Pages

3 Haziran 2018 Pazar

Gezenti Jane: Evim Gibisin Makedonya Part 1

Herkese merhaba!
Aslında yaklaşık iki hafta önce blog'da yayınlamak üzere kitap yorumları yazdım ama sonra işler çok karıştı ve o günden beri bilgisayara dokunmadım desem yeridir. 
Kısaca özet geçeyim.
👀 4-10 Mayıs tarihleri arasında İTEF'in (Uluslararası İstanbul Edebiyat Festivali) 10.yılında görev aldım. Fellowship programında da görevliydim. (Bunların detaylarını bir başka yazıda açıklayacağım. Gelecek seneye hazırlık yapacağız.)
👌 Festivalin bittiği gün, şu an staj gördüğüm edebiyat ajansında kadroya alındığımı öğrendim. Hayalimin ötesinde bir şey gerçekleşti aslında. Artık Young Adult - Genç Yetişkin kitaplarının ajanlığını yapacağım. Yani artık ileride "biriciğim" diye adlandırdığım kitaplar satışa çıkabilir. (Detayları yazacağım, ITEF yazısıyla beraber.)
😍 Beni kalpten götüren haberler arka arkaya geldi. İşe tam zamanlı alındığımı öğrendikten hemen sonra "Ayfer Tunç'la beraber Makedonya'ya gidiyorsun." dediler. Dondum, algılayamadım, gözlerim doldu ve "Gerçekten mi?" diyerek kalakaldım. Aslında o an mutluluktan ruhum bedenimden ayrılmıştı. İstediğim tepkiyi veremedim. Ama hala durup durup dans edesim geliyor. Niye mi?
Birincisi, her zaman sevdiğim yazarlardan biriyle, bir güncük bile olsa vakit geçirmek istemişimdir. (Her kitap kurdu gibi...) Ayfer Tunç hep merak ettiğim yazarlardan biriydi. Aynı zamanda staja başladığımdan beri kitaplarını da okumaya başlamıştım. Hatta Aşıklar Delidir ya da Yazı Tura kitabı ilk çıktığı zaman Can Yayınları'na gidip ofisimiz için birkaç kopya almıştım. Ve bana dediler ki Ayfer Tunç'la beraber seyahat edeceksin... Dört gün boyunca beraberiz... Şu an hala yaşıyorsam diğer hayallerim içindir. :D Yoksa bu habere kalbim dayanamazdı.
İkincisi, ilk kez iş seyahatime gidiyordum. Şansıma yurt dışına hemde! Makedonya olması benim için çok ayrı. Çünkü 2017'nin sonlarına doğru "Yine yurt dışına çıkmak istiyorum. Ama bu sefer bir Balkan ülkesi görmek istiyorum." demiştim. O kadar sıradan bir söylemdi ki... Makedonya! Farkında olmadan dilediğim şey gerçekleşti.
Eh, hal böyle olunca kutsanmış gibi hissettim. Hatta seçilmiş insanım sanırım falan dedim. (Abarttım ama olsun o kadar yav.)
Şimdi gelelim Makedonya-Üsküp macerama. Kemerlerinizi bağlayın arkadaşlar! Dopdolu, heyecanlı, stresli ve sürprizlerle dolu dört günümü anlatıyorum.

1.Gün: 27 Mayıs Pazar günü sabah 04:50'de kalktım. Uçağımız 07:50'de. Son hazırlıkları yapıp, yola çıktım.(Ondan önceki gün stresten ölüyordum. Nasıl olacak, ne yapacağım, nasıl davransam, kimler olacak... Halbuki Ayfer Tunç'la öncesinde mailleştik, Makedon gazetesi için röportajını çevirme şerefinde buldum. Telefonda görüştük, söyleşisine katılıp yüz yüze bile tanıştım.) Yolda Ayfer Tunç aradı. Allah'ım nasıl sempatik bir yazar... "Canım ben geldim, sen gelince haber ver seni karşılayım." Adeta uçtum. Bagaj verme, pasaport kontrolü (yaşasın vizesiz ülke) falan derken Ayfer Hanım'la buluştum. Çok doğal. İlk aklımdan geçen buydu. Doğal, dobra, konuşkan, sıfır ego, zevkli, çok tecrübeli ve gerçekten yemek yemeyi seven biri. 😄 Ben böyle şaşkınlığımı üzerimden atamamışken hoop uçağa bindik. Sanki ilk kez binmişim gibi kafamı cama yapıştırdım. 1 saat 15 dakika boyunca aval aval gökyüzünü izledim. (Uçakla seyahati çok seviyorum cidden.) 
Makedonya'ya hoş geldiniz... Küçük ama sevimli havaalanına indik. Etrafımızdaki yazılar birden değişti tabii. Neyseki Rusça altyapım var. Alfabeyi bildiğim için birkaç kelimeyi de okuyabildim. O sırada bizi bekleyen şoförle karşılaştık. Çatır çatır İngilizce konuşuyor. Araba yolculuğumuz sırasında başladı şehrini anlatmaya. Gözüm yollarda, kulağım adamda.
Hoop otele geldik. Şehrin ortasında ve gerçekten güzel bir otel. Bavullarımızı bırakıp, kendimizi Üsküp'ün ferah sokaklarına bıraktık. Bir saatten fazla Ayfer Hanım'la sadece yürüyerek şehri keşfettik. Bol bol konuştuk. Bana diğer ülkelerdeki anılarını, maceralarını anlattı. İç çekerek ve cidden ilgiyle dinledim. İnanılmaz güzel anlatıyor. Benim de yeni ülke görme merakım var tabii. Arada söylediği yerleri not ediyorum. Durup, şehrin güzelliğini fotoğraflıyoruz. Birkaç Türkçe konuşan Makedon esnafla da karşılaştık. Hatta biri son güne kadar bize baya yardımcı oldu. Neyse. Hava mis, güneş tepemizde. (Oysaki İstanbul'da sırılsıklam olmuştuk.) Artık yol yorgunluğu kendini belli edince otele geri döndük. 
Odamı görür görmez mest oldum. Hiç çıkasım gelmedi. :D Kendimi direk yatağa attım. Bir uyandım, oo saatler geçmiş. Hemen hazırlandım. Süslendim, püslendim Ayfer Hanım'la lobide buluştuk. Karnımız deli aç. Festival ekibiyle akşam yemeği yememize daha birkaç saat var. N'apalım? Gözümüze kestirdiğimiz bir lokantaya girdik. Meksika Mutfağı!!! En sevdiğimmm. Karnımızı bir güzel doyurduk. Ben yine hipnoz olmuşum gibi Ayfer Hanım'ın anlattıklarını dinliyorum. Beni konuşturmaya çalışıyor ama yok, onu dinlemek daha zevkli.


Yemeği yedik, otele döndük. Bizi festivale çağıran Dejan'la tanıştık. (Festival diyorum da hemen açıklamaya yapayım. Pro-Za Balkan, bu yıl 6.sı düzenlenen ve birçok ülkeden yazar ağırlayan bir uluslararası edebiyat festivali. Ben Fellowship Programı aracılığı ile katıldım. Fellowship Programı'nda çeşitli yayınevlerinden ve ajanslardan uzman kişiler katılıyor. Tüm detaylara bu linke tıklayarak ulaşabilirsiniz.) Bizi çok sıcak karşıladılar. Akşam yemeğinde diğer ülkelerden gelen Amerikalı, Alman, Hırvat, Makedon ve Sırp yazarlarla ve yayıncılarla tanıştık. O sırada ne içersiniz diye sordular. "Bira, şarap, raki?" Raki mi? Bizim rakı herhalde deyip ondan istedim. Çünkü bira sevmiyorum. Şarap da canım istemedi. Raki raki dedikleri Makedon rakısı geldi. Shot bardağında ve sarımsı bir şey. Hadi dedim, yeni bir şey deniyorsun. Bir içtim... Boğazımdan geçip mideme akarken şöyle bir durdum. Sanırım beynim yanıyor. Vücudum alev almaya başladı. Dehşet sert bir şey. Ya da benim bünyem alışkın değil. Hemen suya saldırdım. Sonra önümde duran salataya dadandım. Domates, salatalık ve üstüne peynir rendelenmiş. Allah'ım yok böyle bir şey. Shopska Salata'sını o gün keşfettim ve gelene kadar her gün yedim. Enfes bir şey. Makedonya'ya giderseniz kesinlikle deneyin. 

Neyse efenim, yemek faslı bitti. Festival açılışının yapılacağı yere, Davut Paşa Hamamı'na gittik. Küçük ama dolu dolu bir organizasyon. Orada da çok güzel karşılandık. Daha önce İTEF'e katılan Makedon Filip'le orada yüz yüze tanıştım. Çok sempatikti ve yaramaz çocuk gibiydi. Açılış töreninde her bir yazarla kısaca sohbet ettiler. Alman fellowshiple yan yana oturup fısır fısır konuştuk. (İngilizce konuşabiliyormuşum ya dedim.) Tören sonrası elime su alıp, dışarı çıktım. (Erik rakısından sonra akıllanmıştım. İçmek yok!) Filip yanıma geldi. O sırada Makedon bir yayıncı da geldi. Adamın boyu 2 metre desem yeridir. Hemen kartını verip, benimle sohbet etmeye başladı. O anlatıyor, ben içimden "rahmetli Vatan Şaşmaz'a ne kadar benziyor," diye düşünüyorum. Neyse o sırada Ayfer Hanım'ı keşfetti beni saldı. Başladık Filip'le konuşmaya. Belli ki bu çocukla çok eğleneceğiz. Bıdı bıdı konuştuk. Otele geri döndük. Orada da dip dibeyiz. Konuşmayı da çok seviyor. Ay bir de Murat Boz'a çok benziyor. (Neden sürekli birilerini birilerine benzettim, ben de anlamadım.) Sonra tatlı tatlı sohbet ederken, "Yarın için hazır mısın, konuşma hazırladın mı?" diyerek beni şaşırttı. İlkten inanmadım. "Aa ne sunumu ne konuşması?" diye şakaya vurmaya başladım. "Programa bakmadın mı? Avrupa Birliği Bilgi Merkezi'nde Balkan edebiyatı üzerine soru sorulacak. Birkaç şey anlatırsın." deyip sırıtmaya başladı. İnanmadım buna yine. Gitti Dejan'a söyledi. "Evet öyle. Sen de konuşmacılardan birisin," demesin mi! Bütün gecem mahvoldu. Filip sürekli sırıtıp dalga geçiyor. Elimin tersiyle vurasım geldi. Saat 10 oldu. "Ben gidiyorum uyumaya, sabah görüşürüz." dedim. "İyi uyu ve iyi hazırlan," diyor arkamdan hala... Shit!

2.Gün: Her şeye rağmen mışıl mışıl uyudum. Sabah 7'de gözümü açtım. Hazırlandıktan sonra başladım internette Balkan edebiyatı araştırmasına. Yok, kitlendim. Ne diyeceğim ben konuşmada! Zaten panik bir insanım. Kağıda bir şeyler karaladım. Ama o an odadan hiç çıkasım yoktu. Çıktım. Lobide toplaştık. Yürüyerek AB Bilgi Merkezi'ne gittik. Karşı caddeden Filip'in geldiğini gördüm. "İyi uyudun mu?" diye hala sırıtıyor. Hiiç bozuntuya vermedim. "Bomba gibi hazırım." İçeri bir geçtik. Round Table hazırlamışlar. En sağda benim ismim yazılı. Allah'ım, neden ben? Instagram'da tabii hava atıyorum ilk iş seyahatim falan... Biri kesin beddua etti al sana stres. Neyse, kaçamam artık. Oturdum. Önümdeki mikrofon bana, ben ona bakıyorum. Diğer tarafta dinleyiciler var. Kafamı ne zaman çevirsem Filip'le göz göze geliyorum. Cesaret verici şekilde gülümsüyor ama ben onu oymak istiyorum o an. Şanslı piç. Oturup, dinliyor anca. Neyse. Sondan bir önceki soru bana geldi. Aslında o an soruyu umursamadım. Kafamda oluşturduğum konuşmayı dile getirdim. Kafa sallayarak beni dinlediler. Ve bitti. İşkence bitti. Oh be diyerek elime yine su alıp dışarı çıktım. Filip de arkamdan gelmiş, "Ya tam seni videoya çekecektim konuşman bitti," diyerek beni uyuz etmeye çalışıyor. "Dalga geçme, stresten ölüyordum," dedim "Yoo çok profesyonel duruyordun," dedi. Bir de bana sor. Daha yeni soluklanıyorum, fellowlar toplantı yapacak dendi. Hobaa, tekrar içeri gir, iki Makedon yayıncıyla tanış, kısaca görüş ve bitiş. Ondan sonrasını net hatırlamıyorum sanırım. Otele döndük. Yemek verildi ama yiyemedim. Odama çıktım ve kendimi yatağa attım. 

Uyandığımda akşam olmuştu. Hazırlandım aşağı indim. Ekip toplanmış. Akşam yemeği yedik. Filip bu sefer baya uzağımda oturdu. Ne zaman ölümcül bakışlarımı yollasam sırıtıp, göz kırpıyor. Yemeğimi yerken yanımdaki Hırvat yazar benle sohbet etmeye başladı. Adam fena sarhoş olmuş. Böyle konuşurken alkollü nefesi adeta yüzümü dalgalandırıyor. Neyse. İsmimin anlamını sordu. Tureng'ten gösterdim. Beğenmedi. "Senin ismin Emily olsun, olur mu?" dedi. Güldüm. Kafası güzel tabii. "Olur, fark etmez," dedim. "Sen de bana bir isim bul dedi." Adamın adı Robert... Abi mis gibi adın var nasıl başka isim bulayım. "Bence isminiz çok güzel. Amerikalı gibisiniz de. Robert gayet iyi bir isim," dedim. Yok, tutturdu bir isim bul. Okey. "Jack olsun," dedim. O an aklıma o geldi nedense. Güldü. Yarı kapanık gözleriyle, "Jaaack, iyi bakalım Emily," deyip içmeye devam etti. Diğer tarafımda oturan Ayfer Hanım'a anlattım. "Valla bunlar sırf içmeye gelmişler. Ay çok doydum. Bir yürüyüş mü yapsak," deyince hemen atladım. İkimiz, diğerlerini masada bırakıp şehri turlamaya çıktık yine. Yediklerimizi bir güzel erittik. Bir Türk yeri bulduk. Çay içtik. Okul-iş hayatımı anlattım. Öyle böyle derken saat geç oldu, kalktık. Dönerken Ayfer Hanım dondurma ısmarladı. Eh, ben cidden mutluluktan kanatlandım. Gündüz yaşadığım stres buhar olup uçtu gitti.
Ay çok uzun anlatmışım. Diğer iki günü Part 2'de anlatıyorum. 👉 Gezenti Jane: Evim Gibisin Makedonya Part 2

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

Gezenti Jane: Evim Gibisin Makedonya Part 2

Şimdi gelelim en komik ve eğlenceli güne...

3.Gün: Akşam 7'ye kadar vaktimiz var. Ayfer Hanım'la kahvaltıdan sonra Üsküp'ü bir güzel gezelim dedik. Üsküp - Skopje Şehir Müzesi'nden bir başladık, şehrin her tarafını yürüyerek gezdik. Gerçekten görülmedik yer bırakmadık sanırım. Üsküp Kalesi'ne de gittik. Şehre tepeden baktık. Bize ilk günden beri çok yardımcı olan, Türkçe bilen Makedon esnafa uğrayıp magnet aldık. Ve gözümüze kestirdiğimiz bir lokantaya girdik. Adı Destan. Allah'ım enfes köfteleri var! Shopska Salata'dan da söyledik. Sanırım hayatımda yediğim en lezzetli köftelerdi. Üsküp'e yolunuz düşerse Old Bazaar'daki Destan'a mutlaka uğrayın. 
Yemek sonrası otele döndük. Sözde yatıp uyuyacaktım. Açtım televizyonu, anlamadığım Makedon kanallarında gezindim. (Nedense çok hoşuma gitti bu durum.) Kendi halimde takılırken telefondan mesaj sesi geldi. Filip. "Yarın Ayfer Tunç'la röportaj yapmak üzere yerel bir kanaldan gelecekler. Ona haber verir misin?" Tam cevap yazacaktım devamında nefesimi kesen bir şey yazdı. "Seninle de röportaj yapmak istiyorlar. Bu sefer iyi hazırlan bence, sorular kazık." Ekrana bakakaldım. "Şaka yapıyorsun di mi? Bu nereden çıktı? Ünlü değilim ki ben. İptal et. İPTAL ET." O an beynim İngilizceyi benimsemiş, takır takır yazıyor. Filip'in keyfi yerinde. "İptal mi etmemi istiyorsun? Bence yapabilirsin. :D" O sırıtan suratını dağıtacağım. "Seni öldüreceğim. Kesinlikle öldüreceğim." yazdım. Beyfendi, "Öldürmeyi deneyebilirsin ama kolay pes etmem," demiş. Hah. Resmen İngilizce flörtleşiyoruz. Ay ama o an cidden boğazlayabilirdim onu. Neyse. Hiiiç kafama takmadım. Hazırlanıp, çıktım. Lobide toplanıp Davut Paşa Hamamı'na gittik. Kapanış gecesi de orada olacak. Mekana gelince Filip'e bakındım ama ortalarda yok. Ertele bakalım. Sonra içeri girdik. İkinci sıraya oturmuş. Geçerken elimi silah şeklinde yapıp boğazına dayadım. Sırıtıp, o da elini silah şeklinde yapıp vuruyormuş gibi yaptı. Gülüp geçtim. Ne yapayım bu çocukla?

Bir saat süren kapanış gecesinde yazarlar kitaplarından kendi dillerinde bir bölüm okudular. Arkada İngilizce metinleri yansıtıldı. Baya keyifliydi. Sonra ayaküstü sohbetler başladı. Bu sefer elime şarap aldım. Bir köşeye sinip, kendi halimde takılmayı düşünürken Vatan Şaşmaz'a benzeyen adam geldi. Yine konuşmaya başladık. Adama bakarken boynum tutulacaktı. Cidden çok uzun. Ama sohbeti keyifliydi. "Umarım Frankfurt'ta da görüşürüz. İstanbul'a da geleceğim. Haberleşiriz." dedi. Olur, dedim. Araya Filip girdi. Bilmiş bilmiş sırıtıyor. "Hani öldürecektin beni," falan diye uğraşmaya başladı. "Oo dur daha yeni başlıyoruz," dedim. Çok komik, kızamıyorum da. Otele döndük, akşam yemeği için. Biz -Filip, Ayfer Hanım ve ben- geriden geldiğimiz için yemek masası baya dolmuştu. Hırvat yazar Robert'ın yanı ve diğer iki yer boştu. "Bu akşam seni kurtarayım mı?" diyerek Ayfer Hanım, sarhoş Robert'ın yanına oturdu. Ay nasıl mutlu oldum. Ben de Filip'le yan yana oturdum. Sürekli çocuğa seni öldüreceğim diyorum ama gülüyorum. O sırada ne içerseniz dendi. Hadi dedim, son gecenin hatrına meşhur biranızdan, Skopska içeyim. Filip şok oldu. "İki gündür sadece su içiyorsun ve şimdi bira içmeye karar verdin... Şaşırttın beni." Canım ya, amacım seni şaşırtmak değil öldürmek. Neyse. Bira enfes gençler. En son Polonya'da içmiştim. Hatta Ahududu aromalı içmiştim, güzeldi. Ama Makedon birası efsane! İki bardağı yuvarladım yemek sırasında. Filip şaşkın şaşkın bana bakıyor. Benim beynim dağılmaya başladı. Ona göz kırpıp duruyorum. (Ama süper bilinçliyim. Sadece hareketlerimi kontrol edemiyorum.) Bir bira bir bira daha derken altı bardak bira içtim. En son tuvalete giderken uçuyordum. Böyle uçuyormuşum gibi bir his ama bilinçliyim. Yemek faslı bitti, Ayfer Hanım odasına çıktı. Geriye bir avuç insan kaldı. Hadi bara gidelim dediler. Şöyle bir düşündüm. Gidersem içeceğim ve bu riskli. Gitmezsem aklım kalabilir ama mışıl mışıl uyurum. Filip'e, "Odaya gitsem iyi olacak," dedim. Süt dökmüş kedi gibi baktı, "Emin misin gelmeyecek misin bak diğerleri de geliyor emin misin sen bilirsin ama..." Bir, "gel be ne olacak," diyemedi. Demesine gerek kalmadı tamam geliyorum dedim. 

Herkes şokta. Abi iki gün beni gözleyip, bu kız içici değil uykucu diye dedikodumu mu yaptınız da ben de geliyorum deyince "geliyor musun cidden" sorusunu soruyorsunuz. Sarhoş haliyle Robert bile "Geliyor musun?" diye sordu. Evet gençler, bara geliyorum. Evet, daha içeceğim. Evet, gece daha yeni başlıyor. Filip, ben ve uzun boylu Makedon arkadaş yürümeyi tercih ettik. Diğerleri taksiye bindi. Yürürken en bilinçli olanımız Filip'ti. Uzun boylu Makedon arkadaş da sarhoş olmuş ama beni soru yağmuruna tutuyor. Şehirdeki binalar hakkında bilgi veriyor. (Çok ilgileniyormuşum gibi kafa sallıyorum.) Filip sırıtıp duruyor. (Sonradan anladım neden sırıttığını.) Derken bara geldik. Polonya'da da alkol tüketmişimdir ama hep "ben sarhoş olamıyorum, bünyem doğuştan alışkın sanırım eheh" diye övünürdüm. Yalan. Barın önünde kendi kendime sallanıyordum. Dejan'a rezil olmayayım diye Filip'e tutundum. O da boncuk boncuk bakıyor. Aklımda Murat Boz. Bir yandan uzun boylu Makedon bir şeyler anlatıyor. Neyse içeri girdik. Bir masaya yaslandım. Hoop önüme bira kondu. Öldüreceğim seni Filip. İçiyoruz. Şerefe yapıyoruz. İçiyoruz. Şerefe yapıyoruz. Uzun boylu Makedon soru sormak (hala soruları bitmedi) için bana doğru eğiliyor, müzik bangır bangır, dediğini anlamam adeta mucize. Şaşırtıcı bir şekilde sarhoşken İngilizce anlama ve konuşma kabiliyetim daha ön plandaydı. Duraksamadan konuştum ve söylenen her şeyi anladım. Bir ara Filip'le dans ediyorduk. Karaoke gibi bir şeyler de yapmış olabiliriz. "Bu kaçıncı biran?" diye sordu. "Yedi oldu sanırım. Hiç de alışkın değilimdir. İkiden fazla içemem. Normalde bara da gitmem. Genellikle bu saatlerde uyurum," dedim. İnanmadı. O an ben bile kendime inanmazdım.(Ama dediklerim doğruydu cidden.) Ve biramı bitirmemle uzun boylu Makedon yeni bir bira getirdi. Kulaklarımdan bile bira fışkıracaktı. Artık su gibi içer olmuştum. Ama bir süre sonra cidden bıktım. Şişeyi Filip'e uzatıp, "Bunu içersem kusacağım sen iç," dedim. Yine sırıttı. Sırıtma çocuk. Sonra "Hadi seni otele bırakayım, yarın yoğun olacak," dedi. Ayıp olmasın diye uzun boylu Makedon'a veda ettim. Erken ayrılmama (erken miii gece 3 olmuş) şaşırdı, sarıldı, mutlaka görüşelim sonra dedi. El salladım. Sallana sallana kendimi sokağa attım. Zavallı Filip, düşeceğimi ön gördü herhalde elimden tuttu. Sokaklar bomboş. Sohbet ede ede otele geldik. Böyle harbiden yerimde duramıyorum. Filmlerde izleyip, kitaplarda okurdum da bu duruma inanmazdım. Doğruymuş. Sekiz bira içmeyin. 
Filip'e sarılıp, güvenilir biri olduğu için teşekkür edip otele girdim. Kendimi yatağa atmamla uyumam bir olmuş. 

4.Gün: Sabah 6'da gözümü açtım. Şöyle bir etrafıma baktım. Makedonya'da olduğumu algılayamadım. Tekrar uyudum. 8'de kalktım. Bu sefer uykumu almışım, kendimdeyim. Bavulumu hazırladım, kahvaltıya indim. İlk defa Ayfer Hanım'dan önce kahvaltıya indim. O da gelip beni görünce şaşırdı. "Aa erkenciyiz. Dün gece ne yaptınız bakalım," diye sordu. "Hiiç, biraz takıldık. Bara gittik. Çok durmadık zaten geri geldik." dedim. "Şu uzun boylu Makedon hep senle konuşuyordu. Ne zaman baksam seninleydi hep. İlgisi var sanırım." Gözlerim yerinden çıktı. "Yok ya, iş hakkında konuştuk hep." İmalı bakışlar... "İlgisi olabilir canım ne olacak bunda," dedi. Ehehe evet tabii derken kahveme gömüldüm. Sonra beni facebook'tan eklediğini gördüm. (Aslında barda facebook'unu açıp ismimi yazmamı istemişti, o sırada eklemiş.) Girip bir bakayım dedim. 80'liymiş. Gözlerim yerinden çıktı. İmkansız. Taş çatlasa 30 derim. Neyse. Umrumda değil zaten. 
Kahvaltı sonrası biraz zamanımız vardı. Dışarıdaki sandalyelerden birine oturup kitap okumaya başladım. Ensemde bir el hissettim. Dönüp baktım, Filip gıcığı... Telefonda konuşuyor. Karşıma oturdu. "Nasıl, iyi uyudun mu?" diye sordu sırıtarak. Dil çıkardım Ayfer Hanım görmeden. "Mükemmeldi. Prensesler gibi uyudum." dedim. "Sekiz bira demek ki prensesler gibi uyutuyormuş," dedi. Eh, tekmeği hakketti. Öyle birbirimizle atışırken röportajı yapacak olan ekip geldi. İçeri geçtik. Röportaj sırasında Filip'le yan yana oturup sessiz sinemacılık oynadık. Röportaj bitti. "Siz de bize festival hakkında birkaç cümle söyler misiniz?" demezler mi! Direk Filip'e baktım. Ben demiştim sana, der gibi sırıtıyor. Aşırı tepki de veremiyorum kamera önünde. "Hmm olur tabii," diyerek kamera önüne geçtim. Karşıdan beni kendi telefonuyla çeken Filip'i öldürme planları kurmaya başladım. Mikrofon yüzünden üç kere çekim tekrarı yaptılar. Lanetliyim resmen. Neyse. Bu işkence de bitti. Filip'in yakasına yapıştım, "Seni bir gün cidden öldüreceğim," dedim. "Kolay olmayacak," diyor hala ya. Sabah sabah bütün enerjim gitti. Neyse.

Sonrasında Filip, ben ve Ayfer Hanım Old Bazaar'a gittik. Çay içtik. Bir ara Ayfer Hanım gitti. Filip'le baş başa kaldık. "Dün gece çok komikti. Uzun boylu Makedon sana şehirdeki binaları anlatıp dikkat çekmeye çalıştı fark ettin di mi?" deyince jeton düştü. "Öyle miydi? Sevimliydi aslında." dedim. "Sevimli mi? Yani iyi biridir..." diye geveleyince "Sevimli ama onunla sadece iş konuşurum, pek benim tipim değil," dedim. Sonra o İstanbul maceralarını anlattı. Bildiği Türkçe kelimeleri söyledi. Ben de Rusçadan bahsettim. Sonra Ayfer Hanım geldi. Dejan'la buluşup öğle yemeği yedik. Güzel yedik. Son kez bira içtim. O sırada Filip laf sokmasa olmazdı. (Yazdım bunları bir kenara...) Yemek sonrası son kez dolaştık. En son veda ederken Filip'e sımsıkı sarıldım. Çok dost canlısıydı. Evet, iki kere kalp krizi geçirttiriyordu. Makedonya'da katil olmama neden olacaktı ama hayatımın en güzel dört gününü geçirdim. Makedonya, evimdeymişim gibi hissettirdi. Hiç dönesim yoktu gençler. Bir yarım orada kaldı diyebilirim.
Ayfer Hanım'la son kez havaalanında pasta yedik. "Ne yedik be, ne gezdik be," diye keyif de yaptık. Gerçekten öyle. İnanılmaz güzel bir maceraydı benim için. Ayfer Tunç'la doya doya takılmak, ortak noktalarımızın olduğunu bilmek, ondan özel şeyler duymak... Sanırım hayatım boyunca unutamayacağım bir anı olacak. Unutmak da istemem. 

İşte böyle gençler. Erasmus sonrası en eğlenceli gezilerimden biri oldu Makedonya. Hiç beklenmedik ama gerçekten eğlenceli... Yurt dışı gezilerim hep beklenmedik oldu. O yüzden bir sonraki maceram ne zaman, nerede, nasıl, kimle olacak bakalım. Roman gibi yazmışım. Buraya kadar bıkmadan okuyanlara selamlar...
İlerleyen günlerde kitap yorumlarımla görüşmek üzere. 👊

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

30 Nisan 2018 Pazartesi

Kitap Yorumu: Kuş Uçar Kanat Ağlar - Şükrü Erbaş

Merhaba!

Gerçek hayattan nefret ediyorum. Güzel giriş cümlesi oldu... Cidden hayatın monotonluğundan nefret ediyorum. Kitap okuma düzenim de bozuldu okuduğum kitapları blog'a yazma düzenim de... Yine de Nisan ayı bitmeden şiir kitabımı okudum geldim. Diğer okuduğum kitapları Mayıs ayı içerisinde paylaşacağım. Bir ara yorum bombardımanına maruz kalabilirsiniz. Aman dikkat. 😃
Gelelim bu ay okuduğum şiir kitabına... Şükrü Erbaş'ın Kuş Uçar Kanat Ağlar kitabını keşfetmemin de bir hikayesi var efenim. 
12 Nisan'da Ortaköy'de Necatigil Şiir Ödül'üne katıldık ofisten bir arkadaşımla. 
1980 yılından beri Behçet Necatigil anısına düzenlenen bu ödül töreninde her yıl bir şaire ödül veriliyor. Bu yıl Şükrü Erbaş ödül sahibi oldu. Bizzat orada olup, onun sesinden kendi şiirini dinlemek benim için bir onurdu. Atmosfer çok güzeldi. İyi ki böyle bir etkinliğe katılma fırsatım oldu dedim.
Tören çıkışı Beşiktaş'taki Kırmızı Kedi Kitapevi'ne uğradık ve Şükrü Erbaş'ın bu Şiir-Hikaye tarzındaki kitabını aldık. İlk defa böyle bir tarz okudum. Şiir ve kısa hikaye karışımından oluşuyor kitap. Çok anlamlı ve etkileyici sözler de vardı. İyi ki okumuşum dedim. Hem ödül töreni sayesinde Şükrü Erbaş'ı tanımış oldum hem de bu ay onun bir şiir kitabını okumuş oldum. Cidden bu aralar değişik isimler okuyorum ve bundan çok memnunum. Aynı yerde saymak istemiyorum. Bu deneyimleri yaşadıkça da sizinle paylaşmak istiyorum. Umarım bu konuda etkileyici olabiliyorumdur. 😍
Size severek okuduğum birkaç alıntıyı bırakıyorum ve kitabı okumanızı öneriyorum.

"Dokunmak hayal etmekten büyükmüş."

"Ölüler, yaşayanlarda yaşar, bunu hiç unutma."

"İlk acı değilsin, dedim. Son acı da olmayacağım, dedi. Sevmenin ötesini görmek istemiştim, dedim. Oradan geliyorsun, dedi. Sözcüklerden duvar örülmezmiş dedim. Kurduğun konaklarda insanlar kendini seviyor, dedi. Yalnızlık hiç geçmiyor, dedim. Yazıyorsun ya, dedi."

"İnsan geçmişini sevmeden yaşayamazmış."

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

14 Nisan 2018 Cumartesi

Kitap Önerisi: Puuung'un Aşkı - Puuung

Merhaba!

Size çok mu çok ponçik bir kitap önerisi ile geldim. Böyle havalar güzel, istediğim şeyler gerçekleşiyorken bu modumu bozmak istemedim ve içinizi kıpır kıpır edecek bir kitap önerisi yapayım dedim. 
İlk önce Puuung'tan bahsedeyim. Güney Koreli bir illüstrator. Yaptığı çizimleri Instagram sayfasında sık sık paylaşıyor. Kendi kişisel hayatından ilham alarak ortaya enfes bir çizgi roman çıkardı. Love is... olarak tanımladığı bu çizimleri gerçekten de aşkı yansıtıyor. Ben ilk kez kitabı elime aldığımda sırıtmadan duramadım. Çok, çok güzel olmuş. Çizimlerle beraber bir iki cümlelik yazılar da yer alıyor. Böyle aşık olası geliyor insanın. 
Kitapla ilgili yazılacak pek bir şey yok aslında. Alıp, incelenmeli. Size örnek olsun diye birkaç alıntı bırakacağım. Ayrıca yukarıda linkini bıraktığım Instagram sayfasında da bakabilirsiniz.
Cidden Puuung'un Aşkı, yılın en ponçik kitabı. 🙌



Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane



13 Nisan 2018 Cuma

Kitap Yorumu: Bir de Baktım Yoksun - Yekta Kopan

Merhaba

İlkbahar gelmiş, benim en sevdiğim ay nisan gelmiş! Nasıl mutlu olmam. Tabii her ne kadar nisan ayını çok sevsem de her yıl bu zamanlarda başıma bir iş geliyor. Bakalım, bekliyorum bu sene ne olacak...
Boş boş da beklemiyorum. Okuma listemi giderek genişletiyorum. Öyle ki okunacak kitaplar aldı başını gidiyor. Kitaplığımın abartısız 2.5 rafı kuzu kuzu beni bekleyen kitaplarla dolu. Kendime kitap almama diyeti uygulamaya karar verdim. En azından doğum günüme kadar -14 Temmuz- yeni kitap almayacağım. (Amin.)
Gelelim yeni keşiflerime. Ben baya baya öyküler okumaya başladım. Bu maceramı yakın bir zamanda blog'da ayrı bir yazıyla anlatacağım. Çünkü size minik sürprizim olacak. 👀 
Gel gelelim öykü okuma maceramdaki yazarlara... Aslında öykü yazan ne çok yazarlarımız varmış... Ben hep roman odaklı olduğum için öykü türüne yeni geçiş yapabildim. Yakın zamanda Yekta Kopan'ın Bir de Baktım Yoksun kitabını okuma fırsatım oldu. 2010 Yunus Nadi Öykü Ödülü ve 2010 Haldun Taner Öykü Ödülü'ne sahip bu kitabında 6 adet birbirinden farklı öykü yer alıyor.
Bu öykülerin tek ortak noktası "baba" temasını içermeleri. Kitabın genel olay döngüsü bu şekilde geçiyor. Evet, farklı karakterler ve kurgular okuyoruz ama hepsinde bir baba teması yer alıyor. 
Bu tarz kitaplarda yer alan her öyküyü aynı tatla okumak biraz zor bence. Ben her birinden farklı tat alarak okuyorum. Mesela Bir de Baktım Yoksun'da en çok Portobello 22'yi (ikinci öykü) çok sevdim. Tekrar tekrar okuyabilirim. Diğer öyküleri de zevkle okudum ama bu öykünün yeri bende ayrı. Sırf Portobello 22 için bile kitabı önerebilirim. 😄
Şaka bir yana, öykü türünde bir şeyler okumak istiyorsanız Yekta Kopan'ı öneririm. Diğer kitaplarını da okuyacağım. Yazar inanılmaz güzel yazıyor. Çok etkileyici bir kalemi var. 
Size sağlam bir alıntı bırakıyorum ve yeni kitabıma başlamaya gidiyorum. 💛

"Hayal dünyasının vaat ettikleriyle gerçek yaşamın sundukları arasındaki gerilime, belirsizliğe dayanamayan insanlar yok mudur, vardır!"

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

31 Mart 2018 Cumartesi

Kitap Yorumu: Göğe Bakma Durağı - Turgut Uyar

Merhabalar
Ay, mart bitmeden şiir kitabımı okumayı bitirdim. Her ay şiir okuma hedefime son hızla devam ediyorum. Ve bundan çok zevk alıyorum. Çünkü hayatıma biraz farklılık katabiliyorum. Yeni şeyler öğrenmeye bayılıyorum, tabii edebiyatla ve dille bağlantılıysa... O yüzden şiir kitapları şu an hayatımın en heyecanlı aktivitesi. Her ay hangi yazarın hangi kitabını okuyacağımı seçmek bana eğlence katıyor valla. 😎
Bu seçimi, mart ayında son anda yaptım desem yeridir. Bir gün YKY'den bir şey almam gerekiyordu, gitmişken şiir kitabı da alayım dedim ve açıkçası yeşil kapağına vurulmamla Turgut Uyar'ı aldım diyebilirim. Normalde kitabı biraz incelerdim, beni etkileyen bir şeyleri var mı diye. Ama o an çok acelem vardı ve kaptığım gibi kasaya gittim. 😊
Mükemmel bir seçim oldu diyemem. Turgut Uyar'a sonsuz saygım var, okumak da istiyordum. Fakat pek birbirimize hitap etmiyoruz sanırım. Kitabı iştahla okudum ama beni ele geçiren sadece birkaç şiiri vardı. Olsun, okuduğum için çok memnunum. Hayatımdan bir Turgut Uyar geçti. 😍 Umarım başka bir kitabını, daha iştahla okurum. Size birkaç alıntı bırakıyorum.


"...
Hiçbir zaman dertsiz kalmadı gönlüm
Bir çift gözden, bir yapraktan, bir kuştan.
Daima daha taze, daima yeni baştan
Turnam bir gün bırakmayacağım peşini,
Sen nereye, ben oraya, adım adım
İnsan sevdikçe iyileşiyor artık anladım.."

"...
Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum..."

"...
Bu ellerimi nereye koysam yakışmıyor
Dedim ki en iyisi kucağında dursun..."

"...
sevgim acıyor
Kimi sevsem
Kim beni sevse..."

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

25 Mart 2018 Pazar

Kitap Yorumu: Beyaz Diş - Jack London

Merhabalar
Yeni bir modern klasik romanı ile karşınızdayım. Franz Kafka, Stefan Zweig derken Jack London'ı da okundu/okunacaklar listeme eklemiş bulunuyorum. Beyaz Diş'i iyi ki şimdi okumuş dedim. Biliyorsunuz, Beyaz Diş okullarda çok sık 'okutulan' romanlardan biridir. Zorla okutulan klasiklere karşıyım. İnsanın içinden gelmeli. Neyseki okul hayatım boyunca zorla okuduğum bir kitap olmadı. (Yoksa oldu mu?) O yüzden kendi hür irademle klasikleri okumaya devam ediyorum.
Aslında Beyaz Diş'i okumak aklımda yoktu. Kardeşimin edebiyat projesi için istediği bir klasiği okuması gerekiyordu. (Bir nevi zorla okutma...) Jack London'da karar kıldık. Onunla beraber ben de okudum. İyi ki okumuşum dedim. Yazarın bir sonraki kitabı Vahşetin Çağrısı'nı okumak için sabırsızlanıyorum. 😊
Gelelim Beyaz Diş'e... Açıkçası başlarda biraz sıkıldım. Yazarın dilini, kurgusunu çözme aşamasındaydım. Sonra baktım kitap çok acayip gidiyor ve ilgimi çekiyor. Kendimi bir kaptırdım ki... kitap bitmiş. Çok sevdiğim kitaplardan biri oldu bile!
Yarı kurt yarı köpek olan bir melezin tüm hayatı boyunca yaşadığı olaylara, zorluklara, zulümlere, hemen hemen her şeye tanık oluyoruz. Beyaz Diş adını verdikleri bu melez daha doğar doğmaz Tanrı olarak nitelendirdiği insanlar tarafından eziyetler görmeye başlar. 

"... korku ve dehşet ile bilinmeyenin gizemi bile bu hayatta bir şey katıyordu."

Bu kitabı nasıl anlatsam bilemiyorum. Hayatımda okuduğum en anlamlı kitaplardan biriydi. Beyaz Diş sayesinde bir hayvanın gözünden neler hissettiklerini okumak enfesti. Bizim için sessiz, gıkı çıkmayan ve pek bir şey anlamayan gibi gözüken hayvanlar aslında nasıl da zekiler! Onlara birazcık imkan tanısak onlar bile bizi yönetebilir. Beyaz Diş'i okurken içim içimi yedi. Öyle acı verici olaylar oluyor ki, oradakileri sarsıp bir uçurumdan aşağı atmak istedim. Avcılıktan tutun, hayvan gücü yarıştırmalarına, taşımacılığa, şiddete kadar her şeyi gözler önüne sermiş Jack London. Ve bu kitabı Kanada'ya yaptığı yolculuklar sayesinde yazdığını göz önünde bulundurursak bu kurgunun gerçeğine şahit olduğuna eminim. Zaten kitabı okurken hiçbir yapaylık sezmiyorsunuz. Çok gerçekçi ve bir o kadar sarsıcı bir romandı. Çok titiz yazılmış. Yani yazar kendini 'ay bir roman yazmalıyım' diye kasmamış. Çok doğal ve akıcı bir eser ortaya koymuş.
Ah bir de kitapta güzel şeyler de oluyor. İnsan gibi insan dediğimiz birileri ortaya çıkabiliyor. İşte o zaman hayvanların sevgi ve saygı çerçevesinde nasıl da sadık olabildiklerini görebiliyoruz. Bu kitap çok şey anlatıyor, anlayabilene. Bir hayvanı kurt da olsa tavşan da olsa hor gördüğünüz zaman vahşi bir tepki alırsınız. Tabii o hayvanın gücüne bağlı olarak... Ama ona ne kadar şefkat, sevgi ve saygı gösterirseniz aynı şekilde karşılığını alırsınız. Kitap tam olarak bunu anlatmak, aşılamak istiyor. Beyaz Diş, birçok kötülüğe maruz kalıyor ve bunun sonucunda, bir de doğası gereği giderek vahşileşiyor. Tam artık geri dönüşü yok dedikleri anda onun dilinden anlayan biri çıkıyor ve bizce bir 'mucize' yaratıyor. Aslında mucize değil, olağan bir şey ama bizim gözümüzde o şey mucize! 
Bundan sonra benden bir klasik önerisi istenildiğinde Beyaz Diş'i de ön plana alacağım. Çok, çok sevdim. Umduğumdan çok daha iyi bir romandı. Kitabın sonlarına gelirken diken üstünde okudum, ya kötü bir sonla biterse diye... Seviyorum seni Jack London! 😍
Modern Klasik serilerine başlamak için güzel bir başlangıç olabilir diye düşünüyorum ve kesinlikle öneriyorum!

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane