Pages

13 Aralık 2017 Çarşamba

Kitap Önerisi: Otuz Beş Yaş - Cahit Sıtkı Tarancı

Merhabalar
Nasılsınız? Ben bir depresyondayım bir 'hobaaa' havasındayım. 2017'nin bir an önce bitmesini ve 2018'in umduğumdan daha renkli, bol hayal gerçekleştirmeli ve elbette sınırsız kitap aldığım bir yıl olmasını diliyorum. Tek sayılarla bir problemim var sanırım. ...2013, 2015 hep karın ağrısıyla geçmiştir bende. Oysaki ...2012, 2014, 2016 öyle mi? Yaşasın çift sayılar! 😃
Ay, durun! Konudan saptım. Ben size Aralık ayında okuduğum şairden ve şiirlerinden bahsedecektim nerelere daldım yine. Efendim, biliyorsunuz ki Temmuz ayından beri her ay bir şairi gözüme kestiriyorum ve herhangi bir şiir kitabını alıp, şiirlerle daha da kaynaşıyorum. Bu ay Cahit Sıtkı Tarancı'yı okudum. Otuz Beş Yaş şiir kitabını taa lise yıllarımdan biliyordum. Hatta edebiyat hocamız ilk kez şairden bahsederken 'ölüm ve yalnızlık temalarını işleyen bir şairimiz' dediğinden beri Tarancı hep merak ettiğim ve tanımak istediğim bir şairdi. Sonunda şairle ve şiirleriyle tanıştım.
Can Yayınları'nda yayımlanan ve Asım Bezirci tarafından derlenen Otuz Beş Yaş şiir kitabı adeta dolu dolu! Her bir şiirden şairin duygularını iliklerinize kadar hissedebilirsiniz. Kitabın başında Tarancı'nın röportajlarından ve sözlerinden alıntılar var. İlk başta onları okuyup sonra şiirlerini okuyunca her şey daha net ve açıklayıcı oluyor. Kesinlikle hiçbir zaman şairi tanımadan ve görüşlerini bilmeden şiirlerini okumayın. O yüzden kitabın bu basımını çok sevdim. Ayrıca en bayıldığım kısımlardan biri de kitabın sonundaki Tarancı'nın dilimize çevirdiği şiirler. Öyle müthiş çevirmiş ki sanki kendi dilimizde yazılmış gibiydi. Kitap enfesti. Kesinlikle öneririm.
Sizlere, okurken içimi ısıtan, iç çektiren birkaç alıntı bırakacağım. İnanın o kadar çok vardı ki, anca eleyip blog'da paylaşabildim. Umarım benim kadar keyif alırsınız. İyi okumalar. 💚

(Her biri farklı şiirlerden alıntıdır.)
...
Bir kış güneşi gibi ben keyfimin eseri
Görünüp gidiyorum.
Ne belli bir yerim var, ne de sevdiğim biri
Sürünüp gidiyorum.

...
Her şeyden, her insandan, bütün dünyadan ırak,
Ta içimizden gelen bir ahenge uyarak,
Ve bu ahenkle sarhoş, ister misin sevgilim,
Hiç sonu gelmeyecek bir ömür geçirelim?

...
Sevgilim, buradan uzak,
Uzaklarda yaşamak,
Sevmek ve ölmek için,
Açılıp denizlere,
Bir gün gitsek mi dersin
Sana benzeyen yere.

...
Geçmiş günlerimi hatırlamalıyım,
Dalıp dalıp akarsuya,
Hayaller kurmalıyım,
Güzel geleceğe dair.
...

...
Kadehler daha yavaş içilmelidir;
Çok daha uzun sürmeli öpüşmeler,
Sabahlara dek muhabbet etmeliyiz!

Gün bizi ayıracak birbirimizden.

...
Yalnız aşkta, kumarda, hayalde değil,
Her adımda bir şeyler kaybediyoruz.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

11 Aralık 2017 Pazartesi

Kitap Yorumu: Karmakarışık - Emma Chase

Merhabalar
Size şimdi okurken feminist tarafınızı ayaklandıran bir kitap önereceğim. Şaka şaka. Çok eğlenceli bir romantik komedi kitabından bahsedeceğim. Ama arada 'sen ne diyorsun be!' demeden duramadım. Sizi hem süper sinir eden hem güldüren hem de kendine çeken bir karakterle tanıştırayım: Drew Evans. Kendisi tahmin edebileceğiniz gibi süper yakışıklı, mesleğinde almış başını gitmiş ve aynı zaman inanılmaz çapkın biri. Bu arada ilk kitap onun gözünden anlatılıyor. Kitap bu yüzden çok eğlenceli sanırım. Biz kadınlar gibi olayları direk drama bağlamıyor. Aklı fikri kadınların vücudunda. Umursamaz görünüyor. Hele ilişkiler hakkında bir betimlemeleri var ki... Onları ayrı bir kitapta bile yayımlayabilirler. Kesinlikle okuyup, görmeniz lazım. Burada birini paylaşsam bile hepsi okunmaya değer. Yani anlayacağınız uyuz mu uyuz ama bir yandan insanları eğlendiren bir erkek karakterle baş başayız. 
"...bazen bir erkek doğru kadınla tanışana kadar adam olamaz."
Kadın karakterimiz Katherine Brooks, hem dikkat çekici güzellikte hem de çok zeki. Kendi alanında baya uzman sayılır. Yüksek lisansına kadar her şeyi tamamlamıştır ve artık iş hayatına atılmak üzeredir. Bilin bakalım kimin şirketinde işe giriyor? Bingo! Drew ile artık iş arkadaşı olurlar ama öncesinde de bir ön tanışmaları olur. Drew'in klasik cumartesi bar gecesinde. Ama Kate'i orada elde edemez. Sonrasında iş yerinde görünce küçük çaplı bir kalp krizi geçirir. Çünkü Drew'in bir kuralı vardır: İş yerinde kimseyle cinsel ilişkiye girmek yok! Ta ta taaam. Bol kahkahalı, bol entrikalı ve bol sinir bozucu kurguya hoş geldiniz! 😁
Kitapta cidden gülmekten yerlere yatıran sahneler vardı. Drew'le Kate'in bir işi kapmak için birbirleriyle ezeli rakip olmaları... Drew'in Kate'i elde etmek için bin taklalar attığı çabalar... Yani böyle tam romantik-komedi film havasındaydı. Okumaktan çok olayları seyrediyormuşum gibi hissettim. Yazarın dili, çevirmenin çevirisi süper akıcı. Sayfalar havada uçuştu resmen. Kitabı Drew'in anlatması daha etkileyiciydi bence. Genellikle yazarlar ilk kitabı kadın karakterler gözünden anlatır daha sonra erkek karakter gözünden olayları okurduk ama Emma Chase bu tabuları yıkmış bence iyi de yapmış.
Drew sayesinde erkekler hakkında şaşırtan ya da hiç aklımıza gelmeyen birkaç şeyi de öğreniyoruz. Dediğim gibi ilişki betimlemeleri de çok güzeldi. Mesela ciddi ilişkiler konusundaki düşüncesi: "Neden bir kütüphaneye kitap ya da kumsala kum getirirdiniz ki? Yani, neden süte bedavaya ulaşabiliyorken, gidip ineği satın alasınız ki?" Daha bunun gibi bir sürü kendince betimlemeleri var ve cidden harbiden öyle diyorsunuz. Ama tabii bazen de benim gibi saçlarınız sinirden diklenip, "ne diyorsun be popomun kenarı!" diye atarlanabilirsiniz. Drew çok değişik bir karakter ama içi dışı bir olduğu için kızamıyorsunuz da. 😍
Bu ikili dışında çok renkli yan karakterler de var. Drew'in çocukluk ve aynı zamanda iş arkadaşları olan Steven, Jack, Matthew; Drew'in ağzı iyi laf yapan ablası Alexandra ve onun aşırı sevimli kızı Mackenzie; Kate'in çılgın arkadaşı Delores. Kitap cıvıl cıvıl. Bazen bazı 'yanlış anlaşılma' olayları yüzünden kitaptan soğmadım değil ama neyseki yazar çabuk toparlamış, sakız gibi uzatmamış. Seviliyorsun Emma Chase 💚.
Genel olarak öneririm ama bol bol +18 içeriği olduğunu da belirteyim. Romantik-komedi severlere gözüm kapalı öneririm. Beklentisiz okuyun çünkü bu türün beklenti veren bir kurgusu olmaz pek. 😊

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

8 Aralık 2017 Cuma

Kitap Yorumu: Dönüşüm - Franz Kafka

Merhabalar
Şimdi size öğrenci olan bir kitap kurdunun macerasını anlatacağım. Geçen hafta cüzdanımda inanılmaz bir ağırlık olduğunu fark ettim. Cüzdanımı ters çevirmemle beraber bozuk paralar paldır küldür kucağıma düştü. Bunlarla ne yapsam derken aklımda Türkiye İş Banka Kültür Yayınları'nın uygun fiyattaki kitapları geldi. Ki cidden bazıları yediğim yemekten daha ucuz oluyorlar. Hemen koştur koştur kitapçıya gittim. Franz Kafka canım çekti. 6 TL'ye Dönüşüm kitabını aldım. Nasıl güzel bir mutluluk size anlatamam. Günümüzde 6 TL ile mutlu olmak pek yaygın bir durum değil. Ama söz konusu kitap olunca her daim dünyanın en mutlu insanı ben oluyorum. 😃
Neyse, gelelim Franz Kafka merakıma. Geçen yıllarda Milena'ya Mektuplar kitabını okumuştum ama cidden baya kalitesiz bir yayınevinden okuduğum için pek anlamamıştım. Kitabı yeniden bu sefer başka bir yayınevinden okuyacağım ama öncesinde Dönüşüm'ü okumak istedim. Çünkü konusu çok çekiciydi.
Dönüşüm, bir roman değil öykü. Kitabın baş karakteri Gregor Samsa bir sabah uyandığında kendini böceğe dönüşmüş olarak bulur. Her hareketi, sesi kendi gibi olsa da böcek görünümündedir. Ailesinin ilk tepkisi elbette korkmak oldu. Ama yazarın ne anlatmak istediğini kitabı okudukça idrak ettim. 70 sayfalık bir öykü olmasına rağmen hem baya doyurucu hem de düşündüren bir kitaptı.
Gregor böceğe dönüşmüş olabilir ama insanlığından bir ödün vermedi. Buna karşılık ise ailesi onu tamamen böcek olarak kabulleniyor. Yani onlar için bir sabah Gregor ölmüş gibi. 
Franz Kafka, bu öyküsüyle aslında sıradan, küçük bir aile üzerinden hayatı en ince detaylarıyla irdelemiş. Belli kalıpları yıkan bir öykü olmuş. Herkesin kitabı okuyup, aynı şeyleri düşüneceğini sanmıyorum. O yüzden öneri kısmını size bırakıyorum. Merak ediyorsanız alın okuyun derim. Ben sıkılmadan, merakla okudum. Franz Kafka'yı da tanımak istediğim için onu okumaya devam edeceğim. Dönüşüm ile bence güzel bir dönüş yaptım. 😊

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

6 Aralık 2017 Çarşamba

Kitap Yorumu: Karanlık Sanatlar 2 - Gölgelerin Lordu


Merhabalar
Dün gece bu yazıyı yazmamak için zor tuttum kendimi. Cassandra Clare'in  yeni serisi Karanlık Sanatlar'ın ikinci kitabı Gölgelerin Lordu'nu dün gece bitirdim ve karanlığa yuvarlandım. -Övgü kısmı- Yazarı cidden ellerim kanayana kadar alkışlamak istiyorum. Neden onu bu kadar çok sevdiğimi bir kez daha kanıtladı. Clare kesinlikle favori yazarım. Ne yazarsa yazsın ön yargısız okurum. Dünyaya kesinlikle yazar olmak için gelmiş! Hayal dünyasını feci kıskandığım nadir insanlardan biri. Bir gün imza gününe katılmak, onunla delicesine sohbet etmek istiyorum. Bu yazar bir harika dostum. 😍
Kitabı didiklemeden önce bir de çevirmen ve çeviri hakkında yazmak istiyorum. Beril Tüccarbaşıoğlu Uğur'un önünde saygıyla eğiliyorum. Clare gibi kitabını betimlemelere boğan, terimlerle donatan bir yazarın eserini çevirmek cidden ustalık ister. Ki Uğur, Artemis'te okuduğum birçok kitabın da çevirmenidir. Gölgelerin Lordu cidden okunması zor bir kitaptı çünkü yazarın dili ağır ve karakterler çok fazla. Ama çeviri süper akıcıydı. Hiçbir yerde takılmadım. Harikasınız! 😍
Ah, şimdi bayılmadan kitaba geçelim. İlk kitabı okumadıysanız buradan sonrasını okumanızı tavsiye etmem. 👀 Zaten burada ne duruyorsunuz? Geceyarısı Leydisi'ni alın ve okuyun!
Kitap iki kısımdan oluşuyor. Açıkçası ilk kısmını okurken farklı bir yorum oluşmuştu aklımda. "Yani Cassandra canım ciğerimsin ama bu seriyi yazmak için durduk yere bahane aramışsın. Olmasa da olurmuş. Yeni karakterler, eski karakterlerin verdiği tadı vermiyor. Bir de çok kalabalıklar. Amaan neyse, sen yazdıysan tabii okurum," diyordum ki işler sonrasında çok değişti ve kitabın sonunda "Yaaa iyi ki yazmışsın of son kitabı nasıl bekleyeceğiiiiiim!" diye zırlıyordum. Hatta kitabın gidişatını tahmin edip, heyecanım bile kaçmıştı ama ahaha, hayır! Yazar yine ters köşeye yatırdı. Pes!😎

Aşkın kapıyı ne zaman çalacağı belli olmazdı. Ve çaldığında da, onu içeri almamak budalalıktı.

Önceki kitapta dost zannettikleri Malcolm Fade, aslında yıllardır biricik aşkı Annabel Blackthorn'ı diriltmek için büyü malzemelerini topladığını ve bir Blackthorn'ın kanına ihtiyacı olduğunu ve Los Angeles Enstitüsü'nün başında Blackthorn'ların amcası Arthur olmasına rağmen kafayı sıyırdığı için tüm işleri Julian'ın yaptığını da öğrenmiştik. Ve aralarına son anda yeni bir karakter de katılmıştı. Kayıp ve son Herondale dedikleri Kit. Gölgelerin Lordu'nda da aynen kaldığımız yerden devam ediyoruz. Başlarda Jace ve Clary'i de gözüktü. Sonrasında bu ikili ortadan kayboldu ve son kitapta bir bomba patlatarak geleceklerini tahmin ediyorum. Kit, tam bir uyuz Herondale! Başlarda çocuğa çok uyuz oldum. "Yok, ben Gölge Avcısı değilim. Sizden biri asla olmam. Herondale'lar da kimmiş," havasında gezerken bir baktım ikizlerle, Livvy ve Ty, grup olmuş gizli saklı işler çeviriyorlar. Kitapta en çok onların sahnelerini sevdim sanırım. Ergen yaşta olmalarına rağmen hem çok zekiler hem de çok cesurlardı. Bu üçlüden ayrı bir güzel hikaye çıkar. 👊

"Sen hayatta tek bir şeyi takıntı haline getirip ona ulaşamamanın ne demek olduğunu biliyor musun?"

Emma'yı ve Julian'ı tokatlamak istiyorum. Nedense bu ikisini öyle çok sevmiyorum. Böyle her işin başında onlar var. En güçlü ve yenilmez parabatai olarak görülüyorlar. Bir de birbirlerine aşık oldukları için saçma salak davranabiliyorlar. Tamam, parabatai oldukları için aşkları yasak ve böyle bir şey olmamalı. Ama Emma akıllısı, Julian'ı kendinden uzaklaştırmak için Julian'ın kardeşi Mark'la sevgiliymiş gibi oyun oynamalarına ne demeli? Her şeyin içine iyice etti diyebilirim. Sonrasında toparlanıyor olay ama cidden çok gereksiz bir davranıştı. Mark'ı da zor durumda bıraktı. 😔 Mark da garibim resmen tuhaf bir aşk üçgeninde kaldı. Bir yandan Latin güzelimiz Christina'ya yakınlaşmaya çalışırken Vahşi Av'daki 'eski' sevgilisi Kieran olayların içine atlar. Yani anlayacağınız yazar hem karakterleri hem de olayları bir güzel harmanlamış.

"Bütün rüyalar uyandığınızda sona erer."

Okurken beyninizin yanmaması imkansız! Ben kitaba bir gün ara bile vermiştim. Blackthorn'lar çok kalabalık. Bunun üzerine başka karakterler de ekleniyor. Christina'nın eski-yeni sevgilisi Diego, Yüzbaşı ordusu dedikleri, Soğuk Barış yanlısı ve Aşağı Dünyalıları aşağılayan bir grup, Vahşi Av'ın lordu ve Diana'ya abayı yakan Gwyn, kafa göz dalmak isteyeceğiniz Yüzbaşılardan Zara... Daha saymamı ister misiniz? 😄 Bir de Diego'nun kardeşi Jamie ile Julian'ın küçük kız kardeşi, içine kapanık görünen ama fena zeki olan Dru'nun olayları var. Sonunda Diana'nın da sırrını öğreniyoruz. Böyle yazar kitapta o kadar çok olay anlatmış ki birkaçının ucu açık kaldı. Eminin son kitapta hepisinin sonucu göreceğiz ama okurken cidden beyniniz alev alabilir. Sakin kafayla okumanızı tavsiye ederim. 😏

"...Oysa rüzgar eken fırtına biçer."

Seelie ve Unseelie peri olaylarını de es geçmeyeyim. Cassandra'nın dünyasında perilerin sevilmeyen kişiler olduğunu bilirsiniz. Bu kitapta baya deli ediyorlar insanı. Özellikle Unseelie Kral'ını bir kaşık suda boğmak istedim. Ve size şu kadarını söyleyeyim; son kitapta ortalık öyle bir karışacak ki kim hangi tarafta, kim düşman kim dost anlayamayabiliriz. Kitabın sonundaki olay zaten bütün her şeyi komple değiştirdi. Geri dönüşü imkansız ve intikam üstüne intikam alınacağına adım kadar eminim. Hodri meydan!
Son olarak, kitapta bol bol Magnus'u, Alec'i ve çocuklarını göreceksiniz. Magnus zaten favorilerimden. Onu okumak bir ayrıcalıktır. Ve olaylar bir ara Londra Enstitüsü'nde geçiyor. Size bir şeyleri hatırlattı mı? Will-Tess-Jem? Tabii onları görmüyoruz ama hatıralarına rastlayabilirsiniz. Hatta o enstitüde daha önce yaşayan ve tanıdığınız bir karakterin hayaleti bizimkilere musallat bile olabilir. Bu heyecanı kaçırmak istemezsiniz. 😂
Eh, ne diyebilirim? Cassandra Clare beni hayal kırıklığına uğratmadı. Kitabı okurken yorulsam da bu kadının hayal dünyasına kapılmayı, kendimi oradaymışım gibi hissetmeyi, o dünyaya hapsolma isteğimi, karakterlerini analiz etmeyi, inanılmaz maceralarını okumayı delicesine seviyorum. Bence herkes Cassandra Clare okumalı. Sıkıcı, boğucu gerçek hayatımızdan bizi nasıl uzaklaştıracağını çok iyi biliyor. Elimde olsa cidden tüm gün onun hayal dünyasında takılmayı tercih ederdim. Okuyun, okutun canlar!
Bir sonraki maceralarda görüşmek üzere. Yakında zamanda Cassandra Clare hakkında başka bir yazı daha gelecek. 💛
Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

2 Aralık 2017 Cumartesi

Dergi Önerisi: KAFKAOKUR (Aylık Edebiyat Dergisi)

Merhabalar
Ben yine dergi yaşantıma geri döndüm. Ama bu sefer magazin dergileri değil de edebiyat dergilerine merak sardım. Lise yıllarında Twilight başta olmak üzere birçok sevdiğim ünlünün sırf posterleri ve röportajları için deli gibi aylık dergiler alırdım. Çoğu zaman derginin tamamını okumazdım bile. Hala bir kısmı kitaplığımda duruyor. Baya para yatırmışlığım vardır bu dergilere.
Şimdi ise uzun zamandır gözümün önünde olup ama nedense almaya çekindiğim edebiyat dergilerini sırasıyla alıp incelemeye başladım. Ve baya hoşuma gitmeye başladılar. İçerikleri dopdolu oluyor ve aynı zamanda çok güzel hediyeler de veriyorlar. 
İlk başta KAFA dergisini aldım. Kasım sayısında kapağında Atatürk'ün fotoğrafı vardı ve içerik olarak baya ilgimi çekti. Aslında dergiyi hala okuyorum. 😃 Edebiyat dergileri bir günde okuyup bitireyim cinsinden değiller. Sindire sindire okuyorum. Tek canımı sıkan tarafı KAFA dergisinde reklamların yer alması. Yeni çıkan kitapların tanıtım reklamlarına lafım yok ama neden çikolatanın reklamını yapıyorsunuz ki? Gece gece tatlı krizim de tutuyor. 👀
Neyse, gel gelelim KAFKAOKUR dergisine. Aslında bu dergiyi bayadır biliyorum ama nedense hiç almadım. Sonra başımdan bir olay geçti ve dergiyi aldım, okudum, bayıldım! İlk önce olaydan bahsedeyim. Sonra dergi hakkında detaylı bilgi vereceğim.
Geçen hafta Ankara'dan İstanbul'a dönerken havaşta biriyle tanıştım. Çocuk resmen Murat Ceylan'ın bir küçük modeliydi. Yakışıklılık akıyor. Neyseki içi de boş değilmiş. Şansa bakın ki ilk defa konuştuğum bir erkek edebiyatla çok ilgiliydi. Türk edebiyatı, dünya klasikleri, felsefe, tarih, din derken çocuk uçağı bile kaçıracaktı. O konuşurken 'resmen erkek versiyonum' dedim. O derece bilgisi ve merakı vardı. Onun uçağı benimkinden önceydi. 'Ben gittikten sonra ne yapacaksın?' diye sorunca çantamdaki KAFA dergisini gösterdim. Çocuk da çantasını bir açtı 4 tane KAFKAOKUR! Üstüne atlamamak için kendimi zor tuttum çünkü KAFKAOKUR'un 4.sayısı Frida Kahlo temalı ve bu dergi şuan tükenmiş gözüküyor! Derginin içeriklerinden falan bahsetti. Ben o an Frida sayısıyla aşk yaşıyordum. "Bu dergiyi öneririm baya kaliteli," deyince eve geldikten bir gün sonra kardeşime kasım sayısını aldırttım.
Cidden dergiden kalite akıyor. Sayfa basımlarına, çizimlere, yazarların yazılarına her şeyine ama her şeyine abartısız aşık oldum! Bu arada dergi bana sponsor olup 'bizim bir reklamımızı yapar mısın' demedi, yanlış anlaşılma olmasın. Ben çok sevdim, cidden katkısını gördüğüm için edebiyat severelere de önermek istedim. Böyle dergiyle aşk yaşıyoruz. Yazılardaki bayıldığım yerleri elbette işaretliyorum. Dergiyi okurken nirvanaya çıkmış gibi hissediyorum. Her yerimden edebiyat fışkırıyor sanki. 😍
Dergiden kısaca bahsedeyim. Aslında öncesinde blog'unda Franz Kafka hakkında yazılar yazan Gökhan Demir, 2014 yılında dergi olarak bunları yayınlamaya karar veriyor. Başta iki ayda bir çıkan dergi, 2017 Eylül itibari ile aylık dergi oldu. Amatör yazar ve çizerlere de yer veriyorlar. Giderek daha da kaliteli bir hale gelmişler. Her sayılarında farklı bir yazarı ya da şairi mercek altına alıyorlar. Kasım ayında Özdemir Asaf'ı tanıtıp, incelemişler. Mest olarak okudum. Bu aralar zaten şairlere karşı ayrı bir ilgim var. O yüzden dergi gözümde şuan altın değerinde. 😊 Aralık sayısını da hemen kaptım ama resmen okumaya kıyamıyorum. Özellikle Aralık sayısını şiddetle öneririm! Çünkü benim favori filmimden iki karakterin ayraçları hediye: Mathilda ve Leon! Ayrıca takvim de hediye ediyorlar. Ben Franz Kafka temalı olanından aldım. 
Ve sanırım kendime yılbaşı hediyesi ne alacağımı buldum. 😃 https://www.kafkadukkan.com sitesinden ilk sayılarını, gözüme çarpan ayraç ve defterlerden birkaçını alacağım. Harcayacağınız paraya kesinlikle değer! Özellikle de Kafka gibi (benim gibi) '...ben edebiyattan ibaretim' diyorsanız dergiye bir şans tanımanızı öneririm. 💚

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

25 Kasım 2017 Cumartesi

Kitap Yorumu: Bronz Atlı - Paullina Simons

Merhabalar
Şimdi size yorumunu yazarken aşırı zorlandığım bir kitaptan bahsedeceğim: Bronz Atlı. Yorum konusunda beni çok zorladı çünkü hem kalın bir kitap hem de kendi içinde de iki kısımdan oluştuğu için spoilersiz bir şeyler yazmak imkansızdı. Bir şeyler yazdım umarım kitabın hakkını vermişimdir. 👀
Bronz Atlı buram buram tarihi aşk kokan bir kitap. Sayfa sayısı -823- sizi hiç korkutmasın çünkü çok akıcı. Bunun sebebi elbette yazarın dili ve çevirmenin (Leyla İSMİER ÖZCENGİZ) çevirisi kesinlikle. Savaş terimleri, uzun betimlemeler o kadar güzel çevrilmiş ki kitap cidden su gibi akıp gidiyor. 👌
Gelelim hem karakterlere hem kurguya... Olaylar Rusya'da geçiyor. Yıl 1941 ve tam savaşın patlak verdiği zaman. Baş karakterimiz Tatyana, henüz on yedisinde çok güzel, sempatik, saftirik ama aynı zamanda çok cesur bir kız. Kalabalık ailesiyle (anne-baba, ablası Daşa, ikiz erkek kardeşi Paşa, büyük anne-baba) beraber kutu gibi bir evde yaşamaktadır. Bir gün savaş haberi radyodan duyulunca babası, Tatya'yı erzak almaya yollar. Pek yiyecek bir şeyler bulamayan Tatya en sevdiği dondurmadan almaya karar verir. Bir yandan dondurmasını yiyip bir yandan bankta otobüsünü beklerken birinin onu izlediğini fark eder. Uzun boylu, yapılı, pek Rus erkeklerine benzemeyen ama çok yakışıklı üniformalı bir genç adam karşı yoldan Tatyana'yı izlemektedir. Sonrasında genç adam yanına gelip kendini tanıtır. Alexander Belov, 22, Kızıl Orduda subaydır. 😍
Gel zaman git zaman bu ikili Tatya'nın iş çıkışlarında buluşup eve yürüyerek giderken sohbet etmeye başlarlar. Savaş iyice yüzünü göstermeye başlamıştır. Orduya alınmaması için Paşa başka bir yere yollanmıştır. Bu sırada Alexander'ın emrinde olan ama aynı zamanda yakın arkadaşı olan Dimitri de kıza vurulmuştur. Açlık, kıtlık sorunları derken bir gün şaşırtıcı bir şey olur. Bu üçlü beraber Tatya'nın evine erzak taşımaya giderler. Kapıdan içeri adım attıkları an Daşa, Alexander'ın boynuna atlar. Ta ta taaam! Çıkmaza hoşgeldiniz. 😒

"Aşk, sevdiğin kişi tarafından sevilmektir."

Yani bundan sonrasını anlatmayayım gidin, okuyun kafayı yiyin demek isterdim. Ama yo, daha durun. Kurguyla ilgili daha fazla bir şey söyleyemem çünkü kitabın ikinci kısmı spoiler kaynıyor. Şunu söyleyebilirim; yazar savaş olayını öyle gerçekçi anlatmış ki... Adeta o sahneleri yaşadım. Sanki Rusya'dayım ve savaşın içindeyim. O açlık sorunları, karneyle yemek sırasına girişleri, kışın getirdiği buz gibi havayı, imkansızlıkları, zorlukları... Müthiş ötesi anlatmış. Yok böyle bir şey. Savaşın masumlar üzerindeki etkisini sayfalarca okumak tüylerimi diken diken etti. Çaresizliği iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Kesinlikle tam bir tarihi aşk romanıydı! 👍
Şimdi gelelim karakterlere... İki baş karakter de süper dengesizdi. Yani Tatya'yı çok sevdim. Böyle kıpır kıpır ama aynı zamanda çok saf bir kız. Ailesi onu zayıf halka olarak görse de en güçlüleri oydu. Ki zaten kitabın ikinci yarısında da Tatya'nın farkını anlayacaksınız. Mücadele etmeyi, sevdikleri için kendini paralamayı çok seviyor. Şey böyle, kölelik ruhu var kızda resmen. Herkes her işini ona yaptırıyor ve onun gıkı çıkmıyor. Bu durumlara sinir olsam da Tatya baya halinden memnundu. Ona dengesiz dememin sebebi de şuydu; Alexander'a deli gibi aşık ama ablasının da ona aşık olduğunu bildiği için uzak durmaya çalışıyor. Sonra yapamıyor, kendini salıyor. Sonra vicdandan geri çekiliyor. Öyle böyle derken kitabın sonuna kadar böyleydi. Hep aklında Daşa vardı. Bırak ya, ablası süper uyuzun tekiydi! 😔

"Benim senden öte bir dünyam yok," dedi Tatyana kırgın bir sesle. "Ne oyun oynamayı bilirim ne de numara yapmayı. Yalan söyleyemem, içim dışım birdir."

Alexander yakışıklısına gelirsek... Ya dehşet-ü-l vahşet bir çekiciliği var adamın. Tatya'ya olan ilgisini okurken erimek mümkün. Ama Daşa'yı bırakmaması çok uyuzuma gitti. Sen ne iş? Böyle bazı yerlerde çok pasif geldi. Sonra baktım ooo erkek olmuş, tavır koymalar falan. Tamam, dedim oluyor bu iş. Ama o kadar dengesiz davranıyor ki... Dimitri salağı Tatya'nın ağzının içine girecek hiç tepki vermiyor. Neymiş, Daşa öğrenmesin. Dimitri de bilmesin yoksa Tatya'ya daha çok bağlanır. Bazen cidden kafayı yedirtecekti. Kitabın ikinci kısmından bahsetmeyeceğim ama Alexander'ı o zaman göreceksiniz... Neden gerçek değilsin sen! diye isyan edebilirsiniz. 😃 
Dimitri isminden soğutan bu karakteri bir kaşık suda boğmak isteyebilirsiniz. Alexander'ı sürekli kıskanan, ne yapsa taklit eden, Tatya'yı da sırf Alexander kapmasın diye gözüne kestiren pisliğin tekiydi. Alexander'ı son ana kadar fena süründürüyor çünkü onun büyük ve etkileyici bir sırrını biliyor. Bunu sürekli koz olarak kullanıyor. Ay popişimin kenarı. Ölse de kurtulsak diye söylendim ama mübarek dokuz canlı. 😒
Kitabın sonu ayrı bir işkenceydi. Fuarda ilk kitabı alırken 'bence ikincisini de alın' diyen kadını dinlemeyen bendeniz, sürünüyor şuan. Alexander'ı, Hulk'ın Loki'yi yerden yere vurduğu gibi vurasım geliyor. Ya fedakarlık yapmasan ne olur? Gerçek aşkı bulmuşsun dibine kadar yaşasana! Şimdi ikinci kitabı okuyana kadar yerimde duramayacağım. O yüzden en kısa zamanda kitabı alacağım. Bronz Atlı'yı okumaya karar verdiyseniz ikisini birlikte alın. 3.kitabı da çok bekletmezler diye umuyorum. 😪

"Avucunu aç, içine benim için bir öpücük kondur ve sonra elini kalbine bastır."

Bronz Atlı, dolu dolu aşkı ve savaşı anlatan, Tatyana ile Alexander'ı unutulmaz kılan, fedakarlıklarla dolu ve heyecanı hiç bitmeyen bir roman. Okurken gerçek hayattan kopacaksınız, karakterleri benimseyip sanki aralarında yaşıyormuşsunuz gibi hissedeceksiniz. 💚

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

18 Kasım 2017 Cumartesi

Dizi Önerisi: Stranger Things

Merhabalar
Hazır kış kapımıza dayanmışken, yorgan altında izlemelik bir dizi önerisi yapmaya geldim. Eminim Stranger Things'i duymayan kalmamıştır. Hem çok reklamı yapıldı hem de baya izleyici kitlesi var. Eh, haksız değiller. Hele de ben öneriyorsam kesinlikle izlemelisiniz demektir. Çünkü Jane bir oturuşta bir diziyi löp diye bitirmez. Lütfen yorumumu dikkate alınız. 😃
Şaka bir yana cidden diziye b-a-y-ı-l-d-ı-m! Her şeyden bahsedeceğim. Çünkü bu zamanda kaliteli yeni dizi bulmak zordur. Özellikle Netflix beni şaşırtmaya devam ediyor. Sanırım bu Netflix'ten izlediğim dördüncü dizi ve gram hayal kırıklığı yaşamadım. Hatta eski günlerime geri döndürdü. Bir diziye başlayınca bitirene kadar başka bir işle uğraşmazdım. Stranger Things'te de öyle oldu. Diziyi sanırım 3 günde bitirdim. Fena bir şey! Okul, yurt ve sosyal hayatım yerlerdeyken resmen kurtarıcım oldu. Bitince cidden ağlayacaktım. Yapayalnız bıraktı beni. 😢

Neyse, şimdi gelelim konusuna. Başta bana sıradan bir şeymiş gibi gelmişti: Sevimli ve sıradan masum bir çocuğun ortadan kaybolmasıyla birden işler değişir. Çünkü çok gizemli bir şekilde ortadan kaybolur. Diğer üç arkadaşı ve annesi ile ağabeyi Will'i aramaya başlarlar ama ortada hiç ipucu yoktur. Will'i aradıkları sırada yine gizemli bir şekilde ortaya bir kız çıkar. Will'in arkadaşları Mike, Dustin ve Lucas bu kızı ilk önce herkesten saklarlar. Daha doğrusu Mike, bu kızı saklamakta ısrar eder. Nereden geldiğini, kim olduğunu, ailesinin nerede olduğunu öğrenmeye çalışır ama kızdan bir tepki alamaz. Çünkü kız, Eleven, aslında çok fazla deneye mahrum kalmış ve özel yeteneklere sahip biridir. İlerleyen zamanda Eleven'ı daha fazla tanıyan bu çocuklar dünyada 'olağan' şeyler olduğunu keşfetmeye başlarlar ve Will'in kaçırılmasına da bununla bağlantılıdır. 80'li yıllarda geçen dizi gizem, gerilim ve fantastik türlerini bir araya getirerek ortaya enfes bir kurgu çıkarmış.
Konuyu çok mu karışık anlattım, bilemedim. Ama genel hatlarıyla kurgu bu. Daha ilerisini anlatmıyorum yoksa bir heyecanı kalmaz.

Dizideki karakterler muazzam! Yani hem karakterler hem de karakterleri canlandıran çocuk oyuncaklar efsaneydi. Hatta genel olarak ekip çok iyiydi. Her birinin oyunculuğunu hayranlıkla izledim. Mike, Dustin, Eleven, Will ve Lucas, çocuk oyuncu olmalarına rağmen dizinin direği olmuşlar resmen. Bu kadar mı güzel oynanır ya! Bayıldım cidden. Çoğu kişi gibi Dustin'e ayrı hayran kaldım. Çocuk inanılmaz komik. 😄

Çocuk karakterler dışında diğer karakterlere de bayıldım. Will'in annesi Joyce, cidden tam bir anne gibiydi. Kadının duygularını iliklerime kadar hissettim resmen. Oğluna ulaşabilmek için elinden gelen her şeyi yapan bir karakterdi. Joyce'a her zaman destek olan kasabının polis şefi Jim Hopper'a ayrı bir hayran kaldım. Adamın kendinden emin oluşu, cool tavırları, yani sigara içişi bile 'yav yıkılıyor ortalık' dememe sebep oldu. Ve kesinlikle 2.sezonda daha da sevdim. Of, burada anlatamıyorum ama kesinlikle izleyin. 2.sezonun ana karakterlerinden biriydi Hopper. Will'in ağabeyi Jonathan'a kalpler atıyorum buradan. İçine kapanık, pısırık gibi dursa da bu karaktere vuruldum! Böyle cidden 80'lerden fırlamış gibiydi. Mike'ın ablası Nancy'i bir kaşık suda boğmak isteyen bir ben değildim herhalde? Hele Nancy'nin erkek arkadaşı Steve'e ne demeli? İlk sezonda bu iki karakteri cidden dövesim geldi. Ama 2.sezonda tüm düşüncelerim değişti. Özellikle Steve kendini sevdirdi. Kereta ya! (Hele o saçları...)

Ah bu arada dizinin şuan 2 sezonu mevcut. Hatta 2.sezonu çıkalı daha bir ay bile olmadı. İlk sezon 8, ikinci sezon 9 bölüm olmak üzere toplam 17 bölüm yayımlandı. İlk sezon, tanıtım sezonu olmasına rağmen baya akıcıydı. Yani ben bir bölüm bitince aralık vermeden diğerine geçiyordum. Bunu yaptıran çok az dizi vardır. Ve inanın bana 2.sezon çok daha fenaydı. Yani konu olarak çok gelişme yoktu ama çok daha derin bir konu işlemişler. Onu çok sevdim. Karakterler artık tam oturmuş, dizinin gidişatı belli olmuş. Birkaç yeni karakter de gelmiş ama bazıları hiç gelmese de olurmuş. Hatta 2.sezonda hangi bölüm tam hatırlamıyorum (7.olabilir) çok gereksizdi. Yani izledim sonra dedim ki ne alakaydı? Onun dışında enfes iki sezon sizi bekliyor.
Dizinin müziklerine de aşık oldum. Olaylar 80'lerde geçtiği için efsanevi şarkılar kullanılmış. Diziyi daha da yüceltti gözümde. 
Ay daha fazla beni yormayın. Direk başlayın. Gerilim var dedim ama süper korkunç değil. Bence gayet izlenebilir. Fringe ve X-Men havası bile verebilir size. Stranger Things'i izleyin ve yapılan esprilerden geri kalmayın derim. 😘

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane