kadın karakter cidden enteresan. Deli gibi seviyor, adamın fark etmediğini bile bile fedakarlıklar yapıyor, üstünden ne kadar zaman geçerse geçsin sevgisi bir gram bile azalmıyor ama sonra bunu adamın fark etmesini diliyor. Kadının mektubunu okurken fazlasıyla acıma duygusunu hissettim. O kadar umutsuz bir vaka ki... Stefan Zweig'in böyle bir kitabı neden yazdığını merak etmedim değil. Acaba dedim, onun başına böyle bir şey geldi de kurguya mı uyarladı? Kadının aşık olduğu adam giderek ünlenen bir yazar sonuçta.
Kitap kısa olmasına rağmen işte böyle sorular sordurtuyor size. Kitap bitince üzerinde bir süre düşündüm. Cidden böyle sevenler var mı? Tamamen karşılıksız ve bana göre aciz bir şekilde... Kadının gözünden okuyunca hele daha da acınası geldi. Biri için bu kadar küçültmeli mi insan kendini? Adamın her yaptığı kadının gözünde 'o her zaman haklıdır, ne yaptıysa doğrudur' maratonundaydı. Bana uygun bir düşünce tarzı değil ama kitabı çok sevdim. Nedense kişilere özel yazılar olunca, mektup ve günlük gibi, ayrı bir ilgimi çekiyor. Kimsenin bilmediği yönlerini okuyormuşum gibi geliyor. Bu kitapta da öyle oldu. İnanılmaz akıcı zaten. Sarsıcı ve etkileyici bir kitaptı.
Okuyun derim. Stefan Zweig ile ilk kez tanışmak için gayet uygun bir kitaptı. Yazarın betimlemeleri harika. Yansıtılan duygular çok gerçekçi ve etkileyici. 

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

5 Ekim 2017 Perşembe

Kitap Önerisi: Henüz Vakit Varken Gülüm - Nazım HİKMET

Merhabalar
Her ay artık bir şiir kitabı okuma alışkanlığını baya baya edindim. Ve cidden çok iyi oldu. Böyle arada değişik türde bir şeyler okumak nedense zihnimi dinlendiriyor gibi. Ayrıca şiir türüne giderek tutuluyorum. Yani eskiden şiir dediklerinde kaçardım şimdi resmen gelecek ay hangi şairin şiir kitabını okusam diye araştırmalar yapıyorum. 👀
Ve uzun zamandır çok ama çok merak ettiğim şairin, seçmelerden oluşan şiir kitabını okudum: Nazım Hikmet - Henüz Vakit Varken Gülüm. 
Evet, Cemal Süreya'nın yeri bende apayrıdır. Ümit Yaşar Oğuzcan ile de aynı kafa yapısına sahibiz. Lakin Nazım Hikmet'i okumak için de sabırsızlanıyordum. Hatta tüm şiirlerinin yer aldığı ciltli kitabını gözüme kestirdim. Çalışmaya başladığım an kendime ödül niyetine alacağım. O kadar enfes duruyor ki...
En güzel deniz:
henüz gidilmemiş olanıdır.
En güzel çocuk:
henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz:
henüz yaşamadıklarımız.
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz:
henüz söylememiş olduğum sözdür.

Ama şimdilik bu şiir derlemeleriyle idare edeceğim. En azından onu tanımam için güzel bir başlangıç oldu.

...Sende, ben, imkansızlığı seviyorum,
fakat asla ümitsizliği değil...

Lisedeki edebiyat derslerimizde Nazım Hikmet'i siyasi yönüyle ve elbette Piraye'si ile anmıştık. Aklımda bunlar kalmıştı. Bu şiir kitabında da hem siyasi eleştirili hem de aşk dolu şiirleri mevcut. Siyasete ilgim hiç olmadığı için genel olarak aşk şiirleri ve kendine has yazdığı şiirler çok hoşuma gitti. Yani neden bu adamı çok merak ettiğimi ve daha bir eserini bile okumadan hayran kaldığımı daha iyi anladım. Nazım Hikmet hem dolu dolu bir adam hem nasıl yazacağını biliyor hem de bence çok eğlenceli biri. Yani değişik bir mizah anlayışı var. Güldürürken hüzünlendiriyor, içinizi sımsıcak yaparken donup kalmanıza vesile olabiliyor. Şiirleri çok yönlü. Ve ben cidden bayılarak okudum. Şu ana kadar okuduğum her şiir kitabı enfesti. Okudukça okuyasım geldi.
Kitabı elbette öneriyorum. Ama şiire ilk kez başlayacak olanlar için değil. Ağır kaçabilir. Yine de Nazım Hikmet'i merak ediyorsanız okumanızı öneririm. Tekrar tekrar açıp okuyacağım!!!

Bir sonraki şiir kitabımda görüşmek üzere! (Önerilerinizi elbette ki bekliyorum!)

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

4 Ekim 2017 Çarşamba

Kitap Yorumu: Lux 1.5 - Unutuluş / Jennifer L. Armentrout

Merhabalar
Resmen yıllar yıllaar sonra Daemon Black okudum. Unutuluş, Lux serisinin yan kitabı ve ilk kitap Obsidiyen'deki tüm olayları şimdi de Daemon gözünden okuyoruz. Yani anlayacağınız yazar işi biraz ticarete çevirmiş. Ama olsun, ben her şekilde okurum. Eh benim gibiler olduğu için yazarlar böyle 'ekstra' kitaplar çıkarmaya devam edecek.
Neyse efenim. Asıl konumuz kitabın yorumu. Dediğim gibi taa yıllar sonra Lux dünyasına geri dönüş yaptım. Blog'u ilk açtığım zamanlar okuduğum bir seriydi. Ve cidden tam okumam gereken zamanda okumuşum. Şimdi bana çerez gibi gelebilirdi. 😊 O zamanlar deli gibi Daemon da seviyordum. Hoş, hala seviyorum keretayı. O yüzden Unutuluş'u okumak bana baya iyi geldi.
Kurguyu anlatmayacağım. Obsidiyen'in aynısı sadece farklı karakter gözünden okuyorsunuz. Ve tahmin ettiğim gibi çok eğlenceli geçti. Daemon'ı zaten Katy'nin gözünden gayet iyi tanımıştık. Egoist, bilmiş, uyuz, gıcık, öküzün teki ama aynı zamanda aşırı seksi, ağzı iyi laf yapan ve isteyince süt dökmüş kedi gibi olan bir karakter kendileri. Onun gözünden olayları okumak çok daha komediydi. Hatta süper uyuz davrandığı zamanlar aslında neler hissettiğini, bunu neden yaptığını onun ağzından okumak daha tamamlayıcı oldu. Ki seriye devam ettikçe zaten niye kötü davrandığını anlamıştık ama onun zorunlu bir şekilde öyle davranması ve bunu yaparken nasıl zorluklar çektiğini okumak ayrı bir hayranlık bırakıyor.

"Şu kitabı kafana geçirirdim ama bunu yapamayacak kadar çok saygı duyuyorum o kitaba." -Katy

Daemon'ı ve onun dünyasını cidden çok özlemişim! Bundan birkaç yıl önce cidden çok severek okumuştum seriyi. Uzay temalı olmasına rağmen hem çok akıcı hem komik hem de kendine özgü bir kurgusu var serinin. Yazarımıza hayran kalmamak imkansızdı.
Bunun dışında pek diyeceğim bir şey yok. Gecikmeli okudum ama olsun daha iyi oldu. Özlem gidermiş olduk. Kitabı en uygun fiyata bulursanız kapın derim. Yani okuduğunuza pişman olmazsınız. Hatta bence alınıp, okunmalı.
Şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Bazı sahneler cidden klişelerle doluymuş. Ama karakterler o kadar eğlenceli ve akıcı ki o klişeli sahneler gözüme batmadı. Ay bu arada Katy'i de özlemişim. Kitap kurdu oluşunu, kitaplarla olan bağını bir de Daemon'ın gözünden okuyun. Bir ara ciddi anlamda kitap olası geldi çocuğun. 😃

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

Not: Serinin tüm kitap yorumlarını blog'da bulabilirsiniz. İyi okumalar. *-*

2 Ekim 2017 Pazartesi

Yeni Maceralar: Dünya Edebiyatı 101


Merhabalar
En sevdiğim mevsim ve havalar gelmiş. Benden mutlusu olabilir mi güzel insanlar? Böyle 32 diş sırıtarak geziyorum. Tam yazın ortasında doğmuş olmama rağmen sonbahar ve kış mevsimlerine aşığım. Resmen üşüyünce mutlu oluyorum. "Aa ben üşüyorum. Ayaklarım çorapsız gezmiyor. Burnum kırmızı. Yaşasın kahve dönemi!" 👊
Mevsimsel mutluluğumu paylaştığıma göre şimdi sizlere değişik bir konudan söz edeceğim.
Efendim, bu blog'u açarken kendi halimde takılacağımı zannediyordum. Ama yine bir sürü güzel insanlarla tanıştım. Özellikle Erasmus yazılarımdan sonra baya ilgilenen oldu. Elimden geldiğince yardımcı olmaya çalıştım. 😸
Bu blog'la beraber kitap kategorim hem genişledi hem de zenginleşti. Eskiden sadece genç fantastik tarzında okuyorken şimdi birçok alana merak sardım. En taze örneği; şiirler. Her ay farklı bir şairin şiirlerini okuyorum. Ve aslında bu alanda da ilgim varmış onu keşfettim.😍

Hal böyle olunca geniş kapsamlı bir araştırma yaptım. Özellikle ikinci üniversitem için bölüm araştırırken bu konuya çok kafa patlattım. Kendimi sorguladım, sorguladığım şeyleri internetten de araştırdım ve sonunda edebiyat alanında kendimi geliştirmeye karar verdim. Hobi olarak zaten edebiyata merakım var. Şimdi de ciddi olarak işin içinde olmak istiyorum.🙋
O yüzden dünya edebiyatını araştırmaya koyuldum. Çok geniş bir alan. Ben bu zamana kadar hep Amerikan edebiyatının içinde yer almışım. Tabii pişman değilim. Ama artık ufkumu genişletmek istiyorum. Böyle başta kendi edebiyatımız olmak üzere (Türk), İngiliz ve Alman edebiyatlarına merak sardım. Elbette daha ele alınması gereken birçok edebiyat var. Sayamayacağım kadar... Ama başlangıcım bu üç edebiyat olsun dedim. 😳
O yüzden hem klasiklerini hem de modern romanlarını okumaya karar verdim. Türk edebiyatına daha çok hakimim, sonuçta lisede bunların derslerini aldım. Ama yine de önerileriniz olursa balıklama atlarım. Yani Türk, İngiliz ve Alman edebiyatından önereceğiniz her kitaba şu an deli gibi ihtiyacım var. Kendim de araştırıyorum. Çevirilerinden tutun yayıncıların tutumlarına kadar araştırıp ona göre alacağım kitapları belirliyorum. 😍

Mesela, üç yıl önce Uğultulu Tepeler'i okumuştum. Ki dünya klasikleri arasında yer alan İngiliz edebiyatına ait bir romandır. Çevirisinden kaynaklı sanırım kitaba odaklanamamıştım ve kitabı bitirmek ölüm gibiydi. Hatta blog'da yorumu da var. Bir klasiğe yaptığım olumsuz yorum karşısında ben de olumsuz yorum almıştım. Hiç sorun etmedim çünkü zevk meselesi... Ama şimdi düşününce çok yanlış zamanda ve yanlış bir çeviride okuduğumu fark ettim. O yüzden ilk okuyacaklarım arasında Uğultulu Tepeler de yer alıyor.👍
Dediğim gibi geniş kapsamlı bir araştırma yaptım. Sonuçta son zamanlarda klasikleri yayımlayan birden fazla yayıncı var. Kapaklarına ya da baskılarına aldanmayın. Önemli olan çevirisi. O yüzden bazı yayıncıları ön plana aldım. Klasikler ve Modern Klasikler için Türkiye İş Bankası; Türk edebiyatı için Yapı Kredi Yayınları'nı öneriyorum. Şu ana kadar bir sorun yaşamadım. Ve bence en iyisi şu an onlar. Tabii başka önerileriniz olursa beklerim.😊
Bunların yanı sıra tabii ki de Amerikan edebiyatından ve okumaktan deli gibi zevk aldığım kitaplardan vazgeçmiyorum. Okuduğunuz kitaplar kişiden kişiye farklı izler bırakır. O yüzden birinin okuduğu kitaba 'alaycı, kötü ve aşağılayıcı' bir yorum yapmamanızı öneririm. Wattpad kitapları da dahil. 👀

Böyle değişik bir yazıdan sonra kitap okumaya kaçıyorum. Bana dua edin de bu hafta heyecanla beklediğim haber tam istediğim gibi sonuçlansın. 👀

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

1 Ekim 2017 Pazar

Kitap Yorumu: We Were Liars (Yalancılar) - E. Lockhart

Merhabalar
Günlerdir başka şeylerle uğraşmaktan blog'a yazamaz oldum ve elimdeki kitap süründü. Blog'u çok özledim! Şu anda hayatımdaki en renkli şey diyebilirim. 😍 O yüzden ilk iş buraya kaçtım.
Neler mi yaptım? Edebiyat alanında geniş kapsamlı araştırmalar yaptım ve yeni üniversitem için bölümümü kararlaştırdım. (Detaylar hafta içi gelebilir.) Farklı alanlardan kitaplar araştırdım ve birkaç düzen yaptım. Bununla ilgili bir yazı yazacağım ve sizin de fikirlerinizi alacağım.

Ama bu yaz yaptığım en iyi şey İngilizce kitap okumak oldu. Öncesinde hep kısa hikayeler okuyordum. Nedense orijinal dilinde roman okumak bana korkutucu geliyordu. En sonunda We Were Liars'ı elime aldım ve okudum. Taa iki yıl önce pdf indirip çıktısını almıştım ama okumak için daha yeni cesaretlendim.Kitabı uzun vadede okudum çünkü sadece akşamları göz atabildim. Yine de korktuğum gibi zorlu geçmedi. İngilizce seviyesi bana normal geldi. Betimlemeler sıkmadı ya da çok sık bilinmeyen kelimeler karşıma çıkmadı. Zaten ilk birkaç sayfadan sonra diline hakim oldum ve rahatlıkla okudum.Kitabı bitirince Pegasus Yayınları'ndan çıkan çevirisini de göz attım. Bakayım, kurguyu doğru anlamış mıyım diye. Thanks God! Ben bu işi çözmüşüm. Kitabı tamamen doğru anlamışım ve kurguyu çözmüşüm. O yüzden rahatlıkla yorumunu yapabilirim. 😏
We Were Liars - Yalancılar, bir gençlik kitabı. Kitapta çok fazla karakter var ama ana hatlarıyla durum şu; Sinclair adında büyük bir aile var ve bunlara ait bir ada var. Baş karakterimiz Cadence Sinclair Eastman. Olaylar onun gözünden anlatılıyor. Anne ve babası ayrı. Annesinin de iki kız kardeşi var. Kuzenleri Mirren, Johnny ve teyzelerinden birinin kocasının yeğeni olan Gat ile her yaz adada toplanıp tam olarak gençliklerini yaşıyorlar. Aile fazlasıyla kalabalık. Mirren'in ve Johnny'nin de kardeşleri var. Büyükanne ve büyükbaba faktörü de var. Yani anlayacağınız karakterlerle dolu bir kitap.
Bu dört karakter dediğim gibi her sene adada toplanıp, yazın tadını çıkarıyorlar. Ama bir yaz dönemi bir şey oluyor. Cadence hafızasını kaybediyor. Ve sürekli migreniyle beraber baş ağrılarıyla başa çıkmaya çalışıyor. Etrafına neler olup bittiğini soruyor ama kimse anlatmıyor. Çünkü doktorunun dediğine göre kendisinin hatırlaması lazım.
Ve Candence bir süre sonra hatırlamaya başlıyor. Açıkçası hatırladıkları şeyler deprem etkisi yarattı bende. Yavaştan sarsıntılı gerçeklere geçiş yapıyor ve kitabın sonunda böyle psikolojim bozulacak kıvamdaydı. Hiç beklemediğim bir sonla bitti. Yani 'beyin yakan' kurgulardan biriydi. Belki bazıları için basit gibi gelebilir ama ben okurken çok şaşırdım. Hatta acaba yanlış mı anlıyorum bile dedim. Doğruymuş... Sonu bana çok acı verici geldi. O yüzden kitabı çok sevdim. Acı sonlara bayılırım.👀
Kitabı öneririm. Çerezlik tadında okuyabilirsiniz. İngilizcesine güvenen de orijinal okusun derim. Baya katkısı olur. Ama çevirisi de güzeldi. Yalancılar'ı alıp okuyabilirsiniz. İlginç, şaşırtan ve sizi yormayan bir kurgusu var. 

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

21 Eylül 2017 Perşembe

Kitap Yorumu: Kürk Mantolu Madonna - Sabahattin Ali

Merhabalar

Bu aralar birbirinden çok zıt kitaplar okuyorum. Bir gün fantastik bir gün şiir bir gün de Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sı gibi... Bu kitabı okumayan sayılı insanlardandım sanırım. Ama iyi ki geç okumuşum dedim. Hem yaşımın getirdiği olgunluk sayesinde içime sinerek okudum hem de 'okumuş' olmak için değil anlamak, doymak ve benimsemek için okudum. 
Ve böylece Sabahattin Ali işe tanışmış oldum. Yazarın düşünce tarzına bayıldım. Çünkü bu konuda çok benziyoruz. İnsanları analiz etmeyi, mimiklerinden ya da dış görünüşlerinden hayatlarına dair tahminler yapmaya bayılıyoruz. Sabahattin Ali gibi ben de çoğu zaman sokakta yanımdan geçen bir insanın hayat hikayesini çok merak ediyorum. Makyajın dibine vurmuş bir kadının aslında ne tür acılar çektiğini, kızların peşinde sülük gibi koşan bir erkeğin aslında nasıl bu kadar sevgisiz kaldığını merak ediyorum. Ve bu kitap resmen duygularıma tercüman olmuş. Kitaba birçok yönden bayıldım. 
Öncelikle kitaba başlarken beklentisizdim ve olayların birden farklı bir boyuta geçmesi beni şaşırttı. 

"... Tamamen yalnızım... Ama Berlin'de değil... Bütün dünyada yalnızım... Küçükten beri..."

Kitabın kahramanı (ismi?) Ankara'da yaşayan biridir ve işsiz geçirdiği bir gün eski dostu Hamdi Bey'le karşılaşır. Hamdi Bey bir şirkette müdür yardımcısıdır ve arkadaşına iş ayarlar. Kitabın kahramanı diğer gün işe gider ve bir mütercimle aynı odayı paylaşmaya başlar. Raif Efendi (mütercim), kendi halinde sessiz sakin bir adamdır. Bir süre sonra yakın arkadaş olurlar. Raif Efendi birkaç gün hastalanır ve evinde dinlenir. Bu sırada kitabın kahramanı sık sık onu ziyaret etmektedir. Bir gün yine gider ve Raif Efendi ondan iş yerindeki eşyalarını getirmesini rica eder. Eşyaların arasında bir defter vardır. Raif Efendi'nin yazdığı... Kitabın kahramanı merakına yenik düşer ve Raif Efendi'den izin alarak bir günlüğüne defteri okumak ister. Böylece sessiz sakin, kendi halinde olan Raif Efendi'nin on yıl önceki hayat hikayesini okumaya başlar.

"Bu yaşıma kadar mevcudiyetinden bile haberim olmayan bir insanın vücudu birdenbire benim için nasıl bir ihtiyaç olabilirdi? Fakat bu hep böyle değil midir? Birçok şeylere ihtiyacımızı ancak onları görüp tanıdıktan sonra keşfetmez miyiz?"

Kitabın bundan sonrası Raif Efendi ile Almanya'da tanıştığı Maria Puder (Kürk Mantolu Madonna) 'ın hikayesini anlatmaktadır. Buralardan bahsetmeyeceğim çünkü okunması gerekiyor. Yazar öyle güzel işlemiş ki konuyu... Dün gece başladım kitaba ve sabah erkenden kalkıp okumaya devam ettim. Kitabı bitirdiğimde böyle göğsüme öküz oturmuş gibi hissettim. Kitabın sonlarına gelirken bazı şeyleri tahmin etmeme rağmen okuması farklı etki yarattı. Romantik seven biriyim ama sonu dramla biten romantik kurguları daha çok seviyorum. Nedense çoğu zaman mutlu sonlar bana yapmacık gelir. Bu kitapta ise her şey doğaldı. Maria Puder karakteriyle o kadar benzeşiyoruz ki... Post-it ile doldu kitap. 👀 Çoğu yerleri fosforlu kalemle işaretledim. Çok eski bir zamanda yazılmış olmasına rağmen günümüzdeki duyguları hala kapsıyor bu kitap. Kesinlikle okunmalı. "Ben o kitabı okudum ya," demek için değil, "Sabahattin Ali ile tanıştım," demek için okunmalı. Kitabı sindire sindire, her sayfasını acele etmeden okudum. Birkaç eski kelime vardı ama takılmadım ona. Zaten günümüz Türkçe sözcük karşılıkları sayfaların alt kısımlarında mevcut. 

"Aşk hiç de sizin söylediğiniz basit sempati veya bazen derin olabilen sevgi değildir. O büsbütün başka, bizim tahlil edemediğimiz öyle bir histir ki, nereden geldiğini bilmediğimiz gibi, günün birinde nereye kaçıp gittiğini de bilemeyiz."

Eh ne diyebilirim? Okuyun, okutun. Kürk Mantolu Madonna'yı Instagram'da 'popi' diye değil edebiyatımızın bir parçası olduğunu bilerek anın. 

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

17 Eylül 2017 Pazar

Kitap Yorumu: Lonca Avcısı 2- Başmeleğin Öpücüğü

Merhabalar
Süper stresli günlerimde kitap okumayı zar zor becerebiliyorum. Öyle ki bazen bir sayfayı üç dört kez okumak zorunda kalıyorum. 😔 ÖSYM amca sağolsun. Neyse, Lonca Avcısı serisinin ikinci kitabı olan Başmeleğin Öpücüğü'nü çok bekletmeden okudum. Ve size güzel bir analiz hazırladım.

Bu kısım ilk kitabı okumayanlar için SPOILER İÇERİR!

Meleklerin Kanı'nını okuduktan sonra açıkçası pek tatmin kalmadım. Yani seri çok seviliyor, baskılarına özen gösteriliyor ama benim kanım çok kaynamadı. Çünkü:

Ya serinin çevirisi ağır (ki çevirmeninin başka çevirilerini de okudum ve gayet iyiydi) ya da yazarın dili ağır. Okurken bazen başıma ağrılar giriyor. Ya da aklım başka yerde olduğu için odaklanamıyorum. 😒
Karakterler çok ağırbaşlı. Yani böyle espri patlatıp ortamı yumuşatan bir karakter yok. Elena, küçükken yaşadığı olay sebebiyle duvarlarla çevrili ve sert biri. Raphael ise Başmelekler'den biri olduğu için doğuştan otoriter ve soğukkanlı biri. Yan karakterlerden de öyle 'ya komedi, ortamı ısıtıyor' diyebileceğim yok maalesef. Oysaki ben cıvıl cıvıl, rahat ve açık sözlü olan karakterleri çok severim. Bir Adrian Ivashkov tarzı bir karakter olsa efso olurdu! 😎
Elena ile Raphael arasındaki ilişkinin çok hızlı geliştiğini düşünüyorum. Ne ara sevdin, bu kadar bağlandın, onsuz yapamam moduna girdin? Favori çiftim değiller. 😔
Ee, başka olumsuz yorumum yok sanırım. Kitabın genel yorumundan önce de bazı karakterlerden bahsedeceğim. Zira ben resmen ilk kitapta hiçbirini aklımda tutamamışım. Okurken hepsini not ettim. Biliyorum, çok ince düşünceliyim. 👌

Başmelekler konseyi on kişiden oluşuyor. (On'lar Meclisi) Raphael, Uram (ilk kitapta yoldan çıkan ve öldürülen başmelek), Michaela (Uram'ın sevgilisi), Lijuan (Çinli ve en yaşlıları), Elijah, Titus, Charisemnon, Favashi, Astaad ve Neha (Hintli).
Raphael'in Yediler grubu var. Raphael'in vampir yaptığı adamları. Bu kitapta Dmitri, Galen, Jason, Aodhan ve Illium ön planda. Sık sık okuyoruz. Jason, gizli ajanı. Dmitri ve Illium genellikle Elena'yı koruyor. Galen ise Elena'ya dövüşmeyi öğretiyor.
Slater Patalis, Elena'nın ablalarını öldüren ve kabusu olan vampir.
Bu kitapta üç yeni karakter geldi. Keir, Barınak'taki şifacı, doktor. Jessamy ise sakat bir melek olduğu için küçük meleklere öğretmenlik yapıyor. Sam de o küçük meleklerden biri.
Sara, Elena'nın en yakın arkadaşı. Ve son olarak güzel bir bilgi; Raphael, iki Başmeleğin çocuğudur.

Şimdi gelelim Başmeleğin Öpücüğü kurgusuna ve yorumuna. 👿 Efenim, ben sıkılarak ve çok uzatarak okudum. Ama aslında fena değildi. Önceki kitapta Elena'nın gizli ve büyük görevi baştan çıkan Başmelek Uram'ı yakalamaktı. Ve sonunda yakalayıp, öldürdüler ama bu sırada Elena yüksek bir yerde aşağıya düşüp, ölme riskiyle burun buruna gelmişti. Raphael, avcısının ölmesine dayanamayacağını düşünerek onu mucizevi bir şekilde melek yaptı! Bu kitapta Elena'nın melek vücuduna alışmasını okuyoruz. Kanatlarına alışmaya çalışıyor, Galen'den dövüş dersleri alıyor, Raphael ona uçmayı öğretiyor ve Jessamy'den meleklerin tarihi hakkında dersler alıyor. Çünkü en yaşlı başmelek Lijuan bir balo düzenliyor ve Elena'yı da davet ediyor. Asıl amacı onu öldürmek. Çünkü daha önce görülmemiş bir şey. Aynı zamanda Lijuan ölüleri diriltiyor. Baştan çıkan bir başmelek daha...

Bunlar yetmezmiş gibi Michaela, Elena'yı kıskanmaya başlıyor. Öyle böyle değil. Her fırsatta Elena'ya saldırmaya çalışıyor. Falan filan. Konu dağınık ama sonunda toparlanıyor. Güzeldi ama ben parça parça okuduğum için pek keyif alamadım. Onun dışında Dmitri'nin sivri dilini sevdim. Sürekli Elena'ya laf sokup, baştan çıkarmaya çalışıyor. Illium ise Elena'nın kardeşi gibiydi. Galen nedense çok seksiydi. 😄 Bunların dışında beklenmedik şeyler de oluyor. Diğer Başmelekler'e dikkat edin!
Ve bu kitapta Elena ve Raphael hakkında birazcık daha bilgi alıyoruz. Elena'nın sürekli gördüğü kabusun hikayesini tamamen öğreneceksiniz. Raphael'in iki başmeleğin çocuğu olduğunu öğreniyorsunuz ama daha gizemli olayları var sanki. 👀

Yani demem o ki seri yavaş yavaş yerine oturuyor bende. Ama seriyle ilgili bir şey öğrendim... Bunu üçüncü kitabın yorumunda yazacağım. Umarım yazar çizgisini bozmaz. 😐

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane