Pages

18 Kasım 2017 Cumartesi

Dizi Önerisi: Stranger Things

Merhabalar
Hazır kış kapımıza dayanmışken, yorgan altında izlemelik bir dizi önerisi yapmaya geldim. Eminim Stranger Things'i duymayan kalmamıştır. Hem çok reklamı yapıldı hem de baya izleyici kitlesi var. Eh, haksız değiller. Hele de ben öneriyorsam kesinlikle izlemelisiniz demektir. Çünkü Jane bir oturuşta bir diziyi löp diye bitirmez. Lütfen yorumumu dikkate alınız. 😃
Şaka bir yana cidden diziye b-a-y-ı-l-d-ı-m! Her şeyden bahsedeceğim. Çünkü bu zamanda kaliteli yeni dizi bulmak zordur. Özellikle Netflix beni şaşırtmaya devam ediyor. Sanırım bu Netflix'ten izlediğim dördüncü dizi ve gram hayal kırıklığı yaşamadım. Hatta eski günlerime geri döndürdü. Bir diziye başlayınca bitirene kadar başka bir işle uğraşmazdım. Stranger Things'te de öyle oldu. Diziyi sanırım 3 günde bitirdim. Fena bir şey! Okul, yurt ve sosyal hayatım yerlerdeyken resmen kurtarıcım oldu. Bitince cidden ağlayacaktım. Yapayalnız bıraktı beni. 😢

Neyse, şimdi gelelim konusuna. Başta bana sıradan bir şeymiş gibi gelmişti: Sevimli ve sıradan masum bir çocuğun ortadan kaybolmasıyla birden işler değişir. Çünkü çok gizemli bir şekilde ortadan kaybolur. Diğer üç arkadaşı ve annesi ile ağabeyi Will'i aramaya başlarlar ama ortada hiç ipucu yoktur. Will'i aradıkları sırada yine gizemli bir şekilde ortaya bir kız çıkar. Will'in arkadaşları Mike, Dustin ve Lucas bu kızı ilk önce herkesten saklarlar. Daha doğrusu Mike, bu kızı saklamakta ısrar eder. Nereden geldiğini, kim olduğunu, ailesinin nerede olduğunu öğrenmeye çalışır ama kızdan bir tepki alamaz. Çünkü kız, Eleven, aslında çok fazla deneye mahrum kalmış ve özel yeteneklere sahip biridir. İlerleyen zamanda Eleven'ı daha fazla tanıyan bu çocuklar dünyada 'olağan' şeyler olduğunu keşfetmeye başlarlar ve Will'in kaçırılmasına da bununla bağlantılıdır. 80'li yıllarda geçen dizi gizem, gerilim ve fantastik türlerini bir araya getirerek ortaya enfes bir kurgu çıkarmış.
Konuyu çok mu karışık anlattım, bilemedim. Ama genel hatlarıyla kurgu bu. Daha ilerisini anlatmıyorum yoksa bir heyecanı kalmaz.

Dizideki karakterler muazzam! Yani hem karakterler hem de karakterleri canlandıran çocuk oyuncaklar efsaneydi. Hatta genel olarak ekip çok iyiydi. Her birinin oyunculuğunu hayranlıkla izledim. Mike, Dustin, Eleven, Will ve Lucas, çocuk oyuncu olmalarına rağmen dizinin direği olmuşlar resmen. Bu kadar mı güzel oynanır ya! Bayıldım cidden. Çoğu kişi gibi Dustin'e ayrı hayran kaldım. Çocuk inanılmaz komik. 😄

Çocuk karakterler dışında diğer karakterlere de bayıldım. Will'in annesi Joyce, cidden tam bir anne gibiydi. Kadının duygularını iliklerime kadar hissettim resmen. Oğluna ulaşabilmek için elinden gelen her şeyi yapan bir karakterdi. Joyce'a her zaman destek olan kasabının polis şefi Jim Hopper'a ayrı bir hayran kaldım. Adamın kendinden emin oluşu, cool tavırları, yani sigara içişi bile 'yav yıkılıyor ortalık' dememe sebep oldu. Ve kesinlikle 2.sezonda daha da sevdim. Of, burada anlatamıyorum ama kesinlikle izleyin. 2.sezonun ana karakterlerinden biriydi Hopper. Will'in ağabeyi Jonathan'a kalpler atıyorum buradan. İçine kapanık, pısırık gibi dursa da bu karaktere vuruldum! Böyle cidden 80'lerden fırlamış gibiydi. Mike'ın ablası Nancy'i bir kaşık suda boğmak isteyen bir ben değildim herhalde? Hele Nancy'nin erkek arkadaşı Steve'e ne demeli? İlk sezonda bu iki karakteri cidden dövesim geldi. Ama 2.sezonda tüm düşüncelerim değişti. Özellikle Steve kendini sevdirdi. Kereta ya! (Hele o saçları...)

Ah bu arada dizinin şuan 2 sezonu mevcut. Hatta 2.sezonu çıkalı daha bir ay bile olmadı. İlk sezon 8, ikinci sezon 9 bölüm olmak üzere toplam 17 bölüm yayımlandı. İlk sezon, tanıtım sezonu olmasına rağmen baya akıcıydı. Yani ben bir bölüm bitince aralık vermeden diğerine geçiyordum. Bunu yaptıran çok az dizi vardır. Ve inanın bana 2.sezon çok daha fenaydı. Yani konu olarak çok gelişme yoktu ama çok daha derin bir konu işlemişler. Onu çok sevdim. Karakterler artık tam oturmuş, dizinin gidişatı belli olmuş. Birkaç yeni karakter de gelmiş ama bazıları hiç gelmese de olurmuş. Hatta 2.sezonda hangi bölüm tam hatırlamıyorum (7.olabilir) çok gereksizdi. Yani izledim sonra dedim ki ne alakaydı? Onun dışında enfes iki sezon sizi bekliyor.
Dizinin müziklerine de aşık oldum. Olaylar 80'lerde geçtiği için efsanevi şarkılar kullanılmış. Diziyi daha da yüceltti gözümde. 
Ay daha fazla beni yormayın. Direk başlayın. Gerilim var dedim ama süper korkunç değil. Bence gayet izlenebilir. Fringe ve X-Men havası bile verebilir size. Stranger Things'i izleyin ve yapılan esprilerden geri kalmayın derim. 😘

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

13 Kasım 2017 Pazartesi

Kitap Yorumu: Edip Cansever - Yerçekimli Karanfil

Merhabalar
Kasım ayı şiir kitabımı İstanbul Kitap Fuarı'nda seçtim. Ama sanırım aceleye getirdim bu işi çünkü sadece şairin adına göre aldım. Keşke içeriğine de baksaydım. 😢 Oysaki Edip Cansever benim ruhuma işler diyordum. 
Aslında baya hevesle okudum. Sevdiğim birkaç şiiri oldu ama genel olarak bana hitap etmiyordu. Keşke başka bir kitabını alsaydım. Bazen bir şairin ilk kitabını okuyacağınız zaman yaptığınız seçimler çok önemli oluyor çünkü ilk kez bir şairi, kitabı vesilesi ile tanımış oluyorsunuz. O yüzden keşke biraz araştırıp da alsaydım dedim. Hem kitap inceydi, hemen bitti hem de istediğim tatmini alamadım. Ama olsun. Kitabın kapağı bile çok çekiciydi. Ki arka kapak yazısına vurulmuştum. O yüzden sevdiğim birkaç şiiri buraya bırakıyorum ve Aralık ayı için daha kapsamlı bir şiir kitabı arayışına giriyorum. 😃 Elbette önerilere açığım!

Biliyor musun? az az yaşıyorsun içimde
Oysaki seninle güzel olmak var
...
Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte
Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel
O başkası yok mu? bir yanındakine veriyor
Derken karanfil elden ele..

Aşk iyidir bak
Duyumunu arttırır insanın
...
Hey gidi duyumuna yandığımın dünyası
Alıp vereceğin olacak ille
Aşk maşk buz gibi yaşayacaksın.

...
Diyorum, bir şeye karşı komaktır günümüzde aşk;
Birleyip salıverelim iki tek gölgeyi..

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

12 Kasım 2017 Pazar

36. İstanbul Kitap Fuarı - TÜYAP

Merhabalar

Size tam bir hafta gecikmeli olarak İstanbul Kitap Fuarı maceramı anlatacağım. Geçen hafta bugün, yani fuarın 2.günü koştur koştur kitapların arasına daldım. Instagram'dan gideceğimi bildirmiştim ve birçok kişi görüşmek istediğini de yazmıştı ama hiç öyle bir fırsatımız olmadı ne yazık ki. İstanbul'da çok kısa bir süreliğine kaldığım için fuarda da çok oyalanamadım. Ki zaten dediğim saatten tam üç saat sonra fuara gelebildim. Düşünün bendeki tembelliği... 😃 Neyse, keyifli maceramı anlatayım.
Fuara adım atar atmaz Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'na uğradım çünkü çok yakın arkadaşlarımdan biri orada çalışıyordu. Başı çok kalabalık olmasına rağmen kitap kurdu arkadaşımla ayaküstü sohbet ettik ve bir tane klasik almaya karar verdim. Gurur ve Önyargı'yı sonunda aldım! Başka bir yayıncıdan almayı planlıyordum ama sonra vazgeçtim ve en iyisi klasikleri Türkiye İş Bankası'ndan okumaya devam edeyim dedim. Bir Uğultulu Tepeler faciası da yaşamak istemiyorum.
Efenim, sonra Yabancı Yayınları'na uğradım. Sırf Merve Özcan'ı ve Thpensieve'yi görmek için. İkisiyle de yüz yüze tanışabildim sonunda. İkisi de birbirinden sempatik ve sıcakkanlı insanlardı. Çok yoğun oldukları için ayaküstü sohbet ettim onlarla da. Ama o bile yetti. Oradan kitap almadım çünkü listemde Yabancı'ya ait bir kitap yoktu. Sonrasında Pegasus'a gittim. Esra Nazenin'i orada görünce baya şaşırdım çünkü çalışacağını bilmiyordum. Onunla da yüz yüze tanışmış oldum. O zaten her daim sempatik bir blogger. Pegasus'tan Bronz Atlı'yı aldım. Bu fuarda kayda değer indirimleri vardı cidden. İnternetteki fiyatlarıyla hemen hemen aynıydı.
Uzun aramalarımdan sonra Artemis Yayınları'nı bulabildim. Bu sefer fuar nedense çok karışık geldi. 😃 Olsundu, İpek Ongun imzalı Bir Genç Kızın Gizli Defteri'nin 100.baskını ve tabii ki Cassandra Clare'in yeni kitabı Gölgelerin Lordu'nu aldım. Artemis beni hep mutlu eden indirimler yapıyor. Canımsınız.
Sonrasında YKY'dan Kasım ayı için şiir kitabı aldım. Edip Cansever'in Yerçekimli Karanfil'ini aldım okudum bile. Yorumu gelecek. Bir de Can Yayınları'ndan George Owell'ın 1984 kitabını aldım. Bu yıllardır aklımdaydı ama nedense geçen gün sınıfta bir çocuk bu kitabı öyle ballandıra ballandıra anlattı ki fuarda alacağım dedim ve aldım.
Son olarak Arkadya Yayınları'na uğradım. Çünkü orada benim canım stajyer amirim Yasemin hanım vardı. Onu görmeden gidemezdim. Kısa ama çok keyifli bir sohbet ettik. Yasemin hanımı gördükçe bana ilhamlar geliyor çünkü resmen hayal ettiğim hayatı yaşıyor. Tüh tüh nazar değmesin. 😃 "Bana hangi kitabı önerirsiniz?" diye sordum ve direk "Kelebek ile Keman" kitabını hediye etti. Acayip merak ediyorum çünkü Arkadya'nın tarzı bana baya baya uyuyor. Dram, aşk, tarih...
Bunların dışında... Valla ilk defa jet hızıyla alışveriş yaptım. İnsanın alacakları belli olunca baya hızlı geçiyor fuar. Bir de artık insanlar fuara sadece gezip, blogger'larla tanışmak için geliyor bence. Çünkü internette fiyatlar çok daha uygun. Özellikle Pegasus'un. Çok nadir alıyorum ama alınca tam alıyorum. O yüzden bu seneki fuar hem bütçeli hem çok keyifli hem de sakindi. Resmen üç yıl sonra fuara gidebildim. Sözde İstanbul'da yaşıyorum ama okul için sürekli evden uzak olduğum için bu sene anca gidebildim.
Eğer Ankara'da olursam Ankara Kitap Fuarı'na da katılacağım. İzmir Kitap Fuarı'na da katılmak istiyorum nedense orası daha eğlenceli gibi. Ve Sevinç ablayı görmek istiyorum deli gibi. 😃 Bakalım, ben böyle diyorum ya illa bir aksilik çıkar.

İlerleyen günlerde kitaplarımı sakin sakin okuyup, enfes yorumlar gireceğim. Hazırlıklı olun!

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

11 Kasım 2017 Cumartesi

Kitap Yorumu: Sempre - J.M. Darhower

Merhabalar
Merak etmeyin, yaşıyorum. 😃 Ama hayatım komple değiştiği için bazı şeylere ayak uydurmaya çalışıyorum. O yüzden Sempre tam 3 hafta elimde süründü. Kitabı bitirdikten sonra da yorumunu yazmam 2 haftamı aldı. En sonunda blog'a girebildim. Şuan Ankara'dayım ve sevdiğim cafe'ye gelip, blog yazıları yazmaya karar verdim. 
Aslında Sempre'ye ilk başladığımda kitabı çok sevmiştim. Hatta ilk 100 sayfasını otobüs yolculuğum sırasında okudum. Baya baya akıcıydı. Metroda her fırsatta kitabı okudum ama öyle yanlış zamanda okudum ki... Kitaba tam odaklanamadım. Ve kitapta da sorun vardı bence. Şöyle açıklayayım:
Kitabın başlangıcı çok güzeldi. İnsan dışı bir şekilde yetiştirilen Haven adında bir kız karakterle tanışıyoruz. Kendini bildi bileli köle gibi yaşamış, dış dünyadan habersiz biri. Bir gün aniden biri ona kaçma fırsatı verir. Daha ne olduğunu anlamadan Haven, Dr. Vincent DeMarco tarafından koruma altına alınır. Vincent, İtalyan ve aynı zamanda mafya işleriyle uğraşan bir adamdır. Eşi yıllar önce öldürülmüştür. İki oğluyla beraber yaşamaktadır. Asıl kimliği doktor olarak görülse de çoğu zaman 'kirli' işler yapmaktadır. 
Haven yepyeni hayatına alışırken elbette ister istemez ürkek davranır. Doktor'un oğullarından biri olan Carmine başlarda süper uyuz davrandı. Ama Haven'ı dış dünyaya açan da oydu. Carmine'nın da ciddi sorunları var. Ve bir şekilde beraber üstesinden geliyorlar. Bu kadar basit anlattığıma bakmayın. Aslında baya uzun bir yol katediyorlar. Carmine cidden baş belası biriydi Haven'la iletişim kurdukça kendi hayatı da düzeliyor. Haven zaten o kadar zorluklar çekmiş biri ki, düzelip normal hayata ayak uydurmasına şaşırdım. Hatta bir ara bence çok hızlı ayak uydurdu. Oralar pek inandırıcı gelmedi. 
Haven ve Carmine dışında mafya olayları oluyor. Aslında Carmine'nin annesinin neden öldüğünü öğreniyoruz. Bazı şeyler baya bağlantılı çıkıyor. Açıkçası okurken pek dikkatimi veremedim. Kitabın yarısından sonra ben koptum. 😒 Neden bilmiyorum. Karakterleri de öyle aşırı sevmedim. Hatta Carmine'nin sürekli belden aşağı vurucu laflar etmesine sinir oldum. Sen daha 18'lik bebesin ne bu tavırlar? Baya abartı bir karakter geldi. Ay ya da ben yaşlanıyorum! 

Kitabı pek sevemedim yani. Bitince 'hmm, tamam' deyip kenara koydum. İkinci kitabı için deli gibi beklemem sanırım. Öyle merak edici bir şekilde bitmedi.
Eğer sadece ilk 100 sayfasını okuduktan sonra yorum girseydim kesin okuyun derdim ama kitabın sonrası bence biraz klişeydi. Orijinal bir konusu var ama ne karakterler ne de gelişen olaylar bende bir etki yarattı. Üzgünüm, J.M. Darhower, Sempre bana göre değildi. 😞
Yazarın başka bir serisi daha var. Gözlerindeki Canavar diye ve o seri için daha çok olumlu yorumlar okudum. Bir de o seriye göz atacağım. Yine de Sempre'yi merak edenler varsa okusun derim. Belki ben odaklanma sorunu yaşadım o yüzden kitaba ısınamadım. Farklı yorumlarınızı beklerim!

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

8 Ekim 2017 Pazar

Kitap Yorumu: Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu - Stefan Zweig

Merhabalar
Canlar, artık blog'da klasik kitap yorumları ve önerilerini görmeniz mümkün olacak. Bu işi baya ciddiye almaya başladım. Çünkü artık farklı dünyalara giriş yapmak ve oralarda neler kaçırdığımı görmek istiyorum. Kısacası bilinçlenmek istiyorum. 😃
Modern Klasikler Dizisi'nden ilk önce Alman edebiyatını seçtim ve şu sıralar her yerde adını duyduğum Stefan Zweig'ın Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu kitabını okudum. Zaten sizi çok zorlayan bir kitap değil. 62 sayfa ve çevirisi su gibi. Yazarın dili de gayet anlaşılır ve sıkmayan bir kurguya sahip. 
Bu kitabı seçmemin bir sebebi de konusuydu. Arka kapağındaki tanıtım yazısı ilgimi çekti ve 'bunu kesinlikle okumalıyım' dedim. Romantiğim diye ortalarda geziyordum ama bu kitaptan sonra ben hiçmişim dedim. 👀
Efendim, kitabın konusundan bahsetmem gerekirse; kitabın ismi gibi bilinmeyen bir kadının mektubunu okuyoruz. Bu kadın, küçükken karşılarına taşınan bir yazarı görmesiyle aşık olur ve ömrü hayatı boyunca da sevgisi giderek artar. Ama öyle böyle değil. Platonik aşk deseniz kesinlikle değil. Hastalıklı bir şey. Bir insan karşısındaki tam olarak tanımadan sadece kendi gözlemleriyle ve bir kere konuşmasıyla ona bu kadar tutulup, fedakarlıklar yapabilir mi? Stefan Zweig size bunu sorgulatıyor işte. Biraz psikolojik olarak etkiliyor. Yani yazar inanılmaz analizler yapabiliyor. Bir kadının gözünden aşık olduğu adamı okuyoruz.

"Sana, beni asla tanımamış olan sana,"

Kadın karakter cidden enteresan. Deli gibi seviyor, adamın fark etmediğini bile bile fedakarlıklar yapıyor, üstünden ne kadar zaman geçerse geçsin sevgisi bir gram bile azalmıyor ama sonra bunu adamın fark etmesini diliyor. Kadının mektubunu okurken fazlasıyla acıma duygusunu hissettim. O kadar umutsuz bir vaka ki... Stefan Zweig'in böyle bir kitabı neden yazdığını merak etmedim değil. Acaba dedim, onun başına böyle bir şey geldi de kurguya mı uyarladı? Kadının aşık olduğu adam giderek ünlenen bir yazar sonuçta.
Kitap kısa olmasına rağmen işte böyle sorular sordurtuyor size. Kitap bitince üzerinde bir süre düşündüm. Cidden böyle sevenler var mı? Tamamen karşılıksız ve bana göre aciz bir şekilde... Kadının gözünden okuyunca hele daha da acınası geldi. Biri için bu kadar küçültmeli mi insan kendini? Adamın her yaptığı kadının gözünde 'o her zaman haklıdır, ne yaptıysa doğrudur' maratonundaydı. Bana uygun bir düşünce tarzı değil ama kitabı çok sevdim. Nedense kişilere özel yazılar olunca, mektup ve günlük gibi, ayrı bir ilgimi çekiyor. Kimsenin bilmediği yönlerini okuyormuşum gibi geliyor. Bu kitapta da öyle oldu. İnanılmaz akıcı zaten. Sarsıcı ve etkileyici bir kitaptı.
Okuyun derim. Stefan Zweig ile ilk kez tanışmak için gayet uygun bir kitaptı. Yazarın betimlemeleri harika. Yansıtılan duygular çok gerçekçi ve etkileyici. 

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

5 Ekim 2017 Perşembe

Kitap Önerisi: Henüz Vakit Varken Gülüm - Nazım HİKMET

Merhabalar
Her ay artık bir şiir kitabı okuma alışkanlığını baya baya edindim. Ve cidden çok iyi oldu. Böyle arada değişik türde bir şeyler okumak nedense zihnimi dinlendiriyor gibi. Ayrıca şiir türüne giderek tutuluyorum. Yani eskiden şiir dediklerinde kaçardım şimdi resmen gelecek ay hangi şairin şiir kitabını okusam diye araştırmalar yapıyorum. 👀
Ve uzun zamandır çok ama çok merak ettiğim şairin, seçmelerden oluşan şiir kitabını okudum: Nazım Hikmet - Henüz Vakit Varken Gülüm. 
Evet, Cemal Süreya'nın yeri bende apayrıdır. Ümit Yaşar Oğuzcan ile de aynı kafa yapısına sahibiz. Lakin Nazım Hikmet'i okumak için de sabırsızlanıyordum. Hatta tüm şiirlerinin yer aldığı ciltli kitabını gözüme kestirdim. Çalışmaya başladığım an kendime ödül niyetine alacağım. O kadar enfes duruyor ki...
En güzel deniz:
henüz gidilmemiş olanıdır.
En güzel çocuk:
henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz:
henüz yaşamadıklarımız.
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz:
henüz söylememiş olduğum sözdür.

Ama şimdilik bu şiir derlemeleriyle idare edeceğim. En azından onu tanımam için güzel bir başlangıç oldu.

...Sende, ben, imkansızlığı seviyorum,
fakat asla ümitsizliği değil...

Lisedeki edebiyat derslerimizde Nazım Hikmet'i siyasi yönüyle ve elbette Piraye'si ile anmıştık. Aklımda bunlar kalmıştı. Bu şiir kitabında da hem siyasi eleştirili hem de aşk dolu şiirleri mevcut. Siyasete ilgim hiç olmadığı için genel olarak aşk şiirleri ve kendine has yazdığı şiirler çok hoşuma gitti. Yani neden bu adamı çok merak ettiğimi ve daha bir eserini bile okumadan hayran kaldığımı daha iyi anladım. Nazım Hikmet hem dolu dolu bir adam hem nasıl yazacağını biliyor hem de bence çok eğlenceli biri. Yani değişik bir mizah anlayışı var. Güldürürken hüzünlendiriyor, içinizi sımsıcak yaparken donup kalmanıza vesile olabiliyor. Şiirleri çok yönlü. Ve ben cidden bayılarak okudum. Şu ana kadar okuduğum her şiir kitabı enfesti. Okudukça okuyasım geldi.
Kitabı elbette öneriyorum. Ama şiire ilk kez başlayacak olanlar için değil. Ağır kaçabilir. Yine de Nazım Hikmet'i merak ediyorsanız okumanızı öneririm. Tekrar tekrar açıp okuyacağım!!!

Bir sonraki şiir kitabımda görüşmek üzere! (Önerilerinizi elbette ki bekliyorum!)

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

4 Ekim 2017 Çarşamba

Kitap Yorumu: Lux 1.5 - Unutuluş / Jennifer L. Armentrout

Merhabalar
Resmen yıllar yıllaar sonra Daemon Black okudum. Unutuluş, Lux serisinin yan kitabı ve ilk kitap Obsidiyen'deki tüm olayları şimdi de Daemon gözünden okuyoruz. Yani anlayacağınız yazar işi biraz ticarete çevirmiş. Ama olsun, ben her şekilde okurum. Eh benim gibiler olduğu için yazarlar böyle 'ekstra' kitaplar çıkarmaya devam edecek.
Neyse efenim. Asıl konumuz kitabın yorumu. Dediğim gibi taa yıllar sonra Lux dünyasına geri dönüş yaptım. Blog'u ilk açtığım zamanlar okuduğum bir seriydi. Ve cidden tam okumam gereken zamanda okumuşum. Şimdi bana çerez gibi gelebilirdi. 😊 O zamanlar deli gibi Daemon da seviyordum. Hoş, hala seviyorum keretayı. O yüzden Unutuluş'u okumak bana baya iyi geldi.
Kurguyu anlatmayacağım. Obsidiyen'in aynısı sadece farklı karakter gözünden okuyorsunuz. Ve tahmin ettiğim gibi çok eğlenceli geçti. Daemon'ı zaten Katy'nin gözünden gayet iyi tanımıştık. Egoist, bilmiş, uyuz, gıcık, öküzün teki ama aynı zamanda aşırı seksi, ağzı iyi laf yapan ve isteyince süt dökmüş kedi gibi olan bir karakter kendileri. Onun gözünden olayları okumak çok daha komediydi. Hatta süper uyuz davrandığı zamanlar aslında neler hissettiğini, bunu neden yaptığını onun ağzından okumak daha tamamlayıcı oldu. Ki seriye devam ettikçe zaten niye kötü davrandığını anlamıştık ama onun zorunlu bir şekilde öyle davranması ve bunu yaparken nasıl zorluklar çektiğini okumak ayrı bir hayranlık bırakıyor.

"Şu kitabı kafana geçirirdim ama bunu yapamayacak kadar çok saygı duyuyorum o kitaba." -Katy

Daemon'ı ve onun dünyasını cidden çok özlemişim! Bundan birkaç yıl önce cidden çok severek okumuştum seriyi. Uzay temalı olmasına rağmen hem çok akıcı hem komik hem de kendine özgü bir kurgusu var serinin. Yazarımıza hayran kalmamak imkansızdı.
Bunun dışında pek diyeceğim bir şey yok. Gecikmeli okudum ama olsun daha iyi oldu. Özlem gidermiş olduk. Kitabı en uygun fiyata bulursanız kapın derim. Yani okuduğunuza pişman olmazsınız. Hatta bence alınıp, okunmalı.
Şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Bazı sahneler cidden klişelerle doluymuş. Ama karakterler o kadar eğlenceli ve akıcı ki o klişeli sahneler gözüme batmadı. Ay bu arada Katy'i de özlemişim. Kitap kurdu oluşunu, kitaplarla olan bağını bir de Daemon'ın gözünden okuyun. Bir ara ciddi anlamda kitap olası geldi çocuğun. 😃

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

Not: Serinin tüm kitap yorumlarını blog'da bulabilirsiniz. İyi okumalar. *-*