Pages

19 Eylül 2016 Pazartesi

Kitap Yorumu: Ölüm Serisi 5 - Büyülü Ölüm / Nora Roberts


Merhabalar


Enfes bir kitap daha okudum. Nora Roberts okudukça mutlu oluyorum. Çünkü bu yazarın kitaplarını bulmak zor. (Giderek daha da zorlaşıyor. Epsilon yeni basım yapmadığı için, sağolsun!) O yüzden sahaflarda karşıma Nora Roberts kitapları çıkınca -özellikle Ölüm Serisi kitapları- adeta elmas bulmuş gibi atlıyorum. Ölüm Serisinin şu ana kadar beş kitabını buldum. Zaten en son da beşinci kitabı, Büyülü Ölüm'ü okudum. Daha fazlasını istiyorum!


Roberts'ın Ölüm Serisi cidden çok güzel ve etkileyici. Sıkmayan, boğmayan bir polisiye kurgusu var. Özellikle karakterleri çok sağlam ve bağımlılık yapıyorlar. Serinin her bir kitabında farklı cinayetlere tanık olup, Eve Dallas ve ekibinin olayı çözmesini ve aşamalarını okuyoruz. Büyülü Ölüm'de de durum böyle. Fakat sanki yazar çıtayı bir tık düşürmüş. Neden mi?


  • Önceki kitaplara göre bu kitapta katilin kim olduğu bariz belli. Yani açık açık o kişinin cinayetleri işlediğini biliyorsunuz. Ama yeterli delil olmadığından Dallas, oradan oraya savruluyor. 
  • Kitabın sonu ve davanın kapanması çok basite kaçmış. Son on sayfaya her şeyi sıkıştırmış yazar. Oldu, bitti. Böyle 'ha' diye kalıyorsunuz. Sonu beni tatmin etmedi.
  • Ama bu kitabın diyalogları kalp ben derim. Diğer kitaplara oranla Büyülü Ölüm'de daha çok sohbet ve polisiye dışı bir diyalog vardı. Eve ve Roarke çiftine artık baya alışmış oluyorsunuz. Roarke'ın yaptıklarını böyle içiniz eriye eriye okuyorsunuz. Yok mu bize de bir İrlandalı serseri ama aslında süper zeki biri? Eve o kadar şanslı ki... Bazen sarsmak istiyorum. Şu adama değer verdiğini daha fazla göster diye. Neyse ki bu kitapta daha renkli bir çift olmuşlar.
  • Bir de geçici yeni bir karakter vardı. Jamie. Adeta Roarke'ın ergen hali ve çok fena bir karakterdi. Hem komik hem zeki hem de Roarke'a kafa tutmayı cesaret eden biriydi. Sırf şu ikisinin komik diyalogları için bile seriye başlayıp, bu kitabı okuyun derim. En favori sahnelerim onlara ait.

Kitabın diğer karakterleriyle de tam gaz devam. Eve'nin çılgın arkadaşı Mavis; iş ortağı ve dostu Feeney; cinayetlerden gelişmeler alıp, haber yapmaya çalışan Nadine ve en bir sevdiğim karakter ise Eve'nin yardımcısı Peabody. Kitapta her karşıma çıktığında 'go my girl' diye bağırasım geliyor nedense. :D

Ve bir şaşkınlığımı dile getireyim. Nora Roberts bu seriyi yazmaya 1995 yılında (doğum yılım) yazmaya başlamış. Tuhaf olan seri 2058 yılında geçiyor. Ve yazarın inanılmaz bir hayal gücü var. Taa 1995 yılında droidleri, uçan arabaları, robotları, ileri teknolojiyi ve lazerli silahları düşünüp, kurguyu bunun üzerine kurmuş. Zaten seriyi bu kadar ilgili çekici yapan da yazarın farklı düşünmesi. Kim 90'larda droid'leri düşünür ki? Hatta hala dönemimizde olmayan uçan arabaları? Gerçekten ilginç. Kitaplarını okudukça arada sırada, "nereden aklına geldi acaba yoksa kadın cidden geleceği mi görüyor" diye mırıldanıyorum.

Okuduğum tek polisiye serisi. Okuyun, okutun. Nora Roberts candır.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

16 Eylül 2016 Cuma

Dizi Önerisi (xoxo): Gossip Girl


Yıl 2007. Entrika kelimesinin ün saldığı yıllar... Çok nostaljik bir giriş yapamadım ama Gossip Girl denince aklıma ilk 'entrika' kelimesi geliyor. Karakterler birbirlerinin arkasından o kadar iş çeviriyor ki... Böyle çekirdeği, gazozu al saatlerce otur izle. Aynen böyle bir dizi. Ve ben de aynı şekilde izledim. Laptop ya kucağımda ya yatağın içinde gözlerimi kırpmadan, 'neler olacak, dur şunu da izleyeyim' derken diziyi sezon sezon yedim bitirdim. 

Gossip Girl ile ilk kez 2009 yılında tanıştım. Aslında bir kitap serisi. Artemis Yayınları'ndan çıkmıştı. İlk üç kitabını alıp, okumuştum. Sonra dizisine başlamıştım. 2.sezondan sonra diziyi bıraktım. O zamanlar sıkmıştı. Nedenini bilemiyorum sanırım pek yaşıma uygun değildi. Sürekli yetişkin olayları falan... Sonra geçen dönem okul zamanı baya bunaldım. Ne izlesem ne izlesem... Bir de ben dizileri yarım bırakamıyorum. Sıkıcı da olsa sonu kötü de bitse o dizi bitecek! Bitirdiğim ve yarım kalan dizilerimin bir listesi var hatta. Bir ara paylaşırım. Neyse, baktım Gossip Girl bana oradan göz kırpıyor. Hemen sezonları indirip, izlemeye başladım. Her bölümü izledikten sonra 'ben nasıl yarım bırakmışım yea' modundaydım. Ama iyi ki şimdi izlemişim dedim. Hem yeni bölüm derdi yok hem de bazı şeyler yaş ilerledikçe oturuyormuş onu fark ettim. Diziyi boş boş izlemedim. Yaş 21 olunca artık sadece alt yazı takibinde olmuyor insan. :D Oyuncuların saç şekilleri, kıyafetler, mimikleri, kurgunun asıl yönleri... Resmen diziyi yedim bitirdim.

Şimdi gelelim asıl konumuza. Gossip Girl izlediğim diziler arasında en mükemmeli, en izlenesi dizi diyemem ama kesinlikle izleyin derim. 6 sezonu üst üste izleyince inanılmaz etkileneceksiniz. Karakterlerin hem fiziksel hem duygusal açıdan gelişmeleri, kültürel farklılıklar ve daha niceleri.  


Artık ismi ün salmış Chuch Bass'ın inanılmaz değişimine pörtlemiş gözlerle bakabilirsiniz. İlk iki sezonda süper itici iken birden aşk dolu, duygularını hiç belli etmese de yumuşak kalpli birine dönmesi? Chuck Bass'ın büyüsüne kesinlikle kapılacaksınız. Blair Waldorf nam-ı diğer Kraliçe B. Her sezonda illaki hırçın hallerini göreceksiniz. Ama dizideki en bukalemun karakterdi. Neden böyle söylüyorum çünkü gerçekten her zorluğun altından kalkıyor ve hiç ummadığınız anda karşınıza çıkıyor. Yani Blair başlarda gereksiz yere kötü olsa da sonrasında mutluluğu hakkeden tek karakter oluyor. Şu an gözümün önünden resmen kızın başına gelen geçti de... Team Blair. 

Serena van der Woodsen. Klasik sarışınlara taş çıkartan hatunumuz. Diziyi ilk kez 2009 yılında izlediğimde Serena'yı deli gibi seviyordum. Blair de kimmiş? Meh... Ama en son izlediğim zaman Serena'dan ölümüne nefret ettim. Ya bir insan bu kadar mı ayran gönüllü olur? İzledikçe göreceksiniz ve tipik sarışın demekten kendinizi alamayacaksınız. Ama şu da bir gerçek ki gerçekten moda ikonu. Serena'yı canlandıran Blake Lively hala moda ikonu. Kadın adeta özel yaratılmış. O saçlar, o kıyafet seçimi... Blair'in sempatikliği Serena'nın seksiliği. Nokta.


Serena'nın etrafında pervane olan erkekler... Nate Archibald. İlk izlediğimde resmen çocuğu gözlerimle yiyip, bitiriyordum. Hoş, son izlediğimde de içimdeki yağlar eridi adeta. Kabul edelim Nate süper yakışıklı biri. Ama o kadar çok aptallık yapıyor ki... Serena'dan sonra resmen toparlanamadı. Serena bir Nate iki... Bir ara 'yuh ama artık dur bir be' dedirtti. Dan Humphrey'in de ondan farkı yoktu. Aslında tüm sezon boyunca Dan'i ayrı sevdim. Biraz saftı, sonra gözü açıldı ondan sonra kimse onu tutamadı. Özellikle sonlara doğru baya büyük hatalar yaptı ama seviyorum keretayı. En başından beri sanırım gönlüm ondaydı. Chuck-Blair-Serena-Nate grubunda sırıtan bir isim olsa da aslında hepsini nasıl parmağında oynattı. :D 


Gossip Girl izlemeniz için gereken sebepler;
  • Blair ve Serena her ne kadar birbirlerinin kuyularını kazsa da bu ikisinin BFF'liğini (best friend forever/en bi en yakın arkadaş) görmelisiniz. İkisinden biri kötü durumda olduğu an ne olursa olsun hep birbirlerinin yanındalar.
  • Spoiler vermeyeceğim ama bu dizide çok güzel aşklar da yaşanıyor. Kim kiminle acaba? Hem şaşırtıcı hem de kalp ısıtan aşklar var. Eninde sonunda mutluluğu buluyorlar.
  • Sırlar. Dizinin alt yapısı sırlarla dolu. Herkese bir şüpheyle bakıyorsunuz. 'Ne, yoksa sen de mi?'
  • Aile bağları çok kuvvetli. Hatta aileden olmayanlar bile sımsıcak karşılanıyor. 
  • Ölümlerle ağlatan bir dizi değil. Geneli zaten romantik-komedi. Araya biraz dram serpiştirilmiş. Tadından yenmeyen bir dizi. Hamhumhim. 


Ve dizinin ekibi cidden süper. Hepsi çok renkli ve değişik. Ana karakterler dışında daha birçok karakter var. Onlardan pek bahsetmeyeceğim. İzledikçe keşfedin. Bunun yanı sıra gerçekten New York kültürüne şaşırabilirsiniz. Soylu bir aileden geliyorsanız her gece bir partiye ya da etkinliğe katılıyorsunuz. Dizideki bölümler bunlardan ibaret aslında. Her bölümde bir parti, davet, etkinlik oluyor. Karakterler işlerine geldiği gibi planlar yapıp, entrikalar çeviriyorlar. İnanılmaz bir yöntem. Bol şaşırtmalı ve uyuz etmeli. :D Ay izleyin, beni fazla yormayın. Dizinin müzikleri de on numara. Daha ne istiyorsunuz? 

xoxo (Dizide kim Gossip Girl bulmaya çalışın bakalım. Bulunması imkansız. Önünüze çıkan ipuçları yanıltmaca. Son bölüme kadar kim olduğunu tahmin edemeyeceksiniz. Lütfen spoiler almadan izleyiniz.)

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

14 Eylül 2016 Çarşamba

Kitap Yorumu: Tanrı ve Canavarların Düşleri


Merhabalar

Bir seri daha bitirdim! Her bir seri bitirdiğimde onlardan ayrılmak, bir daha okuyamayacağımı bilmek... Ne bileyim sanki bebeklerimi evlendiriyormuş gibi hissettiriyor. Ama aynı zamanda yeni seriler için de avuçlarım kaşınıyor. :D

Canlarım, öncelikle eğer hala Duman ve Kemiğin Kızı'nı okumadıysanız hemen ama hemen okuyun. Bu ay okuoku.com'da 10 TL. Ve serinin diğer kitapları da bu fiyatta. Bunu kaçırmayın. Çünkü gerçekten çok sağlam bir kurgusu var.

Serinin ilk kitabına göre diğer iki kitabı karşılaştırırsam... Duman ve Kemiğin Kızı hepsini sollar. Çünkü o çok ayrı, çok farklı ve çok daha güzeldi. Ama yine de bu seriyi çok seviyorum. Yazarın karakterlerini, kurgusunu, dolambaçlı anlatımını dahi seviyorum. O yüzden Tanrı ve Canavarların Düşleri'ni kalın ve yorucu bir anlatımı olmasına rağmen hemen okudum. Buradan sevgili yazarı Uğur MEHTER'e saygılarımı iletiyorum. Ben bile okurken başım ağrıdı, kim bilir çevirirken en akıcı halini ortaya koymaya çalışırken çevirmen ne ruh hallerine girmiştir...

Kitap 647 sayfa ama inanın bana ilk 300 sayfa çöp. At gitsin. Yani çok gereksiz betimlemeler vardı. İlk 300 sayfa içinde çok az diyalog vardı. Yazar daha çok karakterlerin iç dünyasını ve etrafında olan bitenleri anlatmış. Buna gerek var mıydı? Hayır. Ben asıl Akiva ve Karou'nun geleceğini görmek istiyordum. Yazarımız dolandırmış dolandırmış en sona bırakmış. Kitabın son 200 sayfasına kalp kalp kalp. Hızlı okumamın sebebi bu yüzdendi sanırım. Bana Zuzana, Mik, Ziri, Liraz verin... Kitabın en renkli karakterleriydi. Akiva ve Karou adeta siyah-gri renklerini size doğru üflüyordu. Depresyon, depresyon ve depresyon...

"...bazılarımız arzularımızın efendisiyken bazılarımız heveslerimizin kölesiyiz." 

Kitabın konusuna gelirsek. Kurgu çok güzel bağlanmış ama dediğim gibi gereksiz detaylarla doluydu. Kimeralar ve melekler en sonunda birlik içinde olup, dünyayı Akiva'nın amcası Jael'den ve Razgut'tan kurtarmaya çalışmalarına başlamıştır. Bunun en büyük sebebi ise Beyaz Kurt'un bedenine giren Ziri'dir. Çünkü eski Beyaz Kurt olsa melekleri anında öldürürdü. Tabii bedenin içinde Ziri olduğunu Karou ve dostları dışında kimse bilmiyor. Planlar yapılıyor, ihanete uğruyorlar, ölümler olmazsa olmaz ama neyse ki seri mutlu son ile bitiyor. Akiva ve Karou bile en sonunda harekete geçti. Kitap boyunca birbirlerine bakıp, iç çekmeler... Dokununca elektrik kapılmış gibi çıldırmalar... Ben aşırı romantikliğe gelemiyorum sanırım. :D

Ama Zuzana ve Mik çiftine hayranım. Doğallar, sempatikler, renkliler... Kitabın akıcılığını bu çift yapıyor zaten. En severek okuduğum çiftlerden biriydi. Akiva'nın kardeşi Liraz başlarda uyuz olsa da bu kitapta kızı çok sevdim! O da biraz inkar etse de mutluluğu buldu. Yuppi!

Çok uyuz olduğum bir karakter vardı. Hatta onun varlığını unutmuştum bile. Karou'nun üvey büyükannesi Esther! Kadın resmen nankör ya. Bu kadar mı çakal olabilir? Kitabın içine girip boğazlayasım geldi. Neyse ki Mik benim yerime hıncını aldı. Hıh...


Son kitapta yeni bir karakter daha vardı. Eliza. Adeta sürpriz yumurtadan çıkmış gibiydi. Onun pek amacını anlamadım ama bizimkilerle yolları kesişince baya yardımı dokundu. O yüzden sevdim onu da...

Seri gerçekten çok orijinal. Yani böyle kitaplar var mı dedirten cinsten. Yazarın hayal gücü, karakterleri, kurgunun oluş şekilleri çok ilginç. Mavi saçlı bir Karou, hakkında çok az şey bildiğimiz ve nadiren duygu belirtisi veren Akiva, sıradışı bir hayata çok güvendiği dostu için gözü kapalı atlayan Zuzana, onu çok sevdiği için peşinden giden Mik ve daha niceleri... Serinin kurgusunu da karakterlerini de ama en çok kitap kapaklarını seviyorum. :D Okuyun, bir şans verin. Deneyin. Gerçekten hayatınıza farklılık katacak. Özellikle Prag'ı çok merak edeceksiniz. Bekle beni Prag!!!

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

10 Eylül 2016 Cumartesi

Erasmus Günlüğüm 4: Uçak Bileti, Hostel, Yurt Bilgileri


Merhabalar

Size sırıtarak yazıyorum şu an. Vizem çıktı. Sorunsuz bir şekilde tam bir haftada çıktı ve gidip kendim teslim aldım. Sırada beklerken resmen kurtlu gibi yerimde duramadım. Sonra elime pasaportu alıp da vizeyi görünce... Yeni doğmuş bebeğimi kucağıma aldım sanki. :D Efenim 1 Ekim 2016 - 2 Mart 2017 tarihlerine vermişler. Bu demek oluyor ki sigorta belgenizde hangi tarihler yazıyorsa ona göre veriyorlar. O yüzden vize için SİGORTA yaptırırken tarihlere çok dikkat edin. Zaten gidiş-geliş tarihlerini yazmayın direk. Birer gün fazladan yazın. Ne olur ne olmaz.


Şimdi gelelim uçuk uçak fiyatlarına, hostel ve yurt bilgilerine. Yine Polonya-Varşova üzerine bilgilendireceğim. Canlar, uçak bileti için neredeyse mayıs ayından beri takipteyim. Ben ilk deneyimsiz halimle Türk Hava Yolları'nın kendi sitesinden takip ediyordum. Gidiş-geliş biletleri 1000 TL'den aşağıya hiç düşmedi. Sadece gidiş bileti ise -abartmıyorum- 1200 TL aşağısına rastlamadım. Bu böyle olmaz dedim ve sıkı bir araştırma yaptım. Birçok site var. İndirimli ve aracı olan. Ama en güvenilir turna.com sitesi. Oradan iki hafta boyunca bilet takibi yaptım. Borsa gibi bilet fiyatları da çok çabuk değişiyor. İlk önce aktarmalı gitmeye karar verdim. İstanbul-Paris, Paris-Varşova düşünüyordum. Almanya son zamanlarda aktarma konusunda çok sıkıntılı diye hiç bulaşmadım. Ama aktarmalı uçuşlar hakkında bilgi vereyim;
-Tek firmayla aktarma yaparsanız bavulları onlar indirip direk uçağa geçiriyor. Ama eğer iki farklı firmadan alırsanız bavul işiyle siz uğraşıyorsunuz. Yine de her şekilde iki uçuş arasında EN AZ 3 saat olmalı. Güvenlik, geçiş falan herhangi bir sorun için. Benim Paris aktarmalı takip ettiğim uçuşun arası 12 saat idi. Eğer aktarma yaptığınız ülkede transit vize istemezse havaalanı dışına çıkıp, diğer uçuş saatine kadar gezebiliyorsunuz bile. Ama transit vize istiyorsa o ülke, gitmeden önce çıkarmanız lazım. Ben bu işlere girmediğim için transit vize hakkında bilgi veremeyeceğim.
-Seçtiğiniz firmaları didik didik araştırın. Ben AirFrance'i gözüme kestirmiştim. Sonra edindiğim bilgilere göre pek de seçili bir firma değilmiş. Bavul kaybetmelerinden tutun bilet saatlerinde ani değişikliklere kadar sıkıntısı var. Ve bilet fiyatına bavul fiyatı dahil değil. Bavul için 20-30 Euro ödemek zorundasınız. 21 kg için hem de...
İşte bu sebeplerden ben de aktarmasız baktım. Turna.com'dan gidiş 2 Ekim, geliş 1 Mart olmak üzere THY'den bilet aldım. 980 TL. Böyle löp diye söyleyince "oha çokmuş yav" diyebilirsiniz. Ama bakınız;
-İki bilet söz konusu. Tam tarihleriniz belliyse bu fiyata iki bilet çok iyi. 
-Benim ilk uçak deneyimim olacak. Bavul sorunuyla uğraşmak istemiyorum.
-2 saatte Varşova'dayım. Ve THY'den söz ediyoruz... Bence çok makul bir fiyat.

Ülkeden ülkeye fiyat değişiklikleri oluyor. Dediğim sitede seçenek çok. Birçok siteyle karşılaştırdım ve cidden 10 TL bile farkla en uygunu bu çıktı. Size öneririm. İnternet üzerinden aldım. Korkunuz olmasın. Sağlam bir site. Kartımla ilgili bir sorun çıkmadı çok şükür.


Şimdi gelelim hostel ya da yurt durumuna. Yurt için Varşova'da aracı biriyle görüştüm. Yarı yarıya içime sindi. Ama oraya gidince bizzat görüşüp, yurtları göreceğim. Fiyatlar aşağı yukarı aynı. 4 kişilik 150 Euro civarında oluyor. Ve bence 1 ya da 2 kişilik odalarda kalmayın. 3-4 kişilik odalarda kalın. Başka kültürleri tanıma açısından çok yararlı olur. 
Şimdi diyecekseniz, oraya gidince nerede kalacaksın? Onu da hallettik. Booking.com üzerinden Varşova hostellerini araştırdık. Zaten en uygun seçenekler hemen çıkıyor. 2 Ekim- 7 Ekim arası Budget Hostel'inde yer ayırttık. 160 TL. Polonya birimi ile 208 Zloty oluyor. Yani bizim paramız orada biraz daha değerli. Polonya, Avrupa ülkesi olmasına rağmen Euro bölgesinde değil. En büyük avantajım bu. Bana verilen hibe euro olduğu için çok rahat geçineceğimi düşünüyorum. O yüzden Polonya gözümde adeta bir cennet. :D

Son bilgiler bunlar. En günceli en azından. Daha yazılar gelecek. 2 Ekim öncesine kadar elimden geldiğince bilgilendirme yapacağım. Geriye Erasmus Ofisi'ne yollayacağım sözleşmeler ve ek belgeler kaldı. Onları da yazacağım. Şimdi gönül rahatlığı ile bavul hazırlayabilirim. Ve rahat kafayla kitap okumaya devam!

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

9 Eylül 2016 Cuma

Dizi Önerisi (Şiddetle): Game of Thrones


Merhabalar

Uzun zamandır dizi önerisi yapmıyordum. Aslında iki güzel dizi bitirdim. Yani biri sezon arasında ama neyse... Gossip Girl ve Game of Thrones birbirlerine çok zıt olsalar da ikisi de enfesti. Ama öncelik Game of Thrones. Neden mi?


Efenim, ben bu dizi başladığından beri, "Hayatta izlemem. Zaten çok popüler bir şey olandan uzak dururum. Zaten dizide hep kadınları aşağılıyorlarmış. Gözünüze meme sokulmasından mı hoşlanıyorsunuz?" diye söyleniyordum. Hatta okulda izleyen arkadaşlarıma, "ben izlemiyorum, izlemem de o yüzden spoiler verebilirsiniz" diyordum. Hatta onların bilmedikleri şeyleri biliyordum. (Facebook sayfaları, tweet atanlar ve Onedio sağolsun.) Sonra okul bitti. Stajımın başlamasına bir hafta var. Bir can sıkıntısı ki sormayın... Kendimi Game of Thrones'a başlamış buldum. İlk sezon sanırım üç günde bitti. İlkten, "başım ağrıyor ne kadar ağır ve uzun bir dizi" diye yakınırken sonra izlemeden duramaz oldum. Hatta ilk sezondan sonra kardeşimle beraber izlemeye başladık. Staj sonrasında yorgun olmadığım zamanlar izliyorduk ama hafta sonları resmen sezon gömüyorduk. Ve sonra durdum, "Lanet olsun manyak bir şey bu!" dedim. Cidden beni tokatlayın. Özellikle 6.sezonun son iki bölümü... Dehşet-ü-l vahşetti. Bunları yazan, çeken, oynayan insanlar gerçek olamaz. Cidden ününün hakkını veren nadir dizilerden biri. Team Arya bu arada...


Sezonlar 10'ar bölümden oluştuğu için sizi hem sıkmıyor hem de kurgu gereksiz yere saçmalamıyor. Cidden çok sağlam bir kurgusu ve kadrosu var. Konusundan bahsetmeyeceğim. Çünkü hem karışık hem de nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Birçok karakter ve yer adı var. Ama sezonları arka arkaya izleyince her şey öyle mantıklı geliyor ki... Bir yapboz parçası gibi kafamda yer edindiler. Aslında bir yandan iyi ki beklemişim dedim. 6 sezonu arka arkaya izleyince hem çok zevkli oldu hem de kafa yaptı. Bir süre sonra "shame shame, confess confess" demeye başladım. :D İzleyenler anlayacak. 

Karakterleri çekiştirmek istiyorum. En sevdiğim kısım! (Ve bol spoiler ile...)

Stark ailesine bayılmayan yok değil mi? Bu aileyi çok sevdim ve üzüldüm. Abi resmen yazar bir parmak bal çalmış ağızlara. Kimi sevdiysek ölüyor be. Diziye başlamadan önce bunu biliyordum ve "ehehe ben kimseyi sevmicem. nötr izlicem." dedim. Evet, demekle kaldım. Birçok karakterin ölümünde gözlerim donuklaştı. Acımasız yazar ve uyarlayan senaristler... 
Stark ailesinden açık ara farkla Arya'yı çok seviyorum. Zaten kendini geliştireceği belliydi ama son sezondaki performansı ile resmen ayaklanıp, "TEAM ARYA" diye bağıracaktım. Arya'yı oynayan Maisie Williams'ı tebrik ediyorum. Geleceğin oyuncularından.


Sansa, başlarda süper uyuz olduğum bir karakterdi. Bu kadar aptal olamazdı yani. Ama sonrasında şaşırttı. Ve baya üzüldüm. Resmen ailesinin ismi altında ezildi. Bran'i hala çözebilmiş değilim. İlk sezonda seviyordum ama sonrasında olsa da olur olmasa dedim amma resmen dizinin dönüm noktalarından biri sanırım. Robb Stark, kalbimi fethediyordu. Ölümü çok acımasızdı. Sanırım en dehşetle izlediğim ölümlerden biriydi. Aynı şekilde annesi Catelyn için de öyleydi. 
Jon Snow ismini daha diziyi izlemeden önce bellemiştim. Jon Snow... Bir piç olarak anılmasına rağmen yükselişe geçen karakterlerden biri. Senaristler de bunun bilincinde olmalı ki ilk -ve son- kez bir karakteri geri getirdiler. Fena da olmadı. O savaş sahnesi neydi öyle dostum!

Lannister ailesine gelelim. Yemin ederim yok böyle bir aile. Gözlerim yerinden çıkarak izledim. Tyrion açık ara farkla en sevdiklerim arasında. Arya gibi. Hatta bir ara diziyi sırf onun için izlemeye başladım. Bu kadar mı sempatik ve pozitif bir insan olur... Dizinin en sağlam karakterlerinden biri. Cersei, gelmiş geçmiş en acımasız karakterlerden biri. Ve çok acayip biri. Yani izlerken hem hayran kalıyordum hem de"yılaaaan" diye söyleniyordum. Kardeşi Jamie ile aralarındaki ilişki zaten iğrenç. Üstüne üç çocuk... Yani ben şok. Eskilerde neler oluyormuş neler... Ama oyuncunun son sezondaki performansı... Lena Headey'i ayakta alkışlıyorum. Kadın bir harika. Jamie karakteri başta çok sinir bozucuydu. Ölse de kurtulsak diyordum. Ve sonra sevdim ben bu keretayı dedim. Dedirtti yani. Kral Katili. Adı bile cool... Bir de bunların iki oğulları tahta geçti. Joffrey desem... Dizinin en psikopat isimlerinden biriydi. Ben bu kadar pislik biri görmedim. Ölümünün aniliği hem şaşırtı hem de bi oh dedirtti. Tommen, Joffrey'nin tam tersiydi. İyiydi, saftı ama aşkı onu öldürdü. O atlayış ne öyle. :D Aklıma geldikçe nedense hala gülüyorum.


Ramsay Bolton... Game of Thrones'un Joker'i resmen. Ben böyle deli bir adam görmedim. Theon'a yaptıkları... Ve daha niceleri. Hem seviyorum keretayı hem de kıl oluyorum. Çok da yakışıklı be! Yani sempatik en azından. Ağzına vura vura sevmelik.
Theon dediklerinde otomatik gülesim geliyor. Bu kadar salak bir karakter yok. Rahatlık battı resmen. Ama hala yaşıyor. Hmm. Onun sonunu çok merak ediyorum


Gelelim Daenerys Targaryen'e... İsminin en kısa hali bu. En bilinen ismiyle Khaleesi. The Mother of Dragons. İsimleri ne kadar havalı ya. Her kendini tanıtışında böyle ağzım açık izliyordum. Kadın adeta alevlerinden doğdu. Bir hatun-u ateş oldu. (Kendim uydurdum bunu.) Gerçekten böyle hayranlıkla izlettiriyor kendini. Utanmasam saygı duruşunda olup, önünde eğileceğim. .
Lord Baelish ve Lord Varys eğlenceli karakterler bence. Ve oldukça şaşırtıyorlar. 


Margaery Tyrell sanırım dizide en çekici karakterlerden biriydi. Konuşması, hareketleri... Tabii çakal olması da ayrı bir konu. Ama izlerken nedense hipnoz oluyormuş gibi hissediyordum. Çok çekici bir kadın yahu.

Daha çok karakter vardı. Aklıma ilk gelenler bunlar nedense. Khaleesi'nin eşi Khal Drogo mesela. Çok yakışıklı bir adamdı. Ölümü saçma ve kötü oldu. Ve Khaleesi'nin ekibini komple seviyorum. Yanındaki çevirmeni, danışmanları, şu robot gibi olan savaşçıların lideri... Cidden güzel karakterler var. 

Diziyle sınırlı kalmayacağım. Güzel bir anda serinin kitaplarına başlayacağım. Toplu alacağım. Sindire sindire okuyacağım. Kitaplar her zaman önceliğim olmuştur ama bu sefer biraz değişiklik yaptım. Yine de diziden bağımsız olarak kitapları okuyacağım. 

Son olarak... 7.sezonu beklerken kök salmayız umarım. Haziran 2017'de başlayacak. Bu sefer 7 bölümcük. Sonra zaten 8.sezonda final yapıyorlar. Tadında bıraktıkları sürece sorun yok. En azından kitaplarını okuyacağım. :D 

Efenim, böyle güzel dizileri keşfetmemi beklemeyin. Önerin. Şiddetle ısrar edin. Ben seviyorum sezon sezon izlemeyi. Şimdilik bu kadar. Yeni dizilerle görüşmek üzere!

Not: Her bölümün başında o theme song dinlenecek! 1.30 dakikalık ama olsundu. İnsana huzur veriyor. Özledim, gidip bir kez daha dinleyeyim.

Not 2: Şimdi son okumayı yaptım da... Ne çok karakter varmış ya. Daha da isimlerini hatırlayamadıklarım var. Bi rahat 20-30 karakteri ezberimde tutmuşum. Ki ben karakter isimlerini çok çabuk unuturum.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

6 Eylül 2016 Salı

Erasmus Günlüğüm 3: Pasaport, Sigorta, Vize ve Hoop Günler Geçiyor!


Merhabalar

Bu sefer size daha eğlenceli şeyler anlatacağım. Yani en azından ben bunları yaşarken tatlı bir heyecan yaşadım. Ve elbette başıma birkaç küçük şey de geldi. 


Bu yaz aynı zamanda staj gördüğüm için pasaport, vize falan hazırlıkları benim için biraz zorlu geçti. Staj zamanı pasaporta başvurdum. Sizi bu konuda uyarayım. Özellikle İstanbul'da randevu tarihleri çok geç verilebiliyor. Malum kalabalık bir şehir. O yüzden başvuru işlemleriniz için randevuları hemen alın. Pasaport için e pasaport sitesinden size en yakın Emniyet Genel Müdürlüğü'nden ayarlıyorsunuz. Randevuya gitmeden önce;
Eğer 25 yaş altında bir öğrenci iseniz pasaport harç parası içi 72TL bankaya yatırıp, makbuzunu alın. Ben Ziraat Bankası'na yatırmıştım ama başka bankalarda da yatırabiliyorsunuz diye biliyorum. Öğrenci belgesi ve pasaporta özel çekilmiş 2 adet fotoğraf ile randevu saatinden biraz erken gidin. Çünkü orada parmak izinizi de alacaklar. Zaten çok uzun süren bir işlem değil. Bana 3 günde PTT Kargo ile pasaportum gelmişti. En kolay işlem bu. Pasaport gelince böyle bir tuhaf olmuştum. Yıllardır bu anı bekliyordum. Meğersem çok basitmiş. :D
Hemen ardından vize randevusu alın. Ben VFS Global aracılığı ile vizeye başvurdum. Birçok ülke için aracılık yapıyorlar. Özellikle Polonya için baya kolaylık sağlıyorlarmış. Onun için gereken belgeler;
Hem Türkçe hem İngilizce ıslak imzalı öğrenci belgeniz, VFS Global sitesinden yer alan iki adet form var onları Türkçe ya da İngilizce olarak doldurun. El yazınız anlaşılırsa elinizle yazabilirsiniz ama ben bilgisayar üzerinden yazdım. Pasaport ve nüfus cüzdanı ile fotokopileri. 2 adet gideceğiniz ülkeye göre çekilmiş fotoğraf. Karşı okuldan gelen kabul mektubunuzun çıktısı. (Polonya orijinal halini almasa da oluyor. Çıktı yeterli.) Kendi okulunuzdan aldığınız hibe yazısı. Islak imzalı olmak zorunda. Bir de sigorta belgeleriniz. Vize randevusuna gitmeden herhangi bir sigorta yerine gidip, "Erasmus öğrencisiyim. Gideceğim okul şu... Kalacağım tarihler bunlar... Öğrenci sigortası istiyorum" diyerek uygun bir fiyata sigorta yaptırıyorsunuz. Ben 5 aylık için 186 TL'ye sigorta yaptırdım. İngilizce ve Türkçe olarak alın belgeyi. Vizede ikisinden birini alıyor. 
Bunları da halledince vize randevunuz gelince tın tın gidiyorsunuz. Ben İstanbul'daki Harbiye şubesine gittim. Güvenlikten geçerken başvuracağınız ülkeyi soruyorlar. Sonra sıra numarası veriyorlar. Masum masum bekledim. Şansıma benimle Polonyalı bir kadın ilgilendi. Nedense vizede hep İngilizce sorular soracaklarını sanıyordum. Sonra arkadaşlarım 'valla ne olduğunu anlamadan işleri tamamladık' deyince demek ki Türke konuşuyorlarmış dedim. :D Ve hiç kasmayınız kendinizi. Çok güler yüzlüler. Kadın belgeleri aldı. İmzalanacak yerleri imzalattı. Bir soruyu üç kere sormama rağmen tatlı tatlı gülümseyip cevapladı. Bir fiş ve hazırladığı dosyayı verip vezneye yolladı. Bu arada fiyat şöyle; 191 TL + 20 Euro. 20 Euro'yu TL kabul etmiyorlar kesinlikle! Gitmeden önce paranızı çevirtip öyle gidin. Ödeme yaptıktan sonra dosya ile birlikte söylediği odaya gidiyorsunuz. Benimki uzun vadeli gidiş odasıydı. Dosyayı teslim ettim. Fotoğrafı en son ne zaman çektirdiğinizi soruyorlar. 3 ayı geçmediyse sorun yok. Geçtiyse orada yeniden çekip bir de para alıyorlar. Ona göre. :D

Bu maceramın en masum hali. Neler yaşadığımı bir ben bir Allah bilir ama inanın bana hayallerinizden biriyse öyle ya da böyle katlanıyorsunuz. Ve emeklemeden koşamazsınız. Ben böyle gördüm. Şimdi de vizemin çıkmasını bekliyorum. 2 Ekim'e bilet aldım. Bilet ve yurtlar için ayrı bir yazı yazacağım. Belge kısımları şimdilik bu kadar. Pek çekici bir yazı değil ama bilgilendirici olmasını umuyorum. Kolay gelsin!

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

4 Eylül 2016 Pazar

Kitap Yorumu: Ay Günlükleri 3 - Cress / Marissa Meyer


Merhabalar

Sanırım bu yaz okuduğum en akıcı kitaptı Cress. Hem komik hem heyecanlı hem de cidden müthişti. Eğer hala Ay Günlükleri serisine başlamadıysanız şiddetle ilk kitabı Cinder'ı öneriyorum. Hemen okumaya başlayın. Yazar öyle bir yazıyor ki serinin bir sonraki kitaplarında çıtayı giderek yükseltiyor. Cinder'ı çok severek okumuştum. Bir serinin ilk kitabının olabileceği en iyi kıvamdaydı. Başlangıç karakterleri çok güzel tanıtılmıştı. Hemen ardından Scarlet geliyor. Olaylar bir seviye daha artıyor. Tabii karakterlerde... Scarlet ve Wolf karakterine alışıp, Cinder, Iko, Throne ve Kai karakterlerini daha da çok severken şimdilik son durağımız Cress'deyiz. AMAN TANRIM! Serinin şu ana kadarki en en en iyi kitabıydı. 

Bir önceki kitapta Throne karakterini gözüme kestirmiştim. Bu kadar mı eğlenceli bir karakter olur! Cinder'ın yoldaşı olmakla kalmadı şimdi bir de çapkınlıklara başladı. Bu kitabın ana karakteri Cress. Kendileri aslında şu meşhur Rapunzel. Yazarımızın hayal dünyasında ise Levana'nın sadık Sihirbazı tarafından uzayda bir uyduya hapsedilmiş karakter. Cinder gibi Cress de bir Aylı. İlk doğduğu zaman ailesi tarafından terk ediliyor. (Aslında olay öyle değil ama okuyunca göreceksiniz.) Sihirbaz, Cress'in bazı yeteneklerini keşfedince onu özel hizmetkarı gibi bir şey yapıyor. Cress internet ve teknoloji konusunda bir uzman. Kaldığı uyduda tek uğraşısı bunlar zaten. Sihirbaz tarafından Cinder'ı bulmak için görevlendirilir ama o özgür bir hayat yaşamak için Cinder'a yardım etmeye karar verir. İşte olaylar bundan sonra başlıyor efenim.

Cress'de durumlar böyle iken gelelim diğer ekibe. Cinder, Iko, Throne, Wolf ve Scarlet kendi uydularında diğerlerinden saklanmaya devam ediyorlar. Ama aynı zamanda Kai ile Levana'nın düğün günü yaklaşmaktadır. Onu engellemek için planlar yapılırken Cress ile iletişime geçerler. Elbette arkasından bir sürü sorun gelmektedir.

Dr. Erland'dan da bahsedeyim. Kendileri Cinder'ı keşfeden bir karakter. Daha ilk kitapta onun Prenses Selene olduğunu anlamıştı. Kaçmasına yardımcı olmuştu. Şimdi bir kaçak olarak Afrika'da araştırmalarına devam etmekte ve Cinder ile yoldaşlarının gelmesini beklemektedir. Aslında onunda bir sırrı varmış. Hepsi açığa çıkacak.

Şimdi bir de bu üç kız karakteri karşılaştırmadan olmaz. Cinder'ı ilk okumaya başladığımdan beri çok seviyorum. Nedense çok doğal ve olması gerektiği gibi davrandığını düşünüyorum. O yüzden onunla bir sorunum yok. Scarlet'a da okuduğumdan beri ısınamadım. Nedense hep bir soğukluk var kızda. Sadece aşk insanıymış gibi. Wolf da Wolf. Yemedik canım aa! Cress ise içlerinde en saf olanı. Gerçekten çok saf ve sempatikti. Böyle kollarımın arasına alıp sarılasım geldi. Throne'la ikisi komediydi. Cress çok saf, Throne çok çakal... Gerisini siz düşünün.

"Kaptan," diye mırıldandı. "Ben size aşığım."
"Bunu iki koca günde mi fark edebildin? Dokunuşlarım sihrini yitirmeye başladı galiba." (Cress&Kaptan Throne)

Kitapta bomba üstüne bomba patlıyor. Cidden inanılmaz akıcı bir kitap olmuş. Gözümü kırpmadan okudum. Çevirisi de enfesti. Yani cidden serinin göz bebeği olmuş. :D

Öyle olaylar oluyor ki... Özellikle Throne'a biteceksiniz! Çok komik ve şaşırtıcı sahneler vardı. Bu kitapta Throne'nun yanı sıra Cinder ve Iko karakterlerini daha çok sevdim. Wolf ve Scarlet karakterlerine hala pek ısınamadım. Öyle kenarda dursunlar şimdilik. Sonracığıma... Serinin son kitabına dair bir ipucu vardı. Kraliçe'nin üvey kızı Winter gözüküyor ama bir bilgi vermeyeceğim. Anlaşılan onun hikayesi bambaşka.

Tadından yenmeyen bir kitaptı. Cidden okuduğunuza pişman olmayacağınız bir seri. Özellikle günümüzde istifini bozmayan, sıradanlaşmayan nadir serileri biridir. İyi okumalar!

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane