Pages

17 Temmuz 2018 Salı

Kitap Yorumu: Sen, Ben ve 36 Soru - Vicki Grant

Merhabalar
Size çok 'pembiş' bir kitap getirdim. Son zamanlarda okurken çok eğlendiğim kitaplardan biri oldu. Hep karamsar, ağır şeyler okuyormuşum, farkında değilim. Sonra Sen, Ben ve 36 Soru elime geçti. Modum da değişti.
Hadi başlayalım!
Öncelikle Yabancı'nın kitap basımına hayran olduğumu söylemiş miydim? Kalite akıyor adeta. Bu kitabı da enfes basmışlar. 

İKİ YABANCI. İKİ SIR. ARALARINDAKİ UÇURUMU KAPATACAK OTUZ ALTI SORU.

Of! Şu başlık bile kitabı okumama sebepti. Böyle değişik temalı ve çerez kitapları çok seviyorum. Kitabı bir günde bitirdim. Kafamı yormadı. Tam tersine bitince böyle bulutlar üstünde süzülüyormuşum gibi hissettim. 😍
Baş karakterlerimiz Hildy ve Paul, sizi güzel bir maceraya çıkaracak. 
Üniversitede yapılan bir psikoloji deneyine katılan bu iki çılgın, 36 soru ile birbirlerini tanımaya başlarlar. Aslında birbirlerini yediler desem daha doğru olur. Her bir soruda o kadar farklı konulara dalıyorlar ki bir süre sonra bu diyalogları cidden komik olmaya başladı. Çok doğallar. Sanki karşınızda çok sempatik bir çift atışıyormuş gibi bir hisle okuyorsunuz. 

Baştan uyarayım, Paul sizi deli edebilir. Hatta son 50 sayfa kala aşırı sinir bozucu bir tipti. Sonra olaylar öyle değişti ki daha da hevesle okudum. Aslında kitabın sonlarına doğru tam benim istediğim kıvamda oldu her şey. Biraz dolambaçlı yolları severim. Hildy ve Paul'un hikayesini çok sevdim.
Her soruda birbirlerini deli etmeleri, Paul'un komik çizimleri, aralarında ince espriler de olan diyalogları, soruların hem zor olması hem de düşündürtmesi... Bence tam yazın tatilde okunacak bir kitap. Israrla tavsiye ederim. ❤

Paul: "Bir arkadaşlıkta en çok neye değer verirsiniz?"
.
.
.
Paul: hiç acele etme
.
.
.
Paul: beni merak etmene de hiç gerek yok
.
.
.
Paul: yapcak daha iyi bi işim de yok nasıl olsa.
Hildy: Düzgün bir cevap vermek istiyorum.
Paul: hazır olunca beni uyandırırsın
Hildy: Bakış açısı. Arkadaşlarımın benimle bakış açımı paylaşmasını isterim, böylece aynı şeyleri komik bulabilir ya da aynı şeyleri yapmak isteyebiliriz. AMA... aynı zamanda benimkinden farklı bir bakış açılarının olmasını da isterim, böylece yaptığım şeyleri analiz edebilir ve bana daha iyi kararlar almamda yardımcı olabilirler.
Paul: fazla bi şey istemiyomuşsun, insanları arkadaşlık pozisyonu için mülakata da çağırıyo musun? Hildy Takımı’nın bi parçası olun!!! Özgeçmişinizi aşağıdaki adrese mail yoluyla gönderin

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

1 Temmuz 2018 Pazar

Kitap Yorumu: Edgar Allan Poe - Bütün Şiirleri

Merhabalar

Sadece bir gün gecikme ile "Haziran Ayı Şiir Kitabı" yorumumu yayımlıyorum. 
Tam bir senedir her ay bir şiir kitabı okuyorum ve bundan aşırı memnunum. Şiire daha çok odaklanmaya başladım ve çok güzel şairler tanıdım. Bu etkinliğimin 1.yılında bir çeviri şiir kitabı okumak istedim ve tercihim Edgar Allan Poe oldu. İthaki çok güzel bir basım yayımlamış. Poe'nun bütün şiirlerini Oğuz Cebeci'nin enfes çevirisi ile ciltli bir şekilde basmış. Kitabı fuarda çok uygun bir fiyata almıştım. Uzun zamandır uzaktan aşk yaşıyorduk. Artık okumalıyım dedim. Zamanlaması da çok güzel oldu. 😍
Şiirlerini okumadan önce Poe'yu daha iyi tanımak için biyografi kitabını da okudum. (Bir önceki yazıda yorumumu bulabilirsiniz.) Böylece şiirleri daha anlamlı geldi. İthaki'nin basımında bir de en çok şeyi sevdim; şiirlerin İngilizcesi ve Türkçesi bir arada verilmiş. Yani karşılaştırarak okuyabilirsiniz. Şöyle de bir şey var; Poe'nun dili eski İngilizce olduğu için birçok bilinmeyen kelimeleri de göreceksiniz. İnanılmaz bir eser olmuş. Açıkçası sindirilmesi zor bir kitaptı. Beni alıp, düşünceler arasında uzun yolculuklara çıkaran birkaç alıntıyı sizinle de paylaşıyorum. 

...Ve ben sana döndüm,
Mağrur akşam yıldızı;
Senin ışığın daha değerlidir benim için.
Çünkü yüreğime mutluluk verir
Göklerdeki gururun geceleri,
Ve daha çok beğenirim
O alçaktaki daha soğuk ışıktan
Senin uzaklardaki ateşini

...Bir rüyada bile olsa mutluydum.
Mutluydum ve sevmekteydim düşleri:
Düşleri, diri renkleriyle yaşamı boyayan,
Benzerliğin gerçeklikle olan
O geçici, sisli, puslu savaşı gibi,
Gösterir çılgın gözlerimize
Cennetin, sevginin ve bize ait olan her şeyin
Taze umudun, bilinen en parlak vaktinden
Daha da güzel olan şeylerini.

...Benim saadetimin pınarları değil
Fışkıran; gözyaşlarıyla ne tuhaf!
Ya da bir tek öpücüğün heyecanı
Felce uğratan yıllardır.

...-Yazık-aşkın güzelliğini anlatacak sözüm yok.
Ne de daha öteye gideceğim, bir yüzün
Güzelliğini anımsamaktan.
Esen rüzgardaki gölgeler gibi, çizgileri zihnimde
Gözlerimin eski bir kitaba daldığını anımsıyorum, bu yüzden
Ta ki harfler dönüşene dek
Anlamlarıyla birlikte hayallere.

...Ah, cehennem, göster haydi gösterebilirsen
Daha kırık bir kalp, daha derin bir acı...

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

Not: Temmuz ayı için şiir kitabı önerilerine deli gibi açım. Seçtiğim alıntılardan belki bellidir ne tarz sevdiğim; delicesine romantik! Öneri gelmezse kendimi yine Ümit Yaşar Oğuzcan'ın kollarına atacağım sanırım. 💛

30 Haziran 2018 Cumartesi

Kitap Yorumları: Seç, Beğen, Oku

Merhabalar
Şimdi arkanıza yaslanın ve aylar aylaaar önce okuyup da yorumunu girmeye üşendiğim kitapların kısa ama doyurucu yorumlarını okuyun. Ne yapayım? Bunlar da benim evlatlarım. Blog'a yorumlarını yazmasaydım içim sızlardı. Çareyi böyle buldum. Ki, daha önce de buna benzer bir şey yapmıştım. Tembel Jane...
Nisan ve mayıs ayında okuduğum kitapları blog'a girememiştim çünkü bir takım koşuşturmalı işlerim vardı. Hazır bu aralar vakit buluyorum, hemen yorumlarınızı yazayım dedi.

Sis Hırsızı, hiç aklımda olmayan bir kitaptı. Ta ki yazarı Lavinia Petti'nin İTEF için İstanbul'a geleceğini duyana kadar... Hemen kitabı kaptım ve okudum. Zaman yolculuklarını sever misiniz? Ben bayılırım! O yüzden severek okuduğum bir kitaptı. Alice Harika Diyarı havasında ama yazarın kendine özgü kurgusuyla ortaya çok enteresan bir kitap çıkmış. Lavinia Petti'ye bunu söylediğimde gülümseyip,"gerçekten mi?" demişti. Kendisi çok mütevazi ve sempatik bir yazardı. İyi ki okumuşum dedim. Ve Timaş Yayınları'ndan okuduğum ilk kitap diyebilirim. 😊

"Unutmak, hatırlamaktan daha büyük cesaret ister."

Oasis de okumayı düşündüğüm bir kitap değildi. Yazarı Eilis Barrett, İTEF için İstanbul'a geliyor diye hemen okuyayım dedim. Biraz beklentisiz başladım. Çünkü yazarımız bu kitabı 16 yaşında yazmış. Buna hem şaşırdım hem de imrendim. Çünkü Oasis bir distopya. Distopya türüne aşık olduğumu bilmeyen kaldı mı? O yüzden kitabı okurken beklentilerimi en düşük seviyede tuttum çünkü o kadar enfes distopyalar okudum ki, Oasis, yazarın ilk tecrübesi olduğu için bir şeyler beklemememin sebebiydi. Ki öyle de oldu. Bu kitabı ilk kez distopya okuyacaklara öneririm. Yoksa kurguyu basit bulabilirsiniz. İkinci kitabı Genesis'i de okuyup seriyi sonlandıracağım. 

Momo... Herhalde bu kitabı okumayan bir tek ben değilimdir. Geç kaldığımı da biliyordum ama nedense her zaman kitaptan uzak durdum. Bunun sebebi çok okunması ve herkeste yerinin ayrı olması. Bu tarz kitaplar nedense gözümü korkutuyor ve okumam için baya bir zaman geçmesi gerekiyor. Ama hiç unutmuyorum. Ortaokuldaydım ve en yakın arkadaşım Kabalcı Yayınları'ndan çıkan Momo'yu okuyordu ve "Hayatımda bu kadar harika bir kitap okumadım," diyordu. Ta o zamanlardan beri kitaptan tırstım. Neden bilmiyorum, belki sizde de öyle oluyordur. Neyse. Geçen gün baktım Pegasus enfes basmış. Hemen alıp, okudum. Evet, çok anlamlı ve etkileyici bir kitap ama favorim diyemem. Yine de iyi ki okumuşum dedim. Çünkü gerçekten çok güzel bir şeye değiniyor.

"Herkes çok iyi bilir ki bazen bir saatlik süre insana ömür kadar uzun gelirken, bazen de göz açıp kapayıncaya kadar geçip gider. Zamanın bu garip kısalığı ve uzunluğu, o saat içinde yaşanan olaylara bağlıdır. Çünkü zaman, yaşamın kendisidir. Ve yaşamın yeri yürektir."

Ah Franz Kafka... Nedense aramızda bir bağ olduğunu hissediyorum. Tüm kitaplarını yalayıp yutmak ama aynı zamanda ağırdan almak istiyorum. Aforizmalar, eserlerindeki alıntılardan oluşuyor. En sevdiğim şey de yazarların favori kitaplarından alıntılar okumak... Keşke bunu tüm yazarlar için yapabilseler. Franz Kafka'nın alıntıları elbette enfesti! Bütün kitabı sarıya boyayabilirdim. Bazı cümleleri adeta beni yansıtmış. Kitabı bitirince Franz Kafka'yı neden bu kadar çok sevdiğimi anladım. Duygusal insanlarız yav.

"Belirli bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. İşte bu noktaya erişmek gerekir."

Franz Kafka'dan sonra kitaplarını okumak için sabırsızlandığım bir diğer yazar ise Stefan Zweig. Beni şaşırtan yazarlardan biri. Şu ana kadar iki kitabını okudum ve ikisinde de durağan başlayıp sonlara doğru beni sarmaladı. Özellikle Satranç, "nereden nereye be" dedirtti. Sıfır beklentiyle başladım ve kitabın sonunda aydınlandım. Kitabın adının neden Satranç olduğunu daha iyi anladım. Kurgu zekice düşünülmüş. Okurken, kurgudaki olayların bağlantısını çok seveceğinizi düşünüyorum. Dolandırmıyor ama ilmik ilmik işliyor. O zaman daha çok Stefan Zweig okumam dileği ile diyelim...



Sadece metroda okuyarak bitirdiğim bir kitaptan bahsedeyim. Tavşan Yılı. 41 dile çevrilmiş ve İskandinav edebiyatının kült eserlerinden biri olmuş. İlk kez Finlandiyalı bir yazar -Arto Paasilinna- okudum. İnanılmaz bir deneyimdi. Kitabı kesinlikle öneririm. Tarzı çok farklı. Herkes kaldırabilir mi bilmiyorum ama benim çok hoşuma gitti. Konusu şöyle: Orta yaştaki bir gazeteci maraton hayatından sıkılmıştır ve bir gün fotoğrafçı arkadaşıyla yol ortasında bir yaban tavşanına çarparlar. Vatanen, gazeteci, tavşanın yarasına bakmak için arabadan iner ve ormana kaçan tavşanın peşine düşer. Sonrasında tamamen kendi hayatından kopar ve tavşanla beraber bir sürü maceraya atılırlar. Dediğim gibi çok değişik ve ilk kez okuduğum bir türdü. Kısa ama eğlenceli ve anlamlı maceraları çok hoşuma gitti. Tavşan Yılı'na bir göz atın derim. 😍

Ve son olarak bugün bitirdiğim kitaptan bahsedeyim. Peter Ackroyd'ın Edgar Allan Poe'un biyografisini yazdığı "Poe: Kısacık Bir Hayat" kitabını okudum. Bunu okumamın sebebi haziran ayı şiir kitabı için Poe'nun Bütün Şiirler kitabını okuyorum ve şair hakkında da bir şeyler okumak istedim. Şiirlerinde hem kendini hem de yazdığı dönemi fazlasıyla yansıtıyor ve buna yabancı kalmak istemedim. Kitap incecikti. Sabah başladım, öğleden sonra bitti ve şu an her şey daha net. Poe çok başarılı, ünlü ve İngiliz edebiyatının en önemli ismi olabilir ama kısa hayatında (40 yaşında vefat etmiş) çok ızdırap çekmiş. Mutlu olduğu günler o kadar sayılı ki bunu biyografisini okuyunca daha iyi anlarsınız. Şu an gözümde bambaşka bir Poe var. Yarın şiir kitabı yorumunu yayımlayacağım.

O zamana kadar kendinize cici bakın. 

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane


26 Haziran 2018 Salı

Kitap Yorumu: Zeytin Ağacının Gölgesinde Yunanistan

Merhabalar

Şu an bu yazıyı Yunan müzikleri eşliğinde yazdığım için bir yandan da dans ediyorum. Ah, beni Yunanistan'a ışınlayabilir misiniz?
Yıllar yıllaaar (ne ara yıllar oldu ben de anlamadım...) önce Yabancı Damat dizisini izlerken Yunan aşkım ortaya çıkmıştı. Baş karakterle aynı ismi taşıdığımız için Niko her "Nazlı mou" dediğinde içimin yağları erirdi. "Benim de kocam Yunan olsunnnn," diye dua ettiğimi bile hatırlıyorum. 😃
Gel zaman git zaman iş hayatında yazar bir arkadaşım oldu ve şansa bakın onunla da adaşız. 😍 Yunanistan kaderimde var demek ki. "Yunanistan maceralarım anlattığımı bir seyahat kitabı yazdım, çok yakında çıkacak," dediği andan itibaren günleri saydım. Hem kalemine güveniyordum hem de Yunanistan hakkında bilmediğim bir milyon şeyi öğrenmek için can atıyordum. Ve sonunda kitap ellerimin arasına geldi. Taze taze imzalandı.

 "Yaseminler tütüyor, haydi yollara düşelim!"

Beni tutan kim?! Kitabı cidden bitirmemek için zor tuttum kendimi. Bir yandan da okumadan duramıyordum. Nazlı Gürkaş, adeta bir Yunanlıdan daha fazla Yunanlı olmuş. Gezmedik, görmedik yer bırakmamış. Hepsini ince ince işleyerek yazmış, fotoğraflamış. Böyle okurken mest oldum. Kendimi onun yerine koydum. Bir "ah be" çektim. Ne kadar güzel anılar biriktirmişsin Nazlı mou. 😊
Kitapta Yunanistan'da gezdiği her şehri, adaları öyle güzel anlatmış ki hemen sırt çantası hazırlayıp yollara düşmek istiyorsunuz. Yemeklerinden, müziklerine, insanlarına kadar Yunanistan'a doyuyorsunuz. Adını sık sık duyduğum yerler de vardı hiç duymadığım ama gidelecekler listeme eklediğim yerler de oldu. Kavala kurabiyesine aşık olan ben Yunanistan'ın bir parçası olduğunu bilmiyordum. Ve daha bunların nicesi...

"Yaşamak yeterli değil. Bir tek yaşam yeterli değil benim için. Yeteri kadar gün yok. Yapılacak çok fazla şey ve bir sürü düşünce var. Her günbatımı bana hüzün getirir, çünkü bir gün daha geçip gitmiştir..." -Mediterraneo filminden bir replik

Özellikle yemekli kısımlara bayılacaksınız. Öyle iştahlı yazılmış ki aç değilseniz bile acıkacaksınız. (Yaşasın kötülük!) Kitabın bir de çok hoşuma giden bir kısmı var. Her bölümün başında şarkı adı paylaşılmış. Ve bu şarkıları Nazlı'nın Spotify listesinde bulabilirsiniz. "Zeytin Ağacının Gölgesinde Yunanistan- Nazlı Gürkaş" diye aratırsanız hemen bulabilirsiniz. Şu an müzikleri oradan dinliyorum. *-* 

"Ne kadar süreceğini hesaplamadan yaşa ve öl zamanını bilmeden
git, neresi olduğuna önem vermeden." -Patrick Leigh Fermor, A Time of Gifs

Kitabın daha birçok sevdiğim özelliği var. Nazlı'nın çektiği fotoğraflar, okuduğu kitaplardan yaptığı alıntılar, maceralarını anlatmadan önce o yer hakkında kısa ama doyurucu bilgi vermesi ve bir de kitabın sonunda yer alan ulaşım bilgileri. Bu kadar yararlı ve açıklayıcı bilgileri ne internette ne de rehberlerde bulabilirsiniz. Ne kadar çok emek harcadığını kitabı okuyunca anlayacaksınız. Öyle ki bence Yunanlıların bile keşfetmediği, gitmediği adaları kitabında ön plana çıkarmış.
Okuduğum ilk seyahat kitabıydı. İyi ki okumuşum dedim. İyi ki Nazlı Gürkaş'ı tanımışım dedim. Kendisi ayrı sempatik kitabı ayrı şeker. 

Siz de Nazlı'yla tanışıp, kitabını okumak ister misiniz? Tabii benle de tanışma fırsatınız olacak. :P 
Perşembe günü önce söyleşi hemen ardından Yunan müzikleri eşliğinde bir kutlama olacak. Herkes gelebilir. Bu linke tıklayarak mekan, saat bilgilerine ulaşabilirsiniz. Çıkın çıkın gelin. Felekten bir gece çalalım. 

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

25 Haziran 2018 Pazartesi

Kitap Yorumu: Grapon Kağıtları - Didem Madak

Merhabalar

Ben bu aralar Leyla'yım. Havalardan sanırım. Bazen hoop kalkıp dans ediyorum sonra Tom Odell şarkılarına sığınıyorum. Öyle böyle derken, işler güçler kovalarken valla mayıs ayının şiir kitabını yayımlamayı unutmuşum. Hoş, mayıs ayı benim için adeta ışık hızında geçti. İlk iki hafta festivaldi, fellowship programıydı derken bir de Makedonya gezisi çıktı. Sonra Safranbolu'ya gittim. Bir de baktım haziran ayındayız hatta ay sonuna yaklaşmışız... Böyle olmaz, seriyi bozamam dedim ve işte "Mayıs Ayı Şiir Kitabı" ile karşınızdayım.
Didem Madak, hep aklımda olan ve sık sık önerilerde karşıma çıkan biriydi. Eh, artık onunla da tanışmalıydım. İyi ki de kitabını okumuşum. Oh be, dedim. 💛

El elele tutuşmuş iki kelebek gibi.
Gidecektik, kaçacaktık buralardan
Uzak ülkeler düşlemiştik.
Büyük gemiler yüzmüştü ruhumuzda


Sonra gittin.
Çocuk oldum bir daha, ağladım.
Kaç şiir, kaç kere sular altında kaldı.
Kitaplar, aşk, her şey.
Her şeyi son bir kere daha kurtaramazdım.

Ey aşk sen
Artık bazı şarkılar kadar
yaralısın.

Aşkımız şehrin en güzel aşkıydı.
Kolay değildi, kolay olmamıştı.
Yıllarca şehrin en güzel aşkının benekleriyle yaşamak.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

22 Haziran 2018 Cuma

Kitap Yorumu: Damızlık Kızın Öyküsü - Margaret Atwood

Merhaba
Şöyle uzun uzun kitap yorumu yapmayı özledim. Aslında o kadar güzel kitaplar okuyorum ki anca yorum yazabiliyorum. Mesela Damızlık Kızın Öyküsü'nü tam iki ay önce okudum. 😏 Ama bakınız şimdi yorumunu girebiliyorum. Olsundu, iş hayatını da çok seviyorum.
Eh, artık kitap yorumuna geçelim mi?

Margaret Atwood'un 1985 yılında yayımlanan Damızlık Kızın Öyküsü adlı romanı şu ana kadar okuduğum en korkunç distopya kitabıydı. Distopya türünü çok seviyorum. Olmayan ama olma olasılıkları olan dünyaları okumak gerçekten çok ilginç geliyor. Ama Damızlık Kızın Öyküsü'nü okurken aynı zevki almadım. Çünkü çok korkunç bir kitap. Gerçekleşme olasılığı sanki diğer distopya romanlarına göre daha fazla. Ve düşünsenize yazar bu romanını 1985 yılında yazmış! Taa o yıllardan adeta geleceği ön görmüş. Ay yok, umarım böyle bir şey gerçekleşmez.
"Biz iki bacaklı rahimleriz, hepsi bu." cümlesi bile kitabı özetleyebilir. Düşünsenize, bir gün uyanıyorsunuz ve her şey alt üst olmuş. Kadın olarak bütün haklarınız elinizden alınmış. Para harcamak, gezmek, eğlenmek, çalışmak ve daha aklıma gelmeyen bir sürü şey... Özgürlüğünüz elinizden alınmış. Kadınları sadece bir kabuk olarak gören örgütle çevreniz sarılmış. Ailenizden, çocuğunuzdan koparılıp tanımadığınız birinin evindesiniz. Artık Komutan denilen kişinin çocuklarını doğurmakla görevlisiniz. Sizi insan gibi görmüyorlar. Sadece rahmi ve doğurganlık özelliği olan bir şeysiniz. Değersiz. Korkunç ve itici bir durum.
Açıkçası kitabı okumaya başladıktan sonra işkence çekmeye başladım. Kitabın konusu başlı başına baş ağrıtan bir durum. Bir de yazarın yoğun ve karmaşık anlatım biçimi; belki kitabın iki farklı çevirmen tarafından çevrilmesi... bunlar kitabı okurken yorulmanıza sebep olabilir.
Ama konu olarak kitabı ele aldığımız zaman dolu dolu ve çarpıcı gerçeklerle kurgulanmış olduğunu görebiliyoruz. Dediğim gibi bundan 33 yıl önce yayımlanan bir kitabın günümüze bu kadar yakın olması biraz korkunç bir durum. Elbette kitaptaki gibi özgürlüğümüz elimizden alınmış ya da sadece çocuk doğurmakla görevli değiliz. Şükürler olsun! O günleri görmek de kesinlikle istemeyiz. Ama kitaptaki bazı şeyler günümüzü biraz yansıtıyor.

Size biraz daha detay vereyim. Karakterlerden çok bahsetmedim. Aslında kitap cidden karışık. Kitabı daha iyi anlamak için Nisan ayında İthaki Akademi'de düzenlenen Aslı Perker ile Damızlık Kızın Öyküsü Dizi/Kitap Analizi etkinliğine katıldım. Orada dizinin ilk bölümünü izledik. Diziyi izlerken detaylar üzerinde durduk. Aslı Perker, kitapla paralel bir şekilde kurguyu yorumladı. Kendisi bu kitabı üniversitede tez konusu olarak seçmiş ve daha kitap ülkemizde basılmamışken orijinal dilinden okuyarak tezini hazırlamış. O yüzden onun anlatımıyla adeta aydınlanma yaşadım.
Aslında kitabı yorumlamak dehşet zor. Böyle kolay lokma bir kitap değil. O yüzden hem birine aktarmak hem de sindirmek çok zor.
Benim gibi özgürlüğüne çok düşkün biriyseniz bu kitap sizi çok sarsacak. Okurken çok çaresiz hissettim. Kendimi baş karakterin yerine koydum ve boğuluyormuşum gibi hissettim.
Kitabın dizisi de var. İzlemeye korkuyorum inanın. Kitabı okurken bu kadar dehşet içinde kaldıysam izlerken herhalde kalp krizi geçirebilirim.
Ne olursunuz, hayatınızın bir döneminde bu kitabı okuyun. Size çok şey katacağına eminim.
Ne diyebilirim ki, iyi ki yazıyorlar. İyi ki böyle kitaplarla karşılaşıyorum. İyi ki okumayı seviyorum. 😍

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

3 Haziran 2018 Pazar

Gezenti Jane: Evim Gibisin Makedonya Part 1

Herkese merhaba!
Aslında yaklaşık iki hafta önce blog'da yayınlamak üzere kitap yorumları yazdım ama sonra işler çok karıştı ve o günden beri bilgisayara dokunmadım desem yeridir. 
Kısaca özet geçeyim.
👀 4-10 Mayıs tarihleri arasında İTEF'in (Uluslararası İstanbul Edebiyat Festivali) 10.yılında görev aldım. Fellowship programında da görevliydim. (Bunların detaylarını bir başka yazıda açıklayacağım. Gelecek seneye hazırlık yapacağız.)
👌 Festivalin bittiği gün, şu an staj gördüğüm edebiyat ajansında kadroya alındığımı öğrendim. Hayalimin ötesinde bir şey gerçekleşti aslında. Artık Young Adult - Genç Yetişkin kitaplarının ajanlığını yapacağım. Yani artık ileride "biriciğim" diye adlandırdığım kitaplar satışa çıkabilir. (Detayları yazacağım, ITEF yazısıyla beraber.)
😍 Beni kalpten götüren haberler arka arkaya geldi. İşe tam zamanlı alındığımı öğrendikten hemen sonra "Ayfer Tunç'la beraber Makedonya'ya gidiyorsun." dediler. Dondum, algılayamadım, gözlerim doldu ve "Gerçekten mi?" diyerek kalakaldım. Aslında o an mutluluktan ruhum bedenimden ayrılmıştı. İstediğim tepkiyi veremedim. Ama hala durup durup dans edesim geliyor. Niye mi?
Birincisi, her zaman sevdiğim yazarlardan biriyle, bir güncük bile olsa vakit geçirmek istemişimdir. (Her kitap kurdu gibi...) Ayfer Tunç hep merak ettiğim yazarlardan biriydi. Aynı zamanda staja başladığımdan beri kitaplarını da okumaya başlamıştım. Hatta Aşıklar Delidir ya da Yazı Tura kitabı ilk çıktığı zaman Can Yayınları'na gidip ofisimiz için birkaç kopya almıştım. Ve bana dediler ki Ayfer Tunç'la beraber seyahat edeceksin... Dört gün boyunca beraberiz... Şu an hala yaşıyorsam diğer hayallerim içindir. :D Yoksa bu habere kalbim dayanamazdı.
İkincisi, ilk kez iş seyahatime gidiyordum. Şansıma yurt dışına hemde! Makedonya olması benim için çok ayrı. Çünkü 2017'nin sonlarına doğru "Yine yurt dışına çıkmak istiyorum. Ama bu sefer bir Balkan ülkesi görmek istiyorum." demiştim. O kadar sıradan bir söylemdi ki... Makedonya! Farkında olmadan dilediğim şey gerçekleşti.
Eh, hal böyle olunca kutsanmış gibi hissettim. Hatta seçilmiş insanım sanırım falan dedim. (Abarttım ama olsun o kadar yav.)
Şimdi gelelim Makedonya-Üsküp macerama. Kemerlerinizi bağlayın arkadaşlar! Dopdolu, heyecanlı, stresli ve sürprizlerle dolu dört günümü anlatıyorum.

1.Gün: 27 Mayıs Pazar günü sabah 04:50'de kalktım. Uçağımız 07:50'de. Son hazırlıkları yapıp, yola çıktım.(Ondan önceki gün stresten ölüyordum. Nasıl olacak, ne yapacağım, nasıl davransam, kimler olacak... Halbuki Ayfer Tunç'la öncesinde mailleştik, Makedon gazetesi için röportajını çevirme şerefinde buldum. Telefonda görüştük, söyleşisine katılıp yüz yüze bile tanıştım.) Yolda Ayfer Tunç aradı. Allah'ım nasıl sempatik bir yazar... "Canım ben geldim, sen gelince haber ver seni karşılayım." Adeta uçtum. Bagaj verme, pasaport kontrolü (yaşasın vizesiz ülke) falan derken Ayfer Hanım'la buluştum. Çok doğal. İlk aklımdan geçen buydu. Doğal, dobra, konuşkan, sıfır ego, zevkli, çok tecrübeli ve gerçekten yemek yemeyi seven biri. 😄 Ben böyle şaşkınlığımı üzerimden atamamışken hoop uçağa bindik. Sanki ilk kez binmişim gibi kafamı cama yapıştırdım. 1 saat 15 dakika boyunca aval aval gökyüzünü izledim. (Uçakla seyahati çok seviyorum cidden.) 
Makedonya'ya hoş geldiniz... Küçük ama sevimli havaalanına indik. Etrafımızdaki yazılar birden değişti tabii. Neyseki Rusça altyapım var. Alfabeyi bildiğim için birkaç kelimeyi de okuyabildim. O sırada bizi bekleyen şoförle karşılaştık. Çatır çatır İngilizce konuşuyor. Araba yolculuğumuz sırasında başladı şehrini anlatmaya. Gözüm yollarda, kulağım adamda.
Hoop otele geldik. Şehrin ortasında ve gerçekten güzel bir otel. Bavullarımızı bırakıp, kendimizi Üsküp'ün ferah sokaklarına bıraktık. Bir saatten fazla Ayfer Hanım'la sadece yürüyerek şehri keşfettik. Bol bol konuştuk. Bana diğer ülkelerdeki anılarını, maceralarını anlattı. İç çekerek ve cidden ilgiyle dinledim. İnanılmaz güzel anlatıyor. Benim de yeni ülke görme merakım var tabii. Arada söylediği yerleri not ediyorum. Durup, şehrin güzelliğini fotoğraflıyoruz. Birkaç Türkçe konuşan Makedon esnafla da karşılaştık. Hatta biri son güne kadar bize baya yardımcı oldu. Neyse. Hava mis, güneş tepemizde. (Oysaki İstanbul'da sırılsıklam olmuştuk.) Artık yol yorgunluğu kendini belli edince otele geri döndük. 
Odamı görür görmez mest oldum. Hiç çıkasım gelmedi. :D Kendimi direk yatağa attım. Bir uyandım, oo saatler geçmiş. Hemen hazırlandım. Süslendim, püslendim Ayfer Hanım'la lobide buluştuk. Karnımız deli aç. Festival ekibiyle akşam yemeği yememize daha birkaç saat var. N'apalım? Gözümüze kestirdiğimiz bir lokantaya girdik. Meksika Mutfağı!!! En sevdiğimmm. Karnımızı bir güzel doyurduk. Ben yine hipnoz olmuşum gibi Ayfer Hanım'ın anlattıklarını dinliyorum. Beni konuşturmaya çalışıyor ama yok, onu dinlemek daha zevkli.


Yemeği yedik, otele döndük. Bizi festivale çağıran Dejan'la tanıştık. (Festival diyorum da hemen açıklamaya yapayım. Pro-Za Balkan, bu yıl 6.sı düzenlenen ve birçok ülkeden yazar ağırlayan bir uluslararası edebiyat festivali. Ben Fellowship Programı aracılığı ile katıldım. Fellowship Programı'nda çeşitli yayınevlerinden ve ajanslardan uzman kişiler katılıyor. Tüm detaylara bu linke tıklayarak ulaşabilirsiniz.) Bizi çok sıcak karşıladılar. Akşam yemeğinde diğer ülkelerden gelen Amerikalı, Alman, Hırvat, Makedon ve Sırp yazarlarla ve yayıncılarla tanıştık. O sırada ne içersiniz diye sordular. "Bira, şarap, raki?" Raki mi? Bizim rakı herhalde deyip ondan istedim. Çünkü bira sevmiyorum. Şarap da canım istemedi. Raki raki dedikleri Makedon rakısı geldi. Shot bardağında ve sarımsı bir şey. Hadi dedim, yeni bir şey deniyorsun. Bir içtim... Boğazımdan geçip mideme akarken şöyle bir durdum. Sanırım beynim yanıyor. Vücudum alev almaya başladı. Dehşet sert bir şey. Ya da benim bünyem alışkın değil. Hemen suya saldırdım. Sonra önümde duran salataya dadandım. Domates, salatalık ve üstüne peynir rendelenmiş. Allah'ım yok böyle bir şey. Shopska Salata'sını o gün keşfettim ve gelene kadar her gün yedim. Enfes bir şey. Makedonya'ya giderseniz kesinlikle deneyin. 

Neyse efenim, yemek faslı bitti. Festival açılışının yapılacağı yere, Davut Paşa Hamamı'na gittik. Küçük ama dolu dolu bir organizasyon. Orada da çok güzel karşılandık. Daha önce İTEF'e katılan Makedon Filip'le orada yüz yüze tanıştım. Çok sempatikti ve yaramaz çocuk gibiydi. Açılış töreninde her bir yazarla kısaca sohbet ettiler. Alman fellowshiple yan yana oturup fısır fısır konuştuk. (İngilizce konuşabiliyormuşum ya dedim.) Tören sonrası elime su alıp, dışarı çıktım. (Erik rakısından sonra akıllanmıştım. İçmek yok!) Filip yanıma geldi. O sırada Makedon bir yayıncı da geldi. Adamın boyu 2 metre desem yeridir. Hemen kartını verip, benimle sohbet etmeye başladı. O anlatıyor, ben içimden "rahmetli Vatan Şaşmaz'a ne kadar benziyor," diye düşünüyorum. Neyse o sırada Ayfer Hanım'ı keşfetti beni saldı. Başladık Filip'le konuşmaya. Belli ki bu çocukla çok eğleneceğiz. Bıdı bıdı konuştuk. Otele geri döndük. Orada da dip dibeyiz. Konuşmayı da çok seviyor. Ay bir de Murat Boz'a çok benziyor. (Neden sürekli birilerini birilerine benzettim, ben de anlamadım.) Sonra tatlı tatlı sohbet ederken, "Yarın için hazır mısın, konuşma hazırladın mı?" diyerek beni şaşırttı. İlkten inanmadım. "Aa ne sunumu ne konuşması?" diye şakaya vurmaya başladım. "Programa bakmadın mı? Avrupa Birliği Bilgi Merkezi'nde Balkan edebiyatı üzerine soru sorulacak. Birkaç şey anlatırsın." deyip sırıtmaya başladı. İnanmadım buna yine. Gitti Dejan'a söyledi. "Evet öyle. Sen de konuşmacılardan birisin," demesin mi! Bütün gecem mahvoldu. Filip sürekli sırıtıp dalga geçiyor. Elimin tersiyle vurasım geldi. Saat 10 oldu. "Ben gidiyorum uyumaya, sabah görüşürüz." dedim. "İyi uyu ve iyi hazırlan," diyor arkamdan hala... Shit!

2.Gün: Her şeye rağmen mışıl mışıl uyudum. Sabah 7'de gözümü açtım. Hazırlandıktan sonra başladım internette Balkan edebiyatı araştırmasına. Yok, kitlendim. Ne diyeceğim ben konuşmada! Zaten panik bir insanım. Kağıda bir şeyler karaladım. Ama o an odadan hiç çıkasım yoktu. Çıktım. Lobide toplaştık. Yürüyerek AB Bilgi Merkezi'ne gittik. Karşı caddeden Filip'in geldiğini gördüm. "İyi uyudun mu?" diye hala sırıtıyor. Hiiç bozuntuya vermedim. "Bomba gibi hazırım." İçeri bir geçtik. Round Table hazırlamışlar. En sağda benim ismim yazılı. Allah'ım, neden ben? Instagram'da tabii hava atıyorum ilk iş seyahatim falan... Biri kesin beddua etti al sana stres. Neyse, kaçamam artık. Oturdum. Önümdeki mikrofon bana, ben ona bakıyorum. Diğer tarafta dinleyiciler var. Kafamı ne zaman çevirsem Filip'le göz göze geliyorum. Cesaret verici şekilde gülümsüyor ama ben onu oymak istiyorum o an. Şanslı piç. Oturup, dinliyor anca. Neyse. Sondan bir önceki soru bana geldi. Aslında o an soruyu umursamadım. Kafamda oluşturduğum konuşmayı dile getirdim. Kafa sallayarak beni dinlediler. Ve bitti. İşkence bitti. Oh be diyerek elime yine su alıp dışarı çıktım. Filip de arkamdan gelmiş, "Ya tam seni videoya çekecektim konuşman bitti," diyerek beni uyuz etmeye çalışıyor. "Dalga geçme, stresten ölüyordum," dedim "Yoo çok profesyonel duruyordun," dedi. Bir de bana sor. Daha yeni soluklanıyorum, fellowlar toplantı yapacak dendi. Hobaa, tekrar içeri gir, iki Makedon yayıncıyla tanış, kısaca görüş ve bitiş. Ondan sonrasını net hatırlamıyorum sanırım. Otele döndük. Yemek verildi ama yiyemedim. Odama çıktım ve kendimi yatağa attım. 

Uyandığımda akşam olmuştu. Hazırlandım aşağı indim. Ekip toplanmış. Akşam yemeği yedik. Filip bu sefer baya uzağımda oturdu. Ne zaman ölümcül bakışlarımı yollasam sırıtıp, göz kırpıyor. Yemeğimi yerken yanımdaki Hırvat yazar benle sohbet etmeye başladı. Adam fena sarhoş olmuş. Böyle konuşurken alkollü nefesi adeta yüzümü dalgalandırıyor. Neyse. İsmimin anlamını sordu. Tureng'ten gösterdim. Beğenmedi. "Senin ismin Emily olsun, olur mu?" dedi. Güldüm. Kafası güzel tabii. "Olur, fark etmez," dedim. "Sen de bana bir isim bul dedi." Adamın adı Robert... Abi mis gibi adın var nasıl başka isim bulayım. "Bence isminiz çok güzel. Amerikalı gibisiniz de. Robert gayet iyi bir isim," dedim. Yok, tutturdu bir isim bul. Okey. "Jack olsun," dedim. O an aklıma o geldi nedense. Güldü. Yarı kapanık gözleriyle, "Jaaack, iyi bakalım Emily," deyip içmeye devam etti. Diğer tarafımda oturan Ayfer Hanım'a anlattım. "Valla bunlar sırf içmeye gelmişler. Ay çok doydum. Bir yürüyüş mü yapsak," deyince hemen atladım. İkimiz, diğerlerini masada bırakıp şehri turlamaya çıktık yine. Yediklerimizi bir güzel erittik. Bir Türk yeri bulduk. Çay içtik. Okul-iş hayatımı anlattım. Öyle böyle derken saat geç oldu, kalktık. Dönerken Ayfer Hanım dondurma ısmarladı. Eh, ben cidden mutluluktan kanatlandım. Gündüz yaşadığım stres buhar olup uçtu gitti.
Ay çok uzun anlatmışım. Diğer iki günü Part 2'de anlatıyorum. 👉 Gezenti Jane: Evim Gibisin Makedonya Part 2

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane