Pages

17 Eylül 2017 Pazar

Kitap Yorumu: Lonca Avcısı 2- Başmeleğin Öpücüğü

Merhabalar
Süper stresli günlerimde kitap okumayı zar zor becerebiliyorum. Öyle ki bazen bir sayfayı üç dört kez okumak zorunda kalıyorum. 😔 ÖSYM amca sağolsun. Neyse, Lonca Avcısı serisinin ikinci kitabı olan Başmeleğin Öpücüğü'nü çok bekletmeden okudum. Ve size güzel bir analiz hazırladım.

Bu kısım ilk kitabı okumayanlar için SPOILER İÇERİR!

Meleklerin Kanı'nını okuduktan sonra açıkçası pek tatmin kalmadım. Yani seri çok seviliyor, baskılarına özen gösteriliyor ama benim kanım çok kaynamadı. Çünkü:

Ya serinin çevirisi ağır (ki çevirmeninin başka çevirilerini de okudum ve gayet iyiydi) ya da yazarın dili ağır. Okurken bazen başıma ağrılar giriyor. Ya da aklım başka yerde olduğu için odaklanamıyorum. 😒
Karakterler çok ağırbaşlı. Yani böyle espri patlatıp ortamı yumuşatan bir karakter yok. Elena, küçükken yaşadığı olay sebebiyle duvarlarla çevrili ve sert biri. Raphael ise Başmelekler'den biri olduğu için doğuştan otoriter ve soğukkanlı biri. Yan karakterlerden de öyle 'ya komedi, ortamı ısıtıyor' diyebileceğim yok maalesef. Oysaki ben cıvıl cıvıl, rahat ve açık sözlü olan karakterleri çok severim. Bir Adrian Ivashkov tarzı bir karakter olsa efso olurdu! 😎
Elena ile Raphael arasındaki ilişkinin çok hızlı geliştiğini düşünüyorum. Ne ara sevdin, bu kadar bağlandın, onsuz yapamam moduna girdin? Favori çiftim değiller. 😔
Ee, başka olumsuz yorumum yok sanırım. Kitabın genel yorumundan önce de bazı karakterlerden bahsedeceğim. Zira ben resmen ilk kitapta hiçbirini aklımda tutamamışım. Okurken hepsini not ettim. Biliyorum, çok ince düşünceliyim. 👌

Başmelekler konseyi on kişiden oluşuyor. (On'lar Meclisi) Raphael, Uram (ilk kitapta yoldan çıkan ve öldürülen başmelek), Michaela (Uram'ın sevgilisi), Lijuan (Çinli ve en yaşlıları), Elijah, Titus, Charisemnon, Favashi, Astaad ve Neha (Hintli).
Raphael'in Yediler grubu var. Raphael'in vampir yaptığı adamları. Bu kitapta Dmitri, Galen, Jason, Aodhan ve Illium ön planda. Sık sık okuyoruz. Jason, gizli ajanı. Dmitri ve Illium genellikle Elena'yı koruyor. Galen ise Elena'ya dövüşmeyi öğretiyor.
Slater Patalis, Elena'nın ablalarını öldüren ve kabusu olan vampir.
Bu kitapta üç yeni karakter geldi. Keir, Barınak'taki şifacı, doktor. Jessamy ise sakat bir melek olduğu için küçük meleklere öğretmenlik yapıyor. Sam de o küçük meleklerden biri.
Sara, Elena'nın en yakın arkadaşı. Ve son olarak güzel bir bilgi; Raphael, iki Başmeleğin çocuğudur.

Şimdi gelelim Başmeleğin Öpücüğü kurgusuna ve yorumuna. 👿 Efenim, ben sıkılarak ve çok uzatarak okudum. Ama aslında fena değildi. Önceki kitapta Elena'nın gizli ve büyük görevi baştan çıkan Başmelek Uram'ı yakalamaktı. Ve sonunda yakalayıp, öldürdüler ama bu sırada Elena yüksek bir yerde aşağıya düşüp, ölme riskiyle burun buruna gelmişti. Raphael, avcısının ölmesine dayanamayacağını düşünerek onu mucizevi bir şekilde melek yaptı! Bu kitapta Elena'nın melek vücuduna alışmasını okuyoruz. Kanatlarına alışmaya çalışıyor, Galen'den dövüş dersleri alıyor, Raphael ona uçmayı öğretiyor ve Jessamy'den meleklerin tarihi hakkında dersler alıyor. Çünkü en yaşlı başmelek Lijuan bir balo düzenliyor ve Elena'yı da davet ediyor. Asıl amacı onu öldürmek. Çünkü daha önce görülmemiş bir şey. Aynı zamanda Lijuan ölüleri diriltiyor. Baştan çıkan bir başmelek daha...

Bunlar yetmezmiş gibi Michaela, Elena'yı kıskanmaya başlıyor. Öyle böyle değil. Her fırsatta Elena'ya saldırmaya çalışıyor. Falan filan. Konu dağınık ama sonunda toparlanıyor. Güzeldi ama ben parça parça okuduğum için pek keyif alamadım. Onun dışında Dmitri'nin sivri dilini sevdim. Sürekli Elena'ya laf sokup, baştan çıkarmaya çalışıyor. Illium ise Elena'nın kardeşi gibiydi. Galen nedense çok seksiydi. 😄 Bunların dışında beklenmedik şeyler de oluyor. Diğer Başmelekler'e dikkat edin!
Ve bu kitapta Elena ve Raphael hakkında birazcık daha bilgi alıyoruz. Elena'nın sürekli gördüğü kabusun hikayesini tamamen öğreneceksiniz. Raphael'in iki başmeleğin çocuğu olduğunu öğreniyorsunuz ama daha gizemli olayları var sanki. 👀

Yani demem o ki seri yavaş yavaş yerine oturuyor bende. Ama seriyle ilgili bir şey öğrendim... Bunu üçüncü kitabın yorumunda yazacağım. Umarım yazar çizgisini bozmaz. 😐

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

15 Eylül 2017 Cuma

Kitap Önerisi: Lavinia - Özdemir ASAF

Merhabalar

Ben yine bir şiir kitabıyla geldim. Ay, ne yapayım? Aşkı seven bir insanım. Bir kitapta ya da filmde romantiklik olunca ayrı bir tat alıyorum. Hayatıma renk katılıyor sanki. Ama gelin görün ki bu aşkı en güzel şiir kitaplarında yaşıyorum.
Şimdi İstanbul'da yaşayanlara çok güzel bir yer önereceğim. Taksim'e gidiyorsunuz ve İstiklal Caddesi'nin biraz aşağısında, Galata yoluna sapmadan karşınıza koca bir bina çıkacak. Yapı Kredi Yayınları'nın yeni binası. Hemen girin ve iki katlı, müthiş ışıklandırılmış mekana göz atın. Süper bir yer olmuş! Aşk yaşadım. Ve oradan kitap almadan çıkamazdım... 
Yaz başından beri şiir merakım ve aşkım ortaya çıktı. O yüzden her ay bir şiir kitabı okumaya özen gösteriyorum. Belirlediğim bir liste yok. Gidip bakıyorum, inceliyorum ve alıyorum. Şiire ilk kez Cemal Süreya ile başladığım için kendisinin bendeki yeri ayrı. Dün aslında onun bir şiir kitabını alacaktım ama sonra Özdemir ASAF gözüme çarptı. Lavinia, birkaç aşk şiirinin toplandığı bir kitap. 78 sayfacık ama dolu dolu. Az önce kitabı elime aldım ve bitiverdi. Aslında doya doya okudum. Bazı şiirleri birden fazla okuyup, sindirmeye çalıştım. Ama şiire olan açlığım bitmiyor. Öyle güzel yazıyorlar ki...
Bazen bu şiirleri yazdıkları insanları kıskanıyorum. Bu kadar mı sevilir bir insan? Şiir yazan ruhları seviyorum. Aşkın en güzel hallerini yansıtıyorlar. 
Ve Özdemir ASAF hayranlığım başladı. Öncesinde Duman'ın şarkısında tanımıştım onu. (Bekle dedi, gitti.) Ama şimdi Lavinia'yı okuyunca ruhuma dokunduğunu hissettim. Şu ana kadar üç şairi okudum (Cemal Süreya, Ümit Yaşar Oğuzcan ve Özdemir Asaf) ve üçüne de hayran kaldım. Bana aşk dolu şiirler lazım. O yüzden önerilerinizi de beklerim efenim. 👀
Size birkaç alıntı bırakıyorum. Söylememe bile gerek yok ama; ısrarla alınız!

Bir kelimeye
Bin anlam yüklediğim zaman
Sana sesleneceğim.
👇
Her seven
Sevilenin boy aynasıdır.
Sevmek
Sevilenin o aynaya bakmasıdır.
👇
Sen bana bakma,
Ben senin baktığın yönde olurum.
👇
...
Bir kitap okuyordun, dalgın...
İçinde insanlar seviyor, ya da ölüyorlardı.
Genç bir adamı öldürdüler romanda.
Korktun, bütün yininle ağlamaya başladın.
O ölen ben değildim.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

5 Eylül 2017 Salı

Film Önerileri: Fosforlu Kalemlerle İşaretli Film Listem

Merhabalar

Size son zamanlarda izlediğim ve listeme eklerken fosforlu kalemimle işaretlediğim filmleri önermek istedim. Böyle bir filmi ya da dizi çok severek izlemedikçe ya da 'kesinlikle bir kez daha izlerim' demedikçe önermem. Yani bu yazdıklarım kesinlikle bayıldığım filmlerdir. Önerilerime güveniyorsanız, boş zamanlarınızda izleyin derim. 😈

Öncelik olarak dün izlediğim filmden başlıyorum. Hangi tür film seversin diye sorsanız ilk aklıma gelen aksiyon-komedi olur. Çünkü cidden sağlam aksiyon sahneleri olan ve bir de üstüne beni güldüren filmlere ayrı bir bağımlıyım. Kim oynuyormuş diye bakmadan filmi izlerim. Fragmana göz atmam yeterlidir. The Hitman's Bodyguard da bunlardan biriydi. Dün gece canım çok sıkılınca bir film sitesi açtım. Amacım Baby Driver'ı izlemekti ama internete daha düşmemiş. 😔 Ben de bu filme denk geldim. Fragmanın da bile krize girdim. Üstüne Ryan Reynolds ve Samuel L. Jackson'ın başrollerde olduğunu görünce kimse beni tutamazdı. Film hem acayip komik hem de bazıları aşırıya kaçsa da süper aksiyon sahnelerine sahip. Ay, bir de film Amsterdam'da geçiyor. Nasıl sevmeyeyim? Resmen büyülenerek izledim. Kesinlikle izleyin. Konusundan bahsetmiyorum bile direk öneriyorum. Çünkü; aksiyon-komedi + Amsterdam + Ryan & Samuel ❤ ben.


Şimdi önereceğim film beyin yakabilir. Çünkü film çok kişilikli bir karakteri konu ediniyor. Split filmini izledikten sonra kendinizi bile sorgulayabilirsiniz. Kelimenin gerçek anlamıyla çok değişik ve etkileyici bir filmdi. Ve yine çok sevdiğim oyunculardan biri olan James McAvoy başroldeydi. Ben çok etkilenerek izledim ve bazı sahnelerde tırsmadım da değil. Yanlış hatırlamıyorsam gerçek bir olaydan esinlenilmiş. Yani aslında çoklu kişiliklere sahip insanlar var ve çoğu zaman bu durum iyi yönde olmuyor. Eğer değişik bir şeyler izlemek istiyorsanız kesinlikle öneririm!

Yeri geliyor film izlerken kendimi bir kategoriye sokuyorum. Nasıl mı oluyor? Ya bir oyuncunun tüm filmlerini izliyorum ya aynı tarzda ya da klasik ve eski filmleri izliyorum. Amelia ve Leon (the Professional) filmleri de arka arkaya izlediğim ve mest olduğum iki filmdi. Aslında Leon'u çok küçükken izlemiştim ama hatırlamıyordum. O yüzden tekrar izledim. Kesinlikle unutulmayacak filmlerden biri. Jean Reno ve Natalia Portman ikilisinden etkilenmemek imkansız. Özellikle Portman'ın o yaşlardaki performansı insanın tüylerini diken diken ediyor. Milyon kez bıkmadan izleyebilirim. Leon, aksiyon filmlerini sevmemin kaynağı bile olabilir. Amelia zaten 'daha öncen neden izlememişim' pişmanlığını yaşattı. Bir Paris aşığı olarak bu filmi daha önce nasıl izlemem?! Audrey Tautou'yu bu filmle tanıdığıma da çok memnunum. Artık onun filmlerini de izleyeceğim. Ve tüm içtenliğimle söylüyorum ki Amelia'yı çok severek ve etkilenerek izledim. Bazen izlediğim filmler çok boş geliyor ve zaman kaybı yaşatıyor. Ama bu iki film kesinlikle zamanımı daha da dolu dolu hale getirdi. İzlemeyeni taşlıyoruz! 😍

Biraz da modern zamanda geçen ama eskiler tarzında olan bir film önereceğim: La La Land. Bu yıl Oscar'ları toplayan ve hakkında çok konuşulan filmlerden biriydi. Açıkçası Oscarlı filmler izleyeceğim diye kendimi kasan biri değilim. İşin içinde Emma Stone ve Ryan Gosling olduğu için ve müzikal tarzda olduğu için izlemek istedim. Ve tam bir aşk insanı olarak filmi izlerken mest oldum. Aşk dolu biriyim ama sonu acıklı, dram ya da böyle kalp kırıcı bir şekilde biten her şeyi de severim. Böyle boğazımı düğümleyen, yatağıma kıvrılıp hayallere dalmamı sağlayan her şeyi severim. Böyle de cins bir insanım. Sanırım bu yüzden La La Land'i çok sevdim. Filmi izledikten sonra kendi etrafımda dönerek dans edesim gelmişti. Kesinlikle tüm ödülleri hakkediyor. Ve müzikal hayranlığımı daha da arttırdı. İzleyin canlar. Yerinizde duramayacaksınız. 😘

Ve şimdi de genel bir şey diyeceğim. Tüm bu filmlerin soundtracklarını kesinlikle dinleyin. Ben filmlerin müziklerine ayrı ilgi duyarım. Çünkü bence filmleri tamamlayan özelliklerden biri de çaldıkları şarkılardır. İstinasız bu yazdığım tüm filmlerin müziklerine göz atın. Özellikle La La Land'in bir ara bağımlısıydım. Onu dinlemeden ne ödev yapabiliyordum ne de çeviri. Yani gerisini siz düşünün... Filmleri izledikçe, müzikleri de dinledikçe yorumlarınızı bekliyorum. 👀

Not 1: Uzun zamandır film önerisi yapmamışım. Halbuki ben izlediklerimi yazdım sanıyorum. 😔 Bir sonraki film önerisi yazısını çok bekletmeyeceğim.

Not 2: Aksiyon-Komedi tarzında önerileriniz varsa tamamen açığım! Ah bir de animasyon. Instagram'dan da buradan da mail üzerinden de önerebilirsiniz. 👊

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

3 Eylül 2017 Pazar

Kafama Göre: Her Şey 2009'da Başladı...

 Yıl 2009. Her ödül töreninde Twilight ekibini görmek mümkündü. Her dergi kapağında, gazetelerin sinema eklerinde ve hemen hemen her yılın kasım ayında Twilight posterlerini de görmeniz mümkündü. Deli gibi koleksiyon yapanlar burada mı?

Bende her şey 2009 yılının yaz döneminde başladı. Öncesinde Kavak Yelleri (Evet, yanlış duymadınız. Tam bir Pelin Karahan ve dizideki Deniz karakteri hayranıydım.) için bir blog kullanıyordum. Sonra tam 4 Temmuz 2009 (ABD bağımsızlık gününe denk getirmem?) tarihinde 'wampirob' adında bir blog açtım ve Jane tarafım o zaman ortaya çıktı. İngilizce merakım ve giderek geliştirmem de bu sayede gelişti. Yabancı kaynakları keşfedip oradan haber çevirmem (Google Translate ilk hocamdır.), Kristen Stewart ve Robert Pattinson (RobSten) başta olmak üzere Twilight ekibinin çıkan her fotoğrafını bilgisayara kaydedip, en güzellerini blog'umda paylaşmam, sitenin altına bir 'chat-sohbet' kutucuğu koyup her cuma orada kendimizce 'partiler' vermem, tanımadığım insanların hiç bıkmadan aynı sorularına cevap vermem, Comic Con zamanları, Coachella keşfim, Amerika'nın hemen hemen her eyaletini ezberlemem, Avrupa'daki ülkelerin başkentini öğrenmem... Ve daha hatırlamadığım bir sürü şey... 2009 yılı benim için resmen zirve noktasıydı. 

Hele ödül törenlerinin olduğu geceler... Hiç üşenmeden uykusuz kalırdım. Gece 2'de başlayan kırmızı halı ile beraber soluksuz canlı yayında ödül törenini izlerdim. Hatta okul zamanı ödül törenleri (MTV Film-Müzik, Oscar, Grammy...) olduğu zaman uykusuz giderdim. Ve hiç de pişman olmazdım. Beyonce'un canlı performansları, Twilight ekibinin sahneye çıkıp ödül alması, Lady Gaga'nın enteresan gösterileri, kamera arkası görüntüleri... Resmen o günlerde benim için dünya buydu. Diğer her şey sıkıcı ve boş gelirken Hollywood dünyasını deli gibi takip etmek hayatıma renk katıyordu. Ki hala bu alışkanlığımdan vazgeçmiş değilim. Evet, eskisi gibi takip etmiyorum ya da gece yarısında kalkıp izlemiyorum ama neler olup bittiğini ya eski yabancı kaynaklarımdan ya da Instagram'dan doyasıya takip ediyorum. 😄

O zamanlar hayat cidden güzelmiş. Lise hayatım boyunca en büyük odam noktam blog'um oldu. Dört sene dolu dolu haberler yayınladım, dilimi geliştirdim ve bir de baktım ki üniversite yolundayım. İşte o zaman 'wampirob' dönemini kapattım. Ki blog'u bıraktıktan sonra Twilight da bitti ve ekip de dağıldı. Sonra baktım böyle olmuyor, süper boşluktayım. Bu seferde kitap, film, dizi ve genel hobilerimi içeren bir blog açmaya karar verdim. Resmi olarak Jane Wampirob oldum. 👀

Eski zamanları özlüyor muyum? Hem de deli gibi! Twilight'ın her çıkan yeni filmi için ilk günden sinemaya koşuşturmayı, şimdiki gibi yaygın olmadığı için internet sitelerinden değil de kitap fuarlarından almayı beklediğim kitapların listesi, Artemis Yayınları'nın yılbaşı çekilişleri, Gece Evi macerası, her ay 'acaba hangi posterleri verecekler' (Heygirl, Blue Jean, Go Girl) heyecanı ile dergilerin takibi, Starbucks keşfim ve diğer tüm şeyler. ❤ 

Öyle böyle derken zaman geçiyor. En çok istediğim bölümü (İngilizce Çevirmenlik) bitirdim. Planlarım arasında olmasa da hayatıma büyük yenilik getiren Erasmus'u gerçekleştirdim. Şimdi de deli gibi istediğim bölümü okuyup okuyamayacağım belli olacak. (4 yıllık tamamlama meselesi.) Bana şans dileyin. Bu sefer ÖSYM lanetimi kırmak istiyorum ve sorunsuz bölümümü kazanmak istiyorum. Boşuna 'bu dünyaya okumak, yazmak, izlemek ve dinlemek için gelmişim' demiyorum. 😄 2009 yılında başlayan bu maceram umarım hep devam eder. 2012 sonrası her şey değişti gibi ama aslında alt yapıyı oluşturmuşum. Daha nice 2000'li yıllarda görüşmek üzere!

Not 1: Şaka maka bu blog'u da açalı tam 4 sene oldu. Beklediğimden daha da güzel gelişti. Sessiz sedasız takip ettiğinizi biliyorum. Kendi kendime konuşmuyorum, değil mi? 👀

Not 2: İyi bayramlar diyemeyeceğim çünkü hiç sevmediğim bir bayramdayız. Et yemeyenler el kaldırsın! 👋

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

31 Ağustos 2017 Perşembe

Kitap Yorumları: Eğer Yaşarsam 1-2 / Gayle Forman

Merhabalar

Size şimdi 'bu seriyi okumayacağım' deyip de arka arkaya iki kitabını da okuduğum serinin yorumunu yazacağım. Gerçekten Eğer Yaşarsam serisini okumayacaktım. İlk kitabıyla karşılaştığım zaman filmi de çıkmıştı ve merak edip fragmanını izlemiştim. Konusu bana çok tanıdık geldiği için kitabı da filmi de es geçtim. Sonra, kader işte, Gayle Forman'ın Sadece Bir Gün kitabını okudum. Açıkçası Eğer Yaşarsam'ın, Gayle Forman'a ait olduğunu bilmiyordum. Ve Sadece Bir Gün kitabının bendeki yeri çok ayrıdır. Kitabı o kadar çok sevdim ki yazara bir şans daha verdim ve Eğer Yaşarsam serisini okudum. İyi ki de okumuşum. Ön yargılarım boşunaymış. Yazar hiç çizgisini bozmamış. Romantiklik konusunda tam bir uzman. Klişelerden süper uzak duruyor ve tam kendi tarzında yazıyor. O yüzden bu seriyi de sevdim. 😍

Eğer Yaşarsam, Mia adındaki bir genç kızın ailesiyle beraber trafik kazası geçirip, hastaneye kaldırılmasıyla olaylar başlıyor. Başta size sıradan bir kurgu gibi gelebilir. Evet, aslında öyle. Kaza olur, kız çok ağır yaralıdır ve kaza anından sonra olayları dışarıdan izlemeye başlar. Bir nevi ruh-beden ayrımı yaşar. Ama yazar kurguyu öyle dolu dolu yazmış ki... Hastanedeki zamanında sadece oradaki olayları anlatmıyor Mia, aynı zamanda kazadan önceki yaşamından da bahsediyor. Geçmiş ve şimdiki zaman arasında süper bağlantılar kurmuş yazar. Mia'nın ailesiyle olan iletişimi, çellist olmaya karar vermesi, onun tam tersi bir müzik anlayışına sahip ve bir rock grubunda olan erkek arkadaşı Adam ile tanışması ve devam eden ilişkileri, yakın arkadaşı Kim'le olan diyalogları, aile yakınlarıyla olan anıları ve daha aklıma gelmeyen bir sürü güzel sahneler vardı. Yazar bir insanın hayatta kalması için gereken en güzel anıları bu kitapta toplamış. Mia komada ama etrafında onu sevenlerinin olduğunun farkında. Aslında kitap güzel bir ders veriyor; hayatınız yokuş aşağı yuvarlanabilir ama yolun sonunda sizi güzel şeyler de bekleyebilir. Kısa ve basit bir anlatımı olduğu için rahatlıkla okuyabilirsiniz kitabı. Gayle Forman'ın daha da hayranı oldum.🙌 (Ve filmi de izlemeyi düşünüyorum. İzleyenler varsa yorumlarını bekliyorum.)

Sen Gittiğinde, serinin ikinci kitabı. Bu yorum ilk kitapla ilgili SPOILER içerebilir. Çok detay vermeyeceğim ama yine de siz bilirsiniz. Sen Gittiğinde'yi Adam'ın gözünden okuyorsunuz. Mia komadan çıkmıştır ve bir yıl geçmiştir. Bu süreçte çok farklı olaylar gerçekleşiyor. Mia kendini tamamen çellosuna odaklıyor ve New York'a taşınıyor. Adam ise bir süre içine kapansa da sonrasında harika şarkılar yazarak grubuyla başarıdan başarıya atlıyor. Dünya turneleri, albüm tanıtımları falan derken Adam da baya değişiyor. Hayatında başkası vardır ama Mia'nın yeri hala ayrıdır. Derken kader Adam ve Mia'nın yolunu kesiştiriyor. Yazar yine bir geçmişten bir de şimdiki zamandan sahneler yazarak ortak noktalar oluşturuyor. Yazarın bu anlatış şeklini çok sevdim çünkü çok başarılı! Adam ve Mia'nın bir gecelik New York maceralarını okumanızı çok isterim. Hem eğlenceli hem buruk hem de heyecanlıydı. Yani Gayle Forman'a bir kez daha hayran kaldım. Kadın kesinlikle nasıl etkileyici bir kurgu yazacağını biliyor. Ve bu kitap ilkinden çok daha iyiydi. Hatta ilk kitap da neymiş falan oldum ama tabii olaylar birbirleriyle süper bağlantılı. Bir de Adam'ın ünlü olma yolundaki anıları bana nedense One Direction grubundan bir üyeymiş hissini verdi. 😄 Yazar öyle bir anlatmış ki acaba dedim 1D üyelerinden birini mi örnek aldı? Ama yok, Adam çok farklı bir karakter ve kesinlikle çok sevdim. 👌

Kitabın sonunda yazar, kitabı yazarken dinlediği birkaç şarkıyı da eklemiş. Bu yorumu yazarken de onları dinliyorum. Ne diyebilirim ki? Gayle Forman tamamen favori yazarlarım arasında ve bir sonraki romanını okumak için cidden sabırsızlanıyorum!!!

"New York'ta yaşayan herkes bu şehri farklı sebeplerden seviyor. Sahip olduğu kültür. İnsan çeşitliliği. Koşturmacası. Yemekleri. Ama ben burada kendimi bir masal aleminde Paskalya yumurtası arıyormuş gibi hissediyorum. Her köşede karşına küçük sürprizler çıkıyor." -Mia

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

29 Ağustos 2017 Salı

Kafama Göre: Ben Neler Okumuşum Be!

Merhabalar

Uzun zamandır aklımda yazmak istediğim bir yazı vardı. Bakalım içinizde benim gibiler var mı? Ortaya çıkma zamanı. 😄 Klasik bir soru ile başlayacağım. Kitap kurdu olmanıza vesile olan kitap/kitaplar hangisi? Ya da kitap okuma alışkanlığınızı kazandıran kitap da olabilir. 

Benim maceram çok eğlenceli bir şekilde başladı. Ortaokul 2.sınıfa kadar açıkçası kitaplarla çok iç içe değildim. Daha çok dergi okuyordum. Ya da teyzemin aldığı kitapları (Alice Harikalar Diyarında, Şeker Portakalı) okuyordum. Ama asıl okuma alışkanlığımı ortaokulda kazandım. Bazı sebeplerden dolayı okulumu değiştirmiştim ve iyi ki o okula gitmişim dedim. Bana kitabı sevdiren ve şu anda da en yakın arkadaşlarımdan biri olan dostumla tanıştım. Beni İpek Ongun'la tanıştıran oydu. Bir Genç Kızın Gizli Defteri'ni bence tam okumam gereken dönemde okudum. Tüm seriyi arkadaşımdan ödünç alarak okudum. Bu hem kitap okuma alışkanlığımı başlattı hem de arkadaşımla aramızda inanılmaz bir bağ yarattı. Hatta geçen gün yine konuştuk. Kendisi Türk Dili ve Edebiyatı'nı bitirdi. Ondan daha fazla mutluyum bu duruma. Ayrıca Bir Genç Kızın Gizli Defteri'nin 100.baskısına özel bir basım olacak. Artemis Yayınları'nı takip edin derim. 😍

İpek Ongun ve Reşat Nuri Güntekin sonrası yabancı yazarları keşfetmeye başladım. Sevgili Salak Günlük serisine başladım. 😄 İnanın şu an kurguyu hiç hatırlamıyorum ama her çıkan yeni kitabını hemen alıyordum. Ve arada sırada yazdığım günlüğüme daha da çok bağlanıp sürekli yazmaya başlamıştım. Okuduğum kitaplar sağolsun... Sonrasında zaten bir baktım ki sayamayacak kadar çok kitabım olmuş. Okulda yemek yemek yerine ya da ne bileyim başka bir şey almak yerine harçlıklarımı biriktirip kitaplar almaya başladım. Hala da öyleyim. Tek hayıflandığım tarafım; keşke ortaokulda okuduğum o kitapları sahafta değiş-tokuş etmeseydim. Canan Tan'ın kitapları (Piraye, Eroinle Dans) Aziz Nesin'den Şimdiki Çocuklar Harika, Beyaz Balina Yayınları'ndan gelen hediyeler ve benim aldıklarım (Zodyak Kızları, Beacon Caddesi Kızları serisi, Kamp Arkadaşları), beni salya sümük ağlatan Mavi Saçlı Kız, ağzımı açık bırakan Ölü Oyuncaklar ve daha niceleri! Hepsini şu an deli gibi özlüyorum. Ve sanırım düzenli bir iş hayatım olduğunda bir kısmını alacağım. 😃

Ve gelelim meşhur döneme: Alacakaranlık Efsanesi. Liseye geçmek üzereydim ve bu seriyle tanıştım. Blog hayatımın ve çevirmenlik merakımın başladığı nokta diyebilirim. Kitap kurdu unvanına sahip olmama vesile olan, inanılmaz dostluklar kurmamı ve hayatımın en renkli dönemini yaşamamı sağladı. Alacakaranlık sonrası Vampir Günlükleri, Gece Evi, Açlık Oyunları derken baya baya aştım kendimi. Şu an tamamen yabancı yazarlara odaklanmış durumdayım. İpek Ongun, PuCCa ve birkaç şair dışında Türk Edebiyatı'ndan okumuyorum ama yavaş yavaş o sahalara geri döneceğim. 

Nedense geçen gün bunları düşündüm. Okuduğum kitapların bir listesi var, onu açıp hangi yıl neler okumuşum onlara baktım. Hala da bıkmadan yeni maceralara atılmak istiyorum. Lise zamanlarında teneffüslerde Canan Tan okuyup, kimseye yakalanmadan gözlerimi kuruladığım zamanları hatırladım da ne güldüm kendime. 😃 Ya da vampir romanları okuduğumda milletin, "aa ne okuyorsun, ıyy vampir mi?" dediklerinde ölümcül bakışlar attığım sahneler gözümde canlanıyor. Evet, vampir okuyoruz. Ne olmuş? 👊 

Ama en çok İpek Ongun'un dünyasını özledim. Bir Genç Kızın Gizli Defteri'ni okurken adeta Serra oluyordum. Oktay'ı hem seviyor hem dövesim geliyordu. Özgür ortaya çıktığında 'ama bununla olamaz yaaa' diye isyan ediyordum. Nedense Team Oktay'dım. Ayyy, fena özledim. Kitabın yeni versiyonu çıkınca alacağım ve okuyacağım. Serra dönemlerinden gelenler bir el kaldırsın bakiyim. 👋

Anıları depreştirip kaçıyorum. Daha sonra da 2009-2012 yılları arasında neler yaşadığımı, hangi günlerden geçtiğimi anlatacağım. Biliyorum, siz de aynı şeyleri yapıyordunuz. 👀

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

28 Ağustos 2017 Pazartesi

Kitap Yorumu: Fangirl - Rainbow Rowell

Merhabalar

Size şimdi pamuk şekeri tadında bir kitabı anlatacağım. Rainbow Rowell'ın okuduğum ikinci kitabı ve yazarı giderek sevmeye başladım. Özellikle de Fangirl kitabı ile daha da kanım kaynadı. Aslında Fangirl'i İngilizce olarak okumak istiyordum ama sevdiğim bir çevirmen (Müge KOCAMAN ÖZÇELİK) tarafından çevrildiğini duyunca Türkçe olarak pdf formatında okudum. Ve kesinlikle en kısa zamanda alıp, kitaplığıma koyacağım. O yüzden pdf yerine bence direk kitabı alın derim. 😻

Fangirl, dediğim gibi tam pamuk şeker tadında. Kendimle süper özdeştirdiğim bir baş karakter var: Cath. Bu sevimli karakterimizin bir de ikiz kız kardeşi (Wren) var. Beraber üniversiteye başlarlar ama ikizi farklı ortamlarda takılmaları gerektiğini düşündüğü için ayrı yurtlarda kalırlar. Böylece Cath'in hayatına biraz renk gelir. Başta kendi kabuğundan çıkmaz ve yıllardır hayranı olduğu bir kitap serisinin 'hayran yapımı hikayelerini' yazmaya devam eder. Aynı zamanda bunları internette yayınlamaktadır ve bir sürü okuyucusu vardır. Ama bu 'yazar kimliğini' ikizi dışında kimse bilmemektedir. Müthiş yazarlığı dışında Cath çok kendi halinde biri. İkizi gibi alkol kullanmaz, gece dışarılara akmaz ya da arkadaş ortamlarına girmez. Bu demek değil ki tamamen yalnız. Yeni oda arkadaşı Reagan ve onun arkadaşı (aynı zamanda eski erkek arkadaşı) Levi daha ilk günden Cath'le tatlı tatlı uğraşmaya başlar. 


Kitabın genel hatları böyle ama inanılmaz sevimli sahneler vardı. Cath'in yazı yazmak için yalnız kalmaya çalışmaları, Simon Snow (hayranı olduğu kitap karakteri) takıntılığı, Levi ile olan komik diyalogları ve yazarlık dersindeki partneri olan Nick'le geçirdiği vakitler kesinlikle kitabın dolu dolu olmasını sağlamış. Böyle çok eğlenceli bir şekilde okudum. Elbette drama şeklinde birkaç daha olay vardı. Onları anlatmak istemiyorum, okudukça kendiniz keşfedin. 😊 

Cath'te kendimi çok gördüm çünkü; bir zamanlar ben de Alacakaranlık için hayran hikayeleri yazardım. Baya baya takıntılıydım ve hala benim için yeri çok ayrıdır. Yazarlığa merakım var ama daha çok okumayı seviyorum. Edebiyat okumak hayallerimden biri. Gözlük takmayı da seviyorum. Alkol alışkanlığım ve merakım yok. Doğal olarak gece dışarıya akmalar gibi bir olayım da yok. İçimin çok ısınmadığı insanlar dışında çok nadir birileriyle takılırım. Arkadaş ortamı yapmak için kendimi kasmam, genellikle kendiliğinden oluşur. Sonracığıma ilişki konusunda da çok benzerdik. Birini gerçekten sevmeden, benimsemeden ilişki yaşamayı sevmiyoruz. Öpüşmek, elele tutuşmak gibi şeyler çoğu insan tarafından sıradan bir şey gibi görünse de biz o anları özel olarak, taa içimizde hissederek yaşamak istiyoruz. Sıradanlığı sevmiyoruz. Makyaj yapmak ya da sürekli podyuma çıkıyormuş gibi giyinmeyi çekici bulmuyoruz. Ne bileyim, Cath resmen ben. Yazara gidip sarılasım geldi. Böyle karakterler bulunmuyor çünkü. Ya vahşi olacak, ya ağzı iyi laf yapacak ya da ne bileyim ilişkide uzman olan karakterler ön planda bu tarz kurgularda. Gözlüklü, balık etli, ilişki konusunda süper seçici olan kızlarımız nerede? İşte Cath onlardan biri ve onu çok sevdim. Favorilerim arasına girdi bile!

Levi'yi de çok sevdim. Genelleme yapacağım ama günümüz erkeklerinden çok farklı. Eğer üniversitede okuyorsanız ne demek istediğimi anlayacaksınız. 20'li yaşlardaki erkeklerden uzak durun. Levi gibiler hariç. Eh onlar gibisini bulmak da şu an yeni bir kıta keşfetmek gibi bir şey. Günümüzde artık yapay ve çıkarcılık içeren ilişkiler var. Açık konuşacağım erkeklerin tek derdi oranızı buranızı mıncırmak. Ben eski kafalıyım. O yüzden de Levi'yi çok sevdim. Pes etmiyor. Erkeğin yapması gereken şeyleri yapıyor. Çabalıyor, değer verdiğini farklı yollarla göstermeye çalışıyor. Böyle resmen "ah işte aklımdaki tanıma uyan"erkek figüründeydi. Ne demek istediğimi kitabı okuyunca çok iyi anlayacaksınız. Şu an spoiler vermeden ya da sürprizleri bozmadan detay veremiyorum ama okuyun. Bana kitap konusunda güveniyorsunuz, okuyun! 😃

Kitap yorumu diye başka konulara da saptım ama bakmayın bana. Bazen okuduğum kitaplar resmen güncel hayatımdaki olayların eleştirisi gibi geliyor. O yüzden yorumda da araya katabiliyorum. Kısacası demek istediğim; içimi ısıtan bir kitap okudum ve yine okurum. Fangirl'ü çok sevdim. Ben yazsam anca bu kadar sevebilirdim. 💚

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane