Pages

16 Aralık 2016 Cuma

En Taze Dedikodular: Merak Etmeyin, Yaşıyorum!



Merhabalarrr

Image result for xoxo gossip girl gif

Blog'a yazmayı deli gibi özledim. Aylardır ortalarda yokum çünkü laptop yanımda değil. Dizileri izlememe ve pdf okumama olanak sağlayan tabletim ve beni her an yarı yolda bırakabilecek olan telefonum dışında teknolojiden uzağım. Instagram ve Facebook dışında sosyal medyadan da koptum. Ama merak etmeyin, yaşıyorum ve ayaklı gazete olmaya devam ediyorum. Ülkemden çok uzakta olabilirim ama her şeyin takibindeyim. Taze taze çıkan kitapların, anlata anlata bitiremedikleri yeni dizilerin ve daha fazlasından haberim var. 

Şu an her şeyi tüm detayıyla deli gibi yazmak isterdim ama zamanım kısıtlı ve bilgisayarı da buraya geldiğim arkadaşımdan aldım. Çok da meşgul etmek istemiyorum. Ama en taze dedikoduları vereyim. Sonrasında yine yazmaya çalışacağım.

  • 2.5 aydır Varşova'dayım. Blog'u okuyanlar bilir Erasmus ile geldim. Anlatacak milyon şeyim var. Hem hayallerimi yaşıyorum hemde hayallerin her zaman mükemmel olamayacağını öğreniyorum. Tüm maceralarımı yazsam, cidden roman olur. Biri online günlük mü dedi? Henüz cesaretim yok. -.-
  • Şehir efsaneleri de doğru millet. Erasmus yaptığınız zaman tüm Avrupa kollarını size açıyor ve gelin bizi ziyaret edin diyor. Tabii 'euro'nuz varsa... Şu ana kadar Polonya'nın Varşova dahil 4 şehrini gezdim. (Torun, Krakow ve Lodz) Ülke olarak Almanya-Berlin ve Çek Cumhuriyeti-Prag gezdim. Önümüzdeki pazartesi bir aksilik çıkmazsa ve her şey sorunsuz giderse müthiş bir kısa avrupa turuna çıkıyorum. Özendirmek ya da kıskandırmak gibi olmasın ama şu an planda dört ülke cepte. 
  • Bunların dışında inanılmaz deneyimler yaşadım. İngilizcem süperötesi gelişmedi tam tersine geriliyor ve Türkçem bile sallantıda. Yazılarda hata olursa göz yumunuz. Rusça derslerini de daha iştahlı dinleseydim keşke diyorum çünkü kaldığım hostelde Türkler, Ukraynalılar ve Ruslar var. Yakışıklı değiller ve sarhoşlar... Sanırım tımarhanede kalıyorum. -.- Neyse en azından okul ortamımda İspanyol arkadaşlarım var. Biraz utangaçlar ve tuhaflar. Yakışıklı olarak gözüme kestirdiğim ve 'anlatılacak listemde' olan Mario'nun gay olmasından şüpheleniyoruz... Kesinlikle üzerimde bir lanet var. -.-
  • Yurt dışına çıktığınız an hiç samimi olmadığınız hatta onunla olan 'ilişkinizi' kestiğiniz insanlar size mesaj atabilir... Avrupa'ya geldim ve kısmetimden yine Türk çıktı. Lütfen kem gözlerinizi uzak tutunuz.
  • Sürekli açım. Öyle böyle değil. Polonya'nın yemek kültürü yok varsa da bana uymuyor. Her yerde domuz eti görmekten kusucağım artık. Hiç de merak etmiyorum... Asıl öğrenci hayatını burada yaşıyorum. Her çeşit sosla makarna yapıp, yedim. Denemediğim çorba kalmadı. Ve abur cuburlar yüzünden kilo alıyor olabilirim. Sütleri enfes bak...
Şimdilik bu kadar aklıma gelen. Umarım en kısa zamanda dönerim ve çok güzel bir blog şöleni yaparım. Blog'a gelen tüm yorumları okuyorum ama cevaplayamıyorum. Kusura bakmayın :( ask.fm'e gelenler için de aynı şey geçerli... Maillerinizi de okuyorum ve yaşıyorum. Merakınız için teşekkürler ve umarım en kısa zamanda görüşürüz. *-*

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

19 Eylül 2016 Pazartesi

Kitap Yorumu: Ölüm Serisi 5 - Büyülü Ölüm / Nora Roberts


Merhabalar


Enfes bir kitap daha okudum. Nora Roberts okudukça mutlu oluyorum. Çünkü bu yazarın kitaplarını bulmak zor. (Giderek daha da zorlaşıyor. Epsilon yeni basım yapmadığı için, sağolsun!) O yüzden sahaflarda karşıma Nora Roberts kitapları çıkınca -özellikle Ölüm Serisi kitapları- adeta elmas bulmuş gibi atlıyorum. Ölüm Serisinin şu ana kadar beş kitabını buldum. Zaten en son da beşinci kitabı, Büyülü Ölüm'ü okudum. Daha fazlasını istiyorum!


Roberts'ın Ölüm Serisi cidden çok güzel ve etkileyici. Sıkmayan, boğmayan bir polisiye kurgusu var. Özellikle karakterleri çok sağlam ve bağımlılık yapıyorlar. Serinin her bir kitabında farklı cinayetlere tanık olup, Eve Dallas ve ekibinin olayı çözmesini ve aşamalarını okuyoruz. Büyülü Ölüm'de de durum böyle. Fakat sanki yazar çıtayı bir tık düşürmüş. Neden mi?


  • Önceki kitaplara göre bu kitapta katilin kim olduğu bariz belli. Yani açık açık o kişinin cinayetleri işlediğini biliyorsunuz. Ama yeterli delil olmadığından Dallas, oradan oraya savruluyor. 
  • Kitabın sonu ve davanın kapanması çok basite kaçmış. Son on sayfaya her şeyi sıkıştırmış yazar. Oldu, bitti. Böyle 'ha' diye kalıyorsunuz. Sonu beni tatmin etmedi.
  • Ama bu kitabın diyalogları kalp ben derim. Diğer kitaplara oranla Büyülü Ölüm'de daha çok sohbet ve polisiye dışı bir diyalog vardı. Eve ve Roarke çiftine artık baya alışmış oluyorsunuz. Roarke'ın yaptıklarını böyle içiniz eriye eriye okuyorsunuz. Yok mu bize de bir İrlandalı serseri ama aslında süper zeki biri? Eve o kadar şanslı ki... Bazen sarsmak istiyorum. Şu adama değer verdiğini daha fazla göster diye. Neyse ki bu kitapta daha renkli bir çift olmuşlar.
  • Bir de geçici yeni bir karakter vardı. Jamie. Adeta Roarke'ın ergen hali ve çok fena bir karakterdi. Hem komik hem zeki hem de Roarke'a kafa tutmayı cesaret eden biriydi. Sırf şu ikisinin komik diyalogları için bile seriye başlayıp, bu kitabı okuyun derim. En favori sahnelerim onlara ait.

Kitabın diğer karakterleriyle de tam gaz devam. Eve'nin çılgın arkadaşı Mavis; iş ortağı ve dostu Feeney; cinayetlerden gelişmeler alıp, haber yapmaya çalışan Nadine ve en bir sevdiğim karakter ise Eve'nin yardımcısı Peabody. Kitapta her karşıma çıktığında 'go my girl' diye bağırasım geliyor nedense. :D

Ve bir şaşkınlığımı dile getireyim. Nora Roberts bu seriyi yazmaya 1995 yılında (doğum yılım) yazmaya başlamış. Tuhaf olan seri 2058 yılında geçiyor. Ve yazarın inanılmaz bir hayal gücü var. Taa 1995 yılında droidleri, uçan arabaları, robotları, ileri teknolojiyi ve lazerli silahları düşünüp, kurguyu bunun üzerine kurmuş. Zaten seriyi bu kadar ilgili çekici yapan da yazarın farklı düşünmesi. Kim 90'larda droid'leri düşünür ki? Hatta hala dönemimizde olmayan uçan arabaları? Gerçekten ilginç. Kitaplarını okudukça arada sırada, "nereden aklına geldi acaba yoksa kadın cidden geleceği mi görüyor" diye mırıldanıyorum.

Okuduğum tek polisiye serisi. Okuyun, okutun. Nora Roberts candır.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

16 Eylül 2016 Cuma

Dizi Önerisi (xoxo): Gossip Girl


Yıl 2007. Entrika kelimesinin ün saldığı yıllar... Çok nostaljik bir giriş yapamadım ama Gossip Girl denince aklıma ilk 'entrika' kelimesi geliyor. Karakterler birbirlerinin arkasından o kadar iş çeviriyor ki... Böyle çekirdeği, gazozu al saatlerce otur izle. Aynen böyle bir dizi. Ve ben de aynı şekilde izledim. Laptop ya kucağımda ya yatağın içinde gözlerimi kırpmadan, 'neler olacak, dur şunu da izleyeyim' derken diziyi sezon sezon yedim bitirdim. 

Gossip Girl ile ilk kez 2009 yılında tanıştım. Aslında bir kitap serisi. Artemis Yayınları'ndan çıkmıştı. İlk üç kitabını alıp, okumuştum. Sonra dizisine başlamıştım. 2.sezondan sonra diziyi bıraktım. O zamanlar sıkmıştı. Nedenini bilemiyorum sanırım pek yaşıma uygun değildi. Sürekli yetişkin olayları falan... Sonra geçen dönem okul zamanı baya bunaldım. Ne izlesem ne izlesem... Bir de ben dizileri yarım bırakamıyorum. Sıkıcı da olsa sonu kötü de bitse o dizi bitecek! Bitirdiğim ve yarım kalan dizilerimin bir listesi var hatta. Bir ara paylaşırım. Neyse, baktım Gossip Girl bana oradan göz kırpıyor. Hemen sezonları indirip, izlemeye başladım. Her bölümü izledikten sonra 'ben nasıl yarım bırakmışım yea' modundaydım. Ama iyi ki şimdi izlemişim dedim. Hem yeni bölüm derdi yok hem de bazı şeyler yaş ilerledikçe oturuyormuş onu fark ettim. Diziyi boş boş izlemedim. Yaş 21 olunca artık sadece alt yazı takibinde olmuyor insan. :D Oyuncuların saç şekilleri, kıyafetler, mimikleri, kurgunun asıl yönleri... Resmen diziyi yedim bitirdim.

Şimdi gelelim asıl konumuza. Gossip Girl izlediğim diziler arasında en mükemmeli, en izlenesi dizi diyemem ama kesinlikle izleyin derim. 6 sezonu üst üste izleyince inanılmaz etkileneceksiniz. Karakterlerin hem fiziksel hem duygusal açıdan gelişmeleri, kültürel farklılıklar ve daha niceleri.  


Artık ismi ün salmış Chuch Bass'ın inanılmaz değişimine pörtlemiş gözlerle bakabilirsiniz. İlk iki sezonda süper itici iken birden aşk dolu, duygularını hiç belli etmese de yumuşak kalpli birine dönmesi? Chuck Bass'ın büyüsüne kesinlikle kapılacaksınız. Blair Waldorf nam-ı diğer Kraliçe B. Her sezonda illaki hırçın hallerini göreceksiniz. Ama dizideki en bukalemun karakterdi. Neden böyle söylüyorum çünkü gerçekten her zorluğun altından kalkıyor ve hiç ummadığınız anda karşınıza çıkıyor. Yani Blair başlarda gereksiz yere kötü olsa da sonrasında mutluluğu hakkeden tek karakter oluyor. Şu an gözümün önünden resmen kızın başına gelen geçti de... Team Blair. 

Serena van der Woodsen. Klasik sarışınlara taş çıkartan hatunumuz. Diziyi ilk kez 2009 yılında izlediğimde Serena'yı deli gibi seviyordum. Blair de kimmiş? Meh... Ama en son izlediğim zaman Serena'dan ölümüne nefret ettim. Ya bir insan bu kadar mı ayran gönüllü olur? İzledikçe göreceksiniz ve tipik sarışın demekten kendinizi alamayacaksınız. Ama şu da bir gerçek ki gerçekten moda ikonu. Serena'yı canlandıran Blake Lively hala moda ikonu. Kadın adeta özel yaratılmış. O saçlar, o kıyafet seçimi... Blair'in sempatikliği Serena'nın seksiliği. Nokta.


Serena'nın etrafında pervane olan erkekler... Nate Archibald. İlk izlediğimde resmen çocuğu gözlerimle yiyip, bitiriyordum. Hoş, son izlediğimde de içimdeki yağlar eridi adeta. Kabul edelim Nate süper yakışıklı biri. Ama o kadar çok aptallık yapıyor ki... Serena'dan sonra resmen toparlanamadı. Serena bir Nate iki... Bir ara 'yuh ama artık dur bir be' dedirtti. Dan Humphrey'in de ondan farkı yoktu. Aslında tüm sezon boyunca Dan'i ayrı sevdim. Biraz saftı, sonra gözü açıldı ondan sonra kimse onu tutamadı. Özellikle sonlara doğru baya büyük hatalar yaptı ama seviyorum keretayı. En başından beri sanırım gönlüm ondaydı. Chuck-Blair-Serena-Nate grubunda sırıtan bir isim olsa da aslında hepsini nasıl parmağında oynattı. :D 


Gossip Girl izlemeniz için gereken sebepler;
  • Blair ve Serena her ne kadar birbirlerinin kuyularını kazsa da bu ikisinin BFF'liğini (best friend forever/en bi en yakın arkadaş) görmelisiniz. İkisinden biri kötü durumda olduğu an ne olursa olsun hep birbirlerinin yanındalar.
  • Spoiler vermeyeceğim ama bu dizide çok güzel aşklar da yaşanıyor. Kim kiminle acaba? Hem şaşırtıcı hem de kalp ısıtan aşklar var. Eninde sonunda mutluluğu buluyorlar.
  • Sırlar. Dizinin alt yapısı sırlarla dolu. Herkese bir şüpheyle bakıyorsunuz. 'Ne, yoksa sen de mi?'
  • Aile bağları çok kuvvetli. Hatta aileden olmayanlar bile sımsıcak karşılanıyor. 
  • Ölümlerle ağlatan bir dizi değil. Geneli zaten romantik-komedi. Araya biraz dram serpiştirilmiş. Tadından yenmeyen bir dizi. Hamhumhim. 


Ve dizinin ekibi cidden süper. Hepsi çok renkli ve değişik. Ana karakterler dışında daha birçok karakter var. Onlardan pek bahsetmeyeceğim. İzledikçe keşfedin. Bunun yanı sıra gerçekten New York kültürüne şaşırabilirsiniz. Soylu bir aileden geliyorsanız her gece bir partiye ya da etkinliğe katılıyorsunuz. Dizideki bölümler bunlardan ibaret aslında. Her bölümde bir parti, davet, etkinlik oluyor. Karakterler işlerine geldiği gibi planlar yapıp, entrikalar çeviriyorlar. İnanılmaz bir yöntem. Bol şaşırtmalı ve uyuz etmeli. :D Ay izleyin, beni fazla yormayın. Dizinin müzikleri de on numara. Daha ne istiyorsunuz? 

xoxo (Dizide kim Gossip Girl bulmaya çalışın bakalım. Bulunması imkansız. Önünüze çıkan ipuçları yanıltmaca. Son bölüme kadar kim olduğunu tahmin edemeyeceksiniz. Lütfen spoiler almadan izleyiniz.)

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

14 Eylül 2016 Çarşamba

Kitap Yorumu: Tanrı ve Canavarların Düşleri


Merhabalar

Bir seri daha bitirdim! Her bir seri bitirdiğimde onlardan ayrılmak, bir daha okuyamayacağımı bilmek... Ne bileyim sanki bebeklerimi evlendiriyormuş gibi hissettiriyor. Ama aynı zamanda yeni seriler için de avuçlarım kaşınıyor. :D

Canlarım, öncelikle eğer hala Duman ve Kemiğin Kızı'nı okumadıysanız hemen ama hemen okuyun. Bu ay okuoku.com'da 10 TL. Ve serinin diğer kitapları da bu fiyatta. Bunu kaçırmayın. Çünkü gerçekten çok sağlam bir kurgusu var.

Serinin ilk kitabına göre diğer iki kitabı karşılaştırırsam... Duman ve Kemiğin Kızı hepsini sollar. Çünkü o çok ayrı, çok farklı ve çok daha güzeldi. Ama yine de bu seriyi çok seviyorum. Yazarın karakterlerini, kurgusunu, dolambaçlı anlatımını dahi seviyorum. O yüzden Tanrı ve Canavarların Düşleri'ni kalın ve yorucu bir anlatımı olmasına rağmen hemen okudum. Buradan sevgili yazarı Uğur MEHTER'e saygılarımı iletiyorum. Ben bile okurken başım ağrıdı, kim bilir çevirirken en akıcı halini ortaya koymaya çalışırken çevirmen ne ruh hallerine girmiştir...

Kitap 647 sayfa ama inanın bana ilk 300 sayfa çöp. At gitsin. Yani çok gereksiz betimlemeler vardı. İlk 300 sayfa içinde çok az diyalog vardı. Yazar daha çok karakterlerin iç dünyasını ve etrafında olan bitenleri anlatmış. Buna gerek var mıydı? Hayır. Ben asıl Akiva ve Karou'nun geleceğini görmek istiyordum. Yazarımız dolandırmış dolandırmış en sona bırakmış. Kitabın son 200 sayfasına kalp kalp kalp. Hızlı okumamın sebebi bu yüzdendi sanırım. Bana Zuzana, Mik, Ziri, Liraz verin... Kitabın en renkli karakterleriydi. Akiva ve Karou adeta siyah-gri renklerini size doğru üflüyordu. Depresyon, depresyon ve depresyon...

"...bazılarımız arzularımızın efendisiyken bazılarımız heveslerimizin kölesiyiz." 

Kitabın konusuna gelirsek. Kurgu çok güzel bağlanmış ama dediğim gibi gereksiz detaylarla doluydu. Kimeralar ve melekler en sonunda birlik içinde olup, dünyayı Akiva'nın amcası Jael'den ve Razgut'tan kurtarmaya çalışmalarına başlamıştır. Bunun en büyük sebebi ise Beyaz Kurt'un bedenine giren Ziri'dir. Çünkü eski Beyaz Kurt olsa melekleri anında öldürürdü. Tabii bedenin içinde Ziri olduğunu Karou ve dostları dışında kimse bilmiyor. Planlar yapılıyor, ihanete uğruyorlar, ölümler olmazsa olmaz ama neyse ki seri mutlu son ile bitiyor. Akiva ve Karou bile en sonunda harekete geçti. Kitap boyunca birbirlerine bakıp, iç çekmeler... Dokununca elektrik kapılmış gibi çıldırmalar... Ben aşırı romantikliğe gelemiyorum sanırım. :D

Ama Zuzana ve Mik çiftine hayranım. Doğallar, sempatikler, renkliler... Kitabın akıcılığını bu çift yapıyor zaten. En severek okuduğum çiftlerden biriydi. Akiva'nın kardeşi Liraz başlarda uyuz olsa da bu kitapta kızı çok sevdim! O da biraz inkar etse de mutluluğu buldu. Yuppi!

Çok uyuz olduğum bir karakter vardı. Hatta onun varlığını unutmuştum bile. Karou'nun üvey büyükannesi Esther! Kadın resmen nankör ya. Bu kadar mı çakal olabilir? Kitabın içine girip boğazlayasım geldi. Neyse ki Mik benim yerime hıncını aldı. Hıh...


Son kitapta yeni bir karakter daha vardı. Eliza. Adeta sürpriz yumurtadan çıkmış gibiydi. Onun pek amacını anlamadım ama bizimkilerle yolları kesişince baya yardımı dokundu. O yüzden sevdim onu da...

Seri gerçekten çok orijinal. Yani böyle kitaplar var mı dedirten cinsten. Yazarın hayal gücü, karakterleri, kurgunun oluş şekilleri çok ilginç. Mavi saçlı bir Karou, hakkında çok az şey bildiğimiz ve nadiren duygu belirtisi veren Akiva, sıradışı bir hayata çok güvendiği dostu için gözü kapalı atlayan Zuzana, onu çok sevdiği için peşinden giden Mik ve daha niceleri... Serinin kurgusunu da karakterlerini de ama en çok kitap kapaklarını seviyorum. :D Okuyun, bir şans verin. Deneyin. Gerçekten hayatınıza farklılık katacak. Özellikle Prag'ı çok merak edeceksiniz. Bekle beni Prag!!!

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

10 Eylül 2016 Cumartesi

Erasmus Günlüğüm 4: Uçak Bileti, Hostel, Yurt Bilgileri


Merhabalar

Size sırıtarak yazıyorum şu an. Vizem çıktı. Sorunsuz bir şekilde tam bir haftada çıktı ve gidip kendim teslim aldım. Sırada beklerken resmen kurtlu gibi yerimde duramadım. Sonra elime pasaportu alıp da vizeyi görünce... Yeni doğmuş bebeğimi kucağıma aldım sanki. :D Efenim 1 Ekim 2016 - 2 Mart 2017 tarihlerine vermişler. Bu demek oluyor ki sigorta belgenizde hangi tarihler yazıyorsa ona göre veriyorlar. O yüzden vize için SİGORTA yaptırırken tarihlere çok dikkat edin. Zaten gidiş-geliş tarihlerini yazmayın direk. Birer gün fazladan yazın. Ne olur ne olmaz.


Şimdi gelelim uçuk uçak fiyatlarına, hostel ve yurt bilgilerine. Yine Polonya-Varşova üzerine bilgilendireceğim. Canlar, uçak bileti için neredeyse mayıs ayından beri takipteyim. Ben ilk deneyimsiz halimle Türk Hava Yolları'nın kendi sitesinden takip ediyordum. Gidiş-geliş biletleri 1000 TL'den aşağıya hiç düşmedi. Sadece gidiş bileti ise -abartmıyorum- 1200 TL aşağısına rastlamadım. Bu böyle olmaz dedim ve sıkı bir araştırma yaptım. Birçok site var. İndirimli ve aracı olan. Ama en güvenilir turna.com sitesi. Oradan iki hafta boyunca bilet takibi yaptım. Borsa gibi bilet fiyatları da çok çabuk değişiyor. İlk önce aktarmalı gitmeye karar verdim. İstanbul-Paris, Paris-Varşova düşünüyordum. Almanya son zamanlarda aktarma konusunda çok sıkıntılı diye hiç bulaşmadım. Ama aktarmalı uçuşlar hakkında bilgi vereyim;
-Tek firmayla aktarma yaparsanız bavulları onlar indirip direk uçağa geçiriyor. Ama eğer iki farklı firmadan alırsanız bavul işiyle siz uğraşıyorsunuz. Yine de her şekilde iki uçuş arasında EN AZ 3 saat olmalı. Güvenlik, geçiş falan herhangi bir sorun için. Benim Paris aktarmalı takip ettiğim uçuşun arası 12 saat idi. Eğer aktarma yaptığınız ülkede transit vize istemezse havaalanı dışına çıkıp, diğer uçuş saatine kadar gezebiliyorsunuz bile. Ama transit vize istiyorsa o ülke, gitmeden önce çıkarmanız lazım. Ben bu işlere girmediğim için transit vize hakkında bilgi veremeyeceğim.
-Seçtiğiniz firmaları didik didik araştırın. Ben AirFrance'i gözüme kestirmiştim. Sonra edindiğim bilgilere göre pek de seçili bir firma değilmiş. Bavul kaybetmelerinden tutun bilet saatlerinde ani değişikliklere kadar sıkıntısı var. Ve bilet fiyatına bavul fiyatı dahil değil. Bavul için 20-30 Euro ödemek zorundasınız. 21 kg için hem de...
İşte bu sebeplerden ben de aktarmasız baktım. Turna.com'dan gidiş 2 Ekim, geliş 1 Mart olmak üzere THY'den bilet aldım. 980 TL. Böyle löp diye söyleyince "oha çokmuş yav" diyebilirsiniz. Ama bakınız;
-İki bilet söz konusu. Tam tarihleriniz belliyse bu fiyata iki bilet çok iyi. 
-Benim ilk uçak deneyimim olacak. Bavul sorunuyla uğraşmak istemiyorum.
-2 saatte Varşova'dayım. Ve THY'den söz ediyoruz... Bence çok makul bir fiyat.

Ülkeden ülkeye fiyat değişiklikleri oluyor. Dediğim sitede seçenek çok. Birçok siteyle karşılaştırdım ve cidden 10 TL bile farkla en uygunu bu çıktı. Size öneririm. İnternet üzerinden aldım. Korkunuz olmasın. Sağlam bir site. Kartımla ilgili bir sorun çıkmadı çok şükür.


Şimdi gelelim hostel ya da yurt durumuna. Yurt için Varşova'da aracı biriyle görüştüm. Yarı yarıya içime sindi. Ama oraya gidince bizzat görüşüp, yurtları göreceğim. Fiyatlar aşağı yukarı aynı. 4 kişilik 150 Euro civarında oluyor. Ve bence 1 ya da 2 kişilik odalarda kalmayın. 3-4 kişilik odalarda kalın. Başka kültürleri tanıma açısından çok yararlı olur. 
Şimdi diyecekseniz, oraya gidince nerede kalacaksın? Onu da hallettik. Booking.com üzerinden Varşova hostellerini araştırdık. Zaten en uygun seçenekler hemen çıkıyor. 2 Ekim- 7 Ekim arası Budget Hostel'inde yer ayırttık. 160 TL. Polonya birimi ile 208 Zloty oluyor. Yani bizim paramız orada biraz daha değerli. Polonya, Avrupa ülkesi olmasına rağmen Euro bölgesinde değil. En büyük avantajım bu. Bana verilen hibe euro olduğu için çok rahat geçineceğimi düşünüyorum. O yüzden Polonya gözümde adeta bir cennet. :D

Son bilgiler bunlar. En günceli en azından. Daha yazılar gelecek. 2 Ekim öncesine kadar elimden geldiğince bilgilendirme yapacağım. Geriye Erasmus Ofisi'ne yollayacağım sözleşmeler ve ek belgeler kaldı. Onları da yazacağım. Şimdi gönül rahatlığı ile bavul hazırlayabilirim. Ve rahat kafayla kitap okumaya devam!

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

9 Eylül 2016 Cuma

Dizi Önerisi (Şiddetle): Game of Thrones


Merhabalar

Uzun zamandır dizi önerisi yapmıyordum. Aslında iki güzel dizi bitirdim. Yani biri sezon arasında ama neyse... Gossip Girl ve Game of Thrones birbirlerine çok zıt olsalar da ikisi de enfesti. Ama öncelik Game of Thrones. Neden mi?


Efenim, ben bu dizi başladığından beri, "Hayatta izlemem. Zaten çok popüler bir şey olandan uzak dururum. Zaten dizide hep kadınları aşağılıyorlarmış. Gözünüze meme sokulmasından mı hoşlanıyorsunuz?" diye söyleniyordum. Hatta okulda izleyen arkadaşlarıma, "ben izlemiyorum, izlemem de o yüzden spoiler verebilirsiniz" diyordum. Hatta onların bilmedikleri şeyleri biliyordum. (Facebook sayfaları, tweet atanlar ve Onedio sağolsun.) Sonra okul bitti. Stajımın başlamasına bir hafta var. Bir can sıkıntısı ki sormayın... Kendimi Game of Thrones'a başlamış buldum. İlk sezon sanırım üç günde bitti. İlkten, "başım ağrıyor ne kadar ağır ve uzun bir dizi" diye yakınırken sonra izlemeden duramaz oldum. Hatta ilk sezondan sonra kardeşimle beraber izlemeye başladık. Staj sonrasında yorgun olmadığım zamanlar izliyorduk ama hafta sonları resmen sezon gömüyorduk. Ve sonra durdum, "Lanet olsun manyak bir şey bu!" dedim. Cidden beni tokatlayın. Özellikle 6.sezonun son iki bölümü... Dehşet-ü-l vahşetti. Bunları yazan, çeken, oynayan insanlar gerçek olamaz. Cidden ününün hakkını veren nadir dizilerden biri. Team Arya bu arada...


Sezonlar 10'ar bölümden oluştuğu için sizi hem sıkmıyor hem de kurgu gereksiz yere saçmalamıyor. Cidden çok sağlam bir kurgusu ve kadrosu var. Konusundan bahsetmeyeceğim. Çünkü hem karışık hem de nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Birçok karakter ve yer adı var. Ama sezonları arka arkaya izleyince her şey öyle mantıklı geliyor ki... Bir yapboz parçası gibi kafamda yer edindiler. Aslında bir yandan iyi ki beklemişim dedim. 6 sezonu arka arkaya izleyince hem çok zevkli oldu hem de kafa yaptı. Bir süre sonra "shame shame, confess confess" demeye başladım. :D İzleyenler anlayacak. 

Karakterleri çekiştirmek istiyorum. En sevdiğim kısım! (Ve bol spoiler ile...)

Stark ailesine bayılmayan yok değil mi? Bu aileyi çok sevdim ve üzüldüm. Abi resmen yazar bir parmak bal çalmış ağızlara. Kimi sevdiysek ölüyor be. Diziye başlamadan önce bunu biliyordum ve "ehehe ben kimseyi sevmicem. nötr izlicem." dedim. Evet, demekle kaldım. Birçok karakterin ölümünde gözlerim donuklaştı. Acımasız yazar ve uyarlayan senaristler... 
Stark ailesinden açık ara farkla Arya'yı çok seviyorum. Zaten kendini geliştireceği belliydi ama son sezondaki performansı ile resmen ayaklanıp, "TEAM ARYA" diye bağıracaktım. Arya'yı oynayan Maisie Williams'ı tebrik ediyorum. Geleceğin oyuncularından.


Sansa, başlarda süper uyuz olduğum bir karakterdi. Bu kadar aptal olamazdı yani. Ama sonrasında şaşırttı. Ve baya üzüldüm. Resmen ailesinin ismi altında ezildi. Bran'i hala çözebilmiş değilim. İlk sezonda seviyordum ama sonrasında olsa da olur olmasa dedim amma resmen dizinin dönüm noktalarından biri sanırım. Robb Stark, kalbimi fethediyordu. Ölümü çok acımasızdı. Sanırım en dehşetle izlediğim ölümlerden biriydi. Aynı şekilde annesi Catelyn için de öyleydi. 
Jon Snow ismini daha diziyi izlemeden önce bellemiştim. Jon Snow... Bir piç olarak anılmasına rağmen yükselişe geçen karakterlerden biri. Senaristler de bunun bilincinde olmalı ki ilk -ve son- kez bir karakteri geri getirdiler. Fena da olmadı. O savaş sahnesi neydi öyle dostum!

Lannister ailesine gelelim. Yemin ederim yok böyle bir aile. Gözlerim yerinden çıkarak izledim. Tyrion açık ara farkla en sevdiklerim arasında. Arya gibi. Hatta bir ara diziyi sırf onun için izlemeye başladım. Bu kadar mı sempatik ve pozitif bir insan olur... Dizinin en sağlam karakterlerinden biri. Cersei, gelmiş geçmiş en acımasız karakterlerden biri. Ve çok acayip biri. Yani izlerken hem hayran kalıyordum hem de"yılaaaan" diye söyleniyordum. Kardeşi Jamie ile aralarındaki ilişki zaten iğrenç. Üstüne üç çocuk... Yani ben şok. Eskilerde neler oluyormuş neler... Ama oyuncunun son sezondaki performansı... Lena Headey'i ayakta alkışlıyorum. Kadın bir harika. Jamie karakteri başta çok sinir bozucuydu. Ölse de kurtulsak diyordum. Ve sonra sevdim ben bu keretayı dedim. Dedirtti yani. Kral Katili. Adı bile cool... Bir de bunların iki oğulları tahta geçti. Joffrey desem... Dizinin en psikopat isimlerinden biriydi. Ben bu kadar pislik biri görmedim. Ölümünün aniliği hem şaşırtı hem de bi oh dedirtti. Tommen, Joffrey'nin tam tersiydi. İyiydi, saftı ama aşkı onu öldürdü. O atlayış ne öyle. :D Aklıma geldikçe nedense hala gülüyorum.


Ramsay Bolton... Game of Thrones'un Joker'i resmen. Ben böyle deli bir adam görmedim. Theon'a yaptıkları... Ve daha niceleri. Hem seviyorum keretayı hem de kıl oluyorum. Çok da yakışıklı be! Yani sempatik en azından. Ağzına vura vura sevmelik.
Theon dediklerinde otomatik gülesim geliyor. Bu kadar salak bir karakter yok. Rahatlık battı resmen. Ama hala yaşıyor. Hmm. Onun sonunu çok merak ediyorum


Gelelim Daenerys Targaryen'e... İsminin en kısa hali bu. En bilinen ismiyle Khaleesi. The Mother of Dragons. İsimleri ne kadar havalı ya. Her kendini tanıtışında böyle ağzım açık izliyordum. Kadın adeta alevlerinden doğdu. Bir hatun-u ateş oldu. (Kendim uydurdum bunu.) Gerçekten böyle hayranlıkla izlettiriyor kendini. Utanmasam saygı duruşunda olup, önünde eğileceğim. .
Lord Baelish ve Lord Varys eğlenceli karakterler bence. Ve oldukça şaşırtıyorlar. 


Margaery Tyrell sanırım dizide en çekici karakterlerden biriydi. Konuşması, hareketleri... Tabii çakal olması da ayrı bir konu. Ama izlerken nedense hipnoz oluyormuş gibi hissediyordum. Çok çekici bir kadın yahu.

Daha çok karakter vardı. Aklıma ilk gelenler bunlar nedense. Khaleesi'nin eşi Khal Drogo mesela. Çok yakışıklı bir adamdı. Ölümü saçma ve kötü oldu. Ve Khaleesi'nin ekibini komple seviyorum. Yanındaki çevirmeni, danışmanları, şu robot gibi olan savaşçıların lideri... Cidden güzel karakterler var. 

Diziyle sınırlı kalmayacağım. Güzel bir anda serinin kitaplarına başlayacağım. Toplu alacağım. Sindire sindire okuyacağım. Kitaplar her zaman önceliğim olmuştur ama bu sefer biraz değişiklik yaptım. Yine de diziden bağımsız olarak kitapları okuyacağım. 

Son olarak... 7.sezonu beklerken kök salmayız umarım. Haziran 2017'de başlayacak. Bu sefer 7 bölümcük. Sonra zaten 8.sezonda final yapıyorlar. Tadında bıraktıkları sürece sorun yok. En azından kitaplarını okuyacağım. :D 

Efenim, böyle güzel dizileri keşfetmemi beklemeyin. Önerin. Şiddetle ısrar edin. Ben seviyorum sezon sezon izlemeyi. Şimdilik bu kadar. Yeni dizilerle görüşmek üzere!

Not: Her bölümün başında o theme song dinlenecek! 1.30 dakikalık ama olsundu. İnsana huzur veriyor. Özledim, gidip bir kez daha dinleyeyim.

Not 2: Şimdi son okumayı yaptım da... Ne çok karakter varmış ya. Daha da isimlerini hatırlayamadıklarım var. Bi rahat 20-30 karakteri ezberimde tutmuşum. Ki ben karakter isimlerini çok çabuk unuturum.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

6 Eylül 2016 Salı

Erasmus Günlüğüm 3: Pasaport, Sigorta, Vize ve Hoop Günler Geçiyor!


Merhabalar

Bu sefer size daha eğlenceli şeyler anlatacağım. Yani en azından ben bunları yaşarken tatlı bir heyecan yaşadım. Ve elbette başıma birkaç küçük şey de geldi. 


Bu yaz aynı zamanda staj gördüğüm için pasaport, vize falan hazırlıkları benim için biraz zorlu geçti. Staj zamanı pasaporta başvurdum. Sizi bu konuda uyarayım. Özellikle İstanbul'da randevu tarihleri çok geç verilebiliyor. Malum kalabalık bir şehir. O yüzden başvuru işlemleriniz için randevuları hemen alın. Pasaport için e pasaport sitesinden size en yakın Emniyet Genel Müdürlüğü'nden ayarlıyorsunuz. Randevuya gitmeden önce;
Eğer 25 yaş altında bir öğrenci iseniz pasaport harç parası içi 72TL bankaya yatırıp, makbuzunu alın. Ben Ziraat Bankası'na yatırmıştım ama başka bankalarda da yatırabiliyorsunuz diye biliyorum. Öğrenci belgesi ve pasaporta özel çekilmiş 2 adet fotoğraf ile randevu saatinden biraz erken gidin. Çünkü orada parmak izinizi de alacaklar. Zaten çok uzun süren bir işlem değil. Bana 3 günde PTT Kargo ile pasaportum gelmişti. En kolay işlem bu. Pasaport gelince böyle bir tuhaf olmuştum. Yıllardır bu anı bekliyordum. Meğersem çok basitmiş. :D
Hemen ardından vize randevusu alın. Ben VFS Global aracılığı ile vizeye başvurdum. Birçok ülke için aracılık yapıyorlar. Özellikle Polonya için baya kolaylık sağlıyorlarmış. Onun için gereken belgeler;
Hem Türkçe hem İngilizce ıslak imzalı öğrenci belgeniz, VFS Global sitesinden yer alan iki adet form var onları Türkçe ya da İngilizce olarak doldurun. El yazınız anlaşılırsa elinizle yazabilirsiniz ama ben bilgisayar üzerinden yazdım. Pasaport ve nüfus cüzdanı ile fotokopileri. 2 adet gideceğiniz ülkeye göre çekilmiş fotoğraf. Karşı okuldan gelen kabul mektubunuzun çıktısı. (Polonya orijinal halini almasa da oluyor. Çıktı yeterli.) Kendi okulunuzdan aldığınız hibe yazısı. Islak imzalı olmak zorunda. Bir de sigorta belgeleriniz. Vize randevusuna gitmeden herhangi bir sigorta yerine gidip, "Erasmus öğrencisiyim. Gideceğim okul şu... Kalacağım tarihler bunlar... Öğrenci sigortası istiyorum" diyerek uygun bir fiyata sigorta yaptırıyorsunuz. Ben 5 aylık için 186 TL'ye sigorta yaptırdım. İngilizce ve Türkçe olarak alın belgeyi. Vizede ikisinden birini alıyor. 
Bunları da halledince vize randevunuz gelince tın tın gidiyorsunuz. Ben İstanbul'daki Harbiye şubesine gittim. Güvenlikten geçerken başvuracağınız ülkeyi soruyorlar. Sonra sıra numarası veriyorlar. Masum masum bekledim. Şansıma benimle Polonyalı bir kadın ilgilendi. Nedense vizede hep İngilizce sorular soracaklarını sanıyordum. Sonra arkadaşlarım 'valla ne olduğunu anlamadan işleri tamamladık' deyince demek ki Türke konuşuyorlarmış dedim. :D Ve hiç kasmayınız kendinizi. Çok güler yüzlüler. Kadın belgeleri aldı. İmzalanacak yerleri imzalattı. Bir soruyu üç kere sormama rağmen tatlı tatlı gülümseyip cevapladı. Bir fiş ve hazırladığı dosyayı verip vezneye yolladı. Bu arada fiyat şöyle; 191 TL + 20 Euro. 20 Euro'yu TL kabul etmiyorlar kesinlikle! Gitmeden önce paranızı çevirtip öyle gidin. Ödeme yaptıktan sonra dosya ile birlikte söylediği odaya gidiyorsunuz. Benimki uzun vadeli gidiş odasıydı. Dosyayı teslim ettim. Fotoğrafı en son ne zaman çektirdiğinizi soruyorlar. 3 ayı geçmediyse sorun yok. Geçtiyse orada yeniden çekip bir de para alıyorlar. Ona göre. :D

Bu maceramın en masum hali. Neler yaşadığımı bir ben bir Allah bilir ama inanın bana hayallerinizden biriyse öyle ya da böyle katlanıyorsunuz. Ve emeklemeden koşamazsınız. Ben böyle gördüm. Şimdi de vizemin çıkmasını bekliyorum. 2 Ekim'e bilet aldım. Bilet ve yurtlar için ayrı bir yazı yazacağım. Belge kısımları şimdilik bu kadar. Pek çekici bir yazı değil ama bilgilendirici olmasını umuyorum. Kolay gelsin!

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

4 Eylül 2016 Pazar

Kitap Yorumu: Ay Günlükleri 3 - Cress / Marissa Meyer


Merhabalar

Sanırım bu yaz okuduğum en akıcı kitaptı Cress. Hem komik hem heyecanlı hem de cidden müthişti. Eğer hala Ay Günlükleri serisine başlamadıysanız şiddetle ilk kitabı Cinder'ı öneriyorum. Hemen okumaya başlayın. Yazar öyle bir yazıyor ki serinin bir sonraki kitaplarında çıtayı giderek yükseltiyor. Cinder'ı çok severek okumuştum. Bir serinin ilk kitabının olabileceği en iyi kıvamdaydı. Başlangıç karakterleri çok güzel tanıtılmıştı. Hemen ardından Scarlet geliyor. Olaylar bir seviye daha artıyor. Tabii karakterlerde... Scarlet ve Wolf karakterine alışıp, Cinder, Iko, Throne ve Kai karakterlerini daha da çok severken şimdilik son durağımız Cress'deyiz. AMAN TANRIM! Serinin şu ana kadarki en en en iyi kitabıydı. 

Bir önceki kitapta Throne karakterini gözüme kestirmiştim. Bu kadar mı eğlenceli bir karakter olur! Cinder'ın yoldaşı olmakla kalmadı şimdi bir de çapkınlıklara başladı. Bu kitabın ana karakteri Cress. Kendileri aslında şu meşhur Rapunzel. Yazarımızın hayal dünyasında ise Levana'nın sadık Sihirbazı tarafından uzayda bir uyduya hapsedilmiş karakter. Cinder gibi Cress de bir Aylı. İlk doğduğu zaman ailesi tarafından terk ediliyor. (Aslında olay öyle değil ama okuyunca göreceksiniz.) Sihirbaz, Cress'in bazı yeteneklerini keşfedince onu özel hizmetkarı gibi bir şey yapıyor. Cress internet ve teknoloji konusunda bir uzman. Kaldığı uyduda tek uğraşısı bunlar zaten. Sihirbaz tarafından Cinder'ı bulmak için görevlendirilir ama o özgür bir hayat yaşamak için Cinder'a yardım etmeye karar verir. İşte olaylar bundan sonra başlıyor efenim.

Cress'de durumlar böyle iken gelelim diğer ekibe. Cinder, Iko, Throne, Wolf ve Scarlet kendi uydularında diğerlerinden saklanmaya devam ediyorlar. Ama aynı zamanda Kai ile Levana'nın düğün günü yaklaşmaktadır. Onu engellemek için planlar yapılırken Cress ile iletişime geçerler. Elbette arkasından bir sürü sorun gelmektedir.

Dr. Erland'dan da bahsedeyim. Kendileri Cinder'ı keşfeden bir karakter. Daha ilk kitapta onun Prenses Selene olduğunu anlamıştı. Kaçmasına yardımcı olmuştu. Şimdi bir kaçak olarak Afrika'da araştırmalarına devam etmekte ve Cinder ile yoldaşlarının gelmesini beklemektedir. Aslında onunda bir sırrı varmış. Hepsi açığa çıkacak.

Şimdi bir de bu üç kız karakteri karşılaştırmadan olmaz. Cinder'ı ilk okumaya başladığımdan beri çok seviyorum. Nedense çok doğal ve olması gerektiği gibi davrandığını düşünüyorum. O yüzden onunla bir sorunum yok. Scarlet'a da okuduğumdan beri ısınamadım. Nedense hep bir soğukluk var kızda. Sadece aşk insanıymış gibi. Wolf da Wolf. Yemedik canım aa! Cress ise içlerinde en saf olanı. Gerçekten çok saf ve sempatikti. Böyle kollarımın arasına alıp sarılasım geldi. Throne'la ikisi komediydi. Cress çok saf, Throne çok çakal... Gerisini siz düşünün.

"Kaptan," diye mırıldandı. "Ben size aşığım."
"Bunu iki koca günde mi fark edebildin? Dokunuşlarım sihrini yitirmeye başladı galiba." (Cress&Kaptan Throne)

Kitapta bomba üstüne bomba patlıyor. Cidden inanılmaz akıcı bir kitap olmuş. Gözümü kırpmadan okudum. Çevirisi de enfesti. Yani cidden serinin göz bebeği olmuş. :D

Öyle olaylar oluyor ki... Özellikle Throne'a biteceksiniz! Çok komik ve şaşırtıcı sahneler vardı. Bu kitapta Throne'nun yanı sıra Cinder ve Iko karakterlerini daha çok sevdim. Wolf ve Scarlet karakterlerine hala pek ısınamadım. Öyle kenarda dursunlar şimdilik. Sonracığıma... Serinin son kitabına dair bir ipucu vardı. Kraliçe'nin üvey kızı Winter gözüküyor ama bir bilgi vermeyeceğim. Anlaşılan onun hikayesi bambaşka.

Tadından yenmeyen bir kitaptı. Cidden okuduğunuza pişman olmayacağınız bir seri. Özellikle günümüzde istifini bozmayan, sıradanlaşmayan nadir serileri biridir. İyi okumalar!

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

1 Eylül 2016 Perşembe

Mimlendim: Yaz Sonu Mimi


Merhabalar

Sanırım bu yıl ilk kez mimlendim. Bu etkinlikleri çok seviyorum. Geldikçe hemen yapıyorum. O yüzden Khaleesi'nin Güncesi'ne çoook teşekkür ederim. 


Yaz bitti. Bitiyor gibi. Geceleri üşümeye başlamışsam bitiyor demektir. Yaşasın soğuk havalar. Temmuz'un ortasında doğmuş biri olarak kış mevsimine aşığım. O yüzden gelsin kahveler, kitaplar ve tabii ki hırkalar!

1)Bu yaz okuduğun en güzel kitap: Geceyarısı Leydisi - Cassandra Clare (Aslında Cress diyecektim ama daha bitirmedim. Yine de onun da hakkını yememek lazım. Dehşet-ü-l vahşet güzel!)
 
2)Bu yaz keşfedip okuduğun en güzel kitap: The Bunker Diary (İngilizce bir kitap ama hem dili kolay hem de 'uuu' dedirten. Yorum gelecek. Coming soon...)
 
3)Bu yaz okuduğun ve sana en büyük hayal kırıklığını yaşatan kitap: Rüya Ateşi (Favori serimin 4.kitabı pısırıktı. Olmamış be yazar abla!)
 
4)Bu yaz izlediğin en güzel film: Suicide Squad (Aklıma geldikçe bi 'puddinn' diyesim geliyor.)
 
5)Bu yaz dinlediğin en güzel şarkı: You Don't Own Me - Grace (Şarkılarla evlenebiliyor muyuz?)
 
6)Bu yazı bir kelimeyle tarif et: Süper yoğun! (Anlatsam roman olur. O derece... Aa aklıma bir fikir geldi. O da coming soon...)

Sizin de cevaplarınızı okumak isterim. İyi eğlenceler efenim.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

29 Ağustos 2016 Pazartesi

Erasmus Günlüğüm 2: Doldur Doldur Bitmiyor Belgeler...


Merhabalar


Bugün de şu sıkıcı belge hazırlama sürecinden bahsedeceğim. Sınava girdiniz, kazandınız. Tebrikler. Şimdi okulunuzun Erasmus ofisine gidip ülke seçimi yapacaksınız. Benim öyle bir şansım olmadı çünkü tek seçeneğim Polonya idi. Ama sizin birden fazla seçeneğiniz olabilir. Şunlara dikkat edin;

  • Yurt dışında gideceğiniz okulun eğitim dilini öğrenin. Eğer yabancı diliniz İngilizce ise ona göre seçim yapın. Mesela İspanya'da okumak çok havalı olabilir ama oradaki eğitimlerin genellikle İspanyolca olduğunu duymuştum. O yüzden dil konusunu mutlaka araştırın.
  • Erasmus hem farklı bir kültürü öğrenmek hem de farklı bir yerde eğitim görme fırsatını size verir. Tabii tüm gün oturup inekleyin demiyorum ama aldığınız ders seçimine de dikkat edin. Sonuçta orada aldığınız puanlar kendi okulunuzda geçerli olacak. Gezeyim, eğleneyim derken bölümü uzatmayın. Hele de benim gibi son sınıf öğrencisi iseniz iki kat dikkatli olun.
  • Gideceğiniz okulun size yurt ayarlayıp ayarlamadığını mutlaka öğrenin. Sonuçta bilmediğiniz bir ülkeye gidiyorsunuz. Yurt ayarlamama gibi bir durumları olabilir. Mesela benim okulum gibi. İşte o zaman iş size düşüyor. Ben birkaç kişiyle tanıştım, görüştüm. Ayarladım gibi. Ama siz benim kadar şanslı olmayabilirsiniz. Bunu da göz önünde bulundurun.
  • Ülke ve okul seçerken ilk beşe en çok istediklerinizi yazın. Her zamanki gibi ilk beş göz önünde bulunduruluyormuş. 

Seçimi yaptınız, okulunuz da belirlendi. Şimdi karşı okula gidecek belgeleri hazırlamaya başlayacaksınız. Ben yine Polonya için bilgi vereceğim. Karşı okul için;

  • Learning Agreement for Studies: Ders adları ve kodları, aracı olan kişilerin ve sizin bilgileriniz yer alıyor. Üç kısımdan oluşuyor. Gitmeden önce, gidince ve dönüşte dolduracağınız kısımlar var. Yedekleri elinizin altında bulunsun. 
  • Student Application Form: Sizin genel bilgilerinizi ve fotoğrafınızı içerir. Sanırım karşı okulun dosyasına gidiyor.
  • Recognition Sheet: Kendi okulunuzun ve karşı okulun ders adları ve kredi karşılaştırmaları yer alıyor. Islak imzalı olmalıdır. Biri kendi fakültenize, bir tane ofise bir tane de sizde kalıyor. Bunlar çok hassas belgeler. Tablolarda kaydırma yapınca bile sıkıntı oluyor. Danışman hocanızla beraber yapmaya çalışın.
  • Son olarak öğrenci işlerine vereceğiniz bir dilekçe var. Bu belge genellikle ofisin sitesinde yer alıyor.
Bu belgeler için eminim sık sık ofise gideceksiniz. Ben artık oradaki hocalarla görüşmeyince üzülüyordum. :D Şaka tabii ki. Ama en ufak bir sorunuzda gidip gelin. Cidden başınıza bela olabilecek türde bu belgeler. Minik hatalar ile boşa gitmesin emeğiniz.

Daha belge işlemleri olacak ama sırasıyla anlatacağım. Bir sonraki yazıda görüşürüz canlar!

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

27 Ağustos 2016 Cumartesi

Kitap Yorumu: Karanlık Zihinler 3: Ateş Çemberi - Alexandra Bracken


Merhabalar

Bir seriyi daha sonlandırdım. Karanlık Zihinler serisine geçen yaz başlamıştım. Distopya türünü en güzel yansıtan serilerden biri olmaya adaydı. Çünkü cidden ilk kitap enfesti. Okurken adeta büyülenmiştim. "İşte bu... Distopya... Sıradaki kitap..." Böyle etkilemişti beni. Sonra ikinci kitabı Buz Kapanı büyük bir merakla okumuştum. İlk kitap kadar olmasa da o da çok iyiydi. Yeni karakterler resmen ortama renk katmıştı. Ve ikinci kitabın sonunda olaylar yine karman çorman olmuştu. Şimdi ise serinin son kitabı Ateş Çemberi'ni okudum. 587 sayfalık kitabın sadece son 100 sayfasından çok zevk aldım ve şaşkınlıklara uğradım. Yani yazar dolandırmış, gereksiz betimlemeler yapmış. Final kitabı elle tutulur bir şey olsun diye çabalamış ama asıl hünerlerini sona saklamış.

Son sayfaya gelmeden önce kurguda oradan oraya savruluyorsunuz. Ruby ve inanılmaz ekibi yine iş başındaydı. Cole karakterine ba-yı-lı-yo-rum! Liam gibi aşk çocuğu değil ama ayrı bir sempatisi ve çekiciliği var. Stewart kardeşlere kalp kalp. Vida ve Chubs karakterleri zaten serinin en renkli karakterleriydi. Ruby ve Liam'a olan dostlukları inanılmaz güzeldi. Zu'ya gelirsek... Ekibin en küçüğü ve en sevimlisi. Günü kurtaran isimlerden biri diyebilirim. Zaten seriyi sevdiren de bu ekibin üyeleriydi.

Her distopya serisinde olduğu gibi bunda da kurallara uymama, kötü adamlar ve günü kurtaran iyiler vardı. Clancy kötü karakterdi falan ama nedense severdim keretayı. Az biraz uslu dursaydı ekiple çok güzel anlaşırdı. Ama neyseki yazar seriyi cidden güzel bitirmiş. Böyle minik bir kapı bile aralamış. Bakarsınız, parası falan biterse bir ek kitap daha yazar. :D Şaka bir yana hayal gücü güzeldi. Şekillendirmesi biraz boğucuydu ama nedense bu yazarın kaleminde bir çekicilik var. Kitabın geneline bakınca sevdim diyorum. O baştaki dolambaçlı diyaloglar, sahneler aklıma geldikçe de ilk kitap en güzeliydi diyorum. Ki öyle. Bu serinin en iyisi Karanlık Zihinler idi. Tartışmasız.

Aslında seriyi bitirdim diyorum ama okunacak bir kitabı daha var. Karanlığın İçinden adlı kitabından yazarın parça parça yazdığı kısımlar varmış. Liam ile ilgili sanırım. Kitap elimde değil ama okuyacağım. Merak etmiyor değilim.

Son olarak... Distopya tarzını cidden çok seviyorum. Bu seride türünü güzel yansıtanlardan biri. Ama keşke hepsi aynı kalıpta kalmasa ve farklılıklar yaratsalar... Yine de seriyi cidden öneririm. Kurguyu geç karakterleri çok sağlam. Bir şans verin derim.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

Erasmus Günlüğüm 1: Hiç Beklenmedik Bir Anda


Merhabalar

Daha önce de bahsettiğim gibi Erasmus hakkında ayrı bir kategori açtım. Merak edenler, Erasmus planları olanlar ya da öylesine rast gelenler için birkaç yazıdan oluşan bir Erasmus Günlüğüm oluşturdum. 
Öncelikle şunu belirteyim. 2016-2017 dönemine göre ve Karabük Üniversitesi ile Polonya'da gideceğim üniversiteye göre bilgilendirme yapacağım. Tabii bazı bilgilendirmeler genel Erasmus öğrencilerini kapsayacak. Valla bu konu hakkında sayısız blog yazısı, forum yorumları okudum. Didik didik araştırdım. Gözlerim şaşı oldu. Hem öğrendiklerimi hem de deneyimlediklerimi sizinle paylaşacağım. 
Erasmus nedir diyenler için; yurt dışında bir ya da iki dönem eğitim görmeniz için adeta bir altın bilettir. Türkiye'de her üniversitede Erasmus programı yok. Gideceğiniz okulların bu özelliğini araştırın. Ben mesela Karabük'te olduğunu bilmiyordum. Hazırlık sınıfındayken çook sempatik bir hocam bizi bilgilendirmiş ve "kesinlikle şansınızı deneyin" demişti. Tabii aradan bir sene geçti. Ben Erasmus'u falan tam unutmuşken uyuz ama bir o kadar da bu maceraya atılmamı sağlayan bir arkadaşım aradı ve "Erasmus sınav tarihleri belli olmuş. Kimseye haber verme, rakiplerimiz azalsın." demesiyle bir çılgınlığa imza atmış olduk. 
Yazdıklarım gerçektir. Vallahi abartmıyorum. Kimseye bir şey demedik. Sınav sanırım Mart ayındaydı. Ki o zaman benim hem vize tarihlerim yaklaşıyordu hem de sayısız çeviri ödevim vardı. Sınava çalışacağım falan derken son gün o uyuz arkadaşım aradı. (Ki o güne kadar da hep mesaj atıp çalışıyor musun diyordu) "Çalıştın mı kız?" ile başlayan cümlesiyle bir saat başımın etini yedi. Yolladığı 80 soruluk bir testi çözüp ertesi gün sınava girdim. Sınav 80 soruluk bir testti. Boşluk doldurma, kelime bilgisi, paragraf okuma ve tamamlama... Ben o kadar umursamaz yaptım ki... Olursa olur n'apalım. Evet, yurt dışı hayallerimden biri ama Erasmus demek sıfır parayla gitmek değil. (Ona ayrı değineceğim.) Neyse. Bir hafta sonra sınavlar açıklandı. 70 almam gerekiyordu (benim bölümümdeki baraj not 70 idi.)*  Tam 70 almışım. Sınırda yani. Bir soru yapmasam bye bye Erasmus! Ben o şoku atlatamadan bir de ders ortalamam eklendi ve tam kazananlar listesi açıklandı. Ayıptır söylemesi bölümümde 1.olarak kazandım. Sonra oturdum, düşündüm. "Mucize gibi ama buralara kadar geldik. Beklenmedik bir şey. O zaman artık harekete geçme zamanı. Paranı biriktir ve şu bölüme biraz renk kat." O günden beri fedakarlıklar yaparak para biriktirdim. Annemden de onay alınca belge hazırlama süreci başladı... İnanın bana her bir süreç sinir krizlik ve pes etmenin kıyısından geçmeyle devam etti. Ediyor.

Bir kere size destek olan biri yoksa direk pes edeceğiniz bir süreç. Özendirmek gibi olmasın ama bir BFF'im var ki... Erasmus sınavına girmeden önce, girerken, girdikten sonra, sonuçlar açıklandıktan sonra, konferanslarda, her şeyde ama her şeyde yanımdaydı. O olmasaydı cidden devam etmezdim. Beni o kadar iyi tanımış ki her bir kaş çatışımda, "saçmalama bu senin hayalin, senin yerinde olmak isteyen milyon kişi var" diye diye beni maceranın sonuna getirdi resmen. Hala da desteğine devam ediyor. Yani diyeceğim o ki sizi destekleyen insanları etrafınızdan eksik etmeyin. Elbette Erasmus'u kazanınca, "tebrikler kanki ee bize ne getiriyorsun" diyecek bir sürü kişi olacak. Ama sadece biri size bakışlarıyla ilham verip, beklentisiz hayallerinizin gerçekleşmesini bekleyecek. Hep diyorum hep diyeceğim BFF'im ve uyuz arkadaşım sayesinde Erasmus'la içli dışlı oldum. Umarım hepiniz hayallerinizi gerçekleştirirsiniz.

Şimdi başlangıç olarak minik bilgiler vereceğim. Ayrıca merak ettikleriniz olursa ask.fm hesabımdan sorun. Orada aktifim. 


*Bazı bölümlerin yurt dışında karşılığı olmayabiliyor. (Bkz: Benim bölümüm uygulamalı ingilizce ve çevirmenlik. Ne yazık ki Erasmus listesinde yer almıyordu. Uyuz arkadaşlımla beraber ofistekilerle görüşüp, bilgilendirdik. Tek seçenek olarak Polonya eklenmişti. Ama olsundu. Polonya deyip geçmeyin. Merkezi bir yer. Avrupa'nın göz bebeği!) Siz okulunuzun uluslararası ofisine gidin ve detaylı konuşun. Başka bir bölümden gösterip gönderebilirler. Ben İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümü aracılığı ile gidiyorum.
*Her okulun ve bölümün Erasmus sınavını kazanma puanları farklıdır. Okulunuzun Uluslararası Ofisi'nden bilgi alabilirsiniz. Sitelerinde mutlaka linki vardır. Bizim okulda yabancı diller bölümü için baraj not 70 idi. 
*Erasmus için devlet size hibe veriyor. Bunun geri ödemesi olmuyor. (Devlet baba bu konuda bonkör baya.) Gideceğiniz ülkelere göre miktar değişebiliyor. Polonya için aylık 300 ya da 350 Euro veriliyor. Karşı okula giderken ilk %80'ini veriliyor. (Toplu bir şekilde hem de!) Geri geldiğinizde eğer derslerden kalmadıysanız geri kalan %20 kısmı o zaman veriliyor. Uçak bileti, pasaport, vize ve sigorta masrafları size ait. Bazen gideceğiniz okul yurt ayarlamayabilir. (Lanet olsun benimki öyle!) O zaman yurdunuzu da kendiniz buluyorsunuz. 

Bu daha başlangıçtı. Daha bilgilendirme yapacağım. Bu güz döneminde Erasmus ile Polonya'ya gidenler varsa benimle iletişim kurabilirler. 

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

18 Ağustos 2016 Perşembe

Kitap Yorumu: Karanlık Sanatlar 1 - Geceyarısı Leydisi


Merhabalarrrr

Yaklaşık bir ay önce sabırsızlıkla beklediğim kitabı okudum! Hatta onu beklerken hiçbir kitaptan zevk alamadım. Son kitap yorumundaki yazıdan anlaşılacağı üzere... Gönlümün Leydisi geldi. Karşınızda Cassandra Clare'den yepyeni bir seri: Karanlık Sanatlar ve serinin ilk kitabı Geceyarısı Leydisi!

Artemis Yayınları'nın önünde saygıyla eğiliyorum. Kitabı bu kadar erken beklemiyordum açıkçası. Sonra bir baktım benim bebeğim kucağımda... Bayram tatilim boyunca onu okudum. Allah'ım yok böyle bir mutluluk. Cassandra Clare kesinlikle benim yazarım. Benim, benimmm! Adeta susamış gibi içtim, aç kalmış gibi yedim kitabı. Okumaya kıyamamazlık olmadı valla. 800 küsürlük kitabı yayıla yayıla okudum. Zaten her bölümünden ayrı zevk aldım. Müthiş bir kurguyla geri dönmüş Kraliçe. Bayıldım! Cehennem Makinaları ve Ölümcül Oyuncaklar'dan sonra çıtaları yükseltmişti. Hayal kırıklığı olmadı valla. Yeni favori serim Karanlık Sanatlar oldu bile!

Yepyeni karakterlerin yanı sıra eski karakterleri de görüyoruz. Az ama o bile yetiyor. Zaten Ölümcül Oyuncaklar'ın son kitabında Emma'yı, Julian'ı ve onun kalabalık ailesini tanımıştık. Orada daha küçüklerdi. Şimdi bu serinin baş kahramanı oldular. Aradan beş yıl geçti. Büyüdüler ve o felaket dolu savaştan sonra ayakta kalmayı başardılar. Los Angeles Enstitüsü'nde koca bir aile olarak yaşarlarken tekrardan esrarengiz olaylar başlar. Şimdi ona değinmeden önce karakterlerden bahsedeceğim.

"Aşk birini görmen demektir." -Julian

Emma Carstrairs adeta Will Herondale'ın küçük kız versiyonu. Kendinden emin halleri. Bildiğini okuyan. Hırslı. İntikamcı. Aynı zamanda rengarenk bir karakter. Zıpzıp yerinde duramıyor resmen.
Julian Blackthorn ise Emma'nın zıttı. Sakin, kontrollü, sorumluluk üstüne sorumluluk alan biri. Küçük yaşta kardeşlerine hem ağabeylik hem de ebeveynlik yapmaya başladığından sanırım çok ağırbaşlı biri. Kendine vakit ayırmaktansa kardeşlerine daha fazla ilgi göstermeyi seçen biri. Aslında çok örnek alınası biri. Kim bu zamanda Julian gibi biri olabilir? Ayrıca Emma'nın parabatai'si. Yani bir de Emma'ya göz kulak olmak zorunda. İşi zor vallahi.

Julian'ın kardeşlerine gelirsek... En büyük ağabeyi Mark periler tarafından kaçırılmıştı. (ÖO son kitabında Peri Halkı, Mark peri kanı taşıdığı için ele geçirip, bir yere kapatmışlardır. Jace ve Clary kurtarmaya çalışmıştı fakat ne yazık ki Mark teslim olmamıştı.) Ablası Helen ise Konsey tarafından başka bir yerde görevlendirilmişti. (Bu arada Helen ve Mark, aslında üveyler. Anneleri bir periydi. Andrew Blackthorn daha sonra Julian'ların annesiyle evlenmiştir.) Geriye minik kardeşleri kaldı. Tiberius, Livia, Drusilla,Octavius. Sıralanış aynen böyle. İnanın bana ilk okuduğunuzda kim neydi falan diyeceksiniz ama sonra alışıyorsunuz. Keretalar sık sık karşımıza çıkıyor.
Yeni karakterler ise daha da eğlenceli ve akılda kalıcı. Emma'nın yapmacık ve geçici sevgilisi Cameron. (Acayip uyuz bir tip.) Enstitü'ye Meksika'dan gelen ve konuşmalarıyla insanı güldüren Christina; LA Enstitüsü'nde çocukların eğitmeni olan Diana Wrayburn. Bir de Julian'ların yarım akıllı bir amcaları var. Arthur Blackthorn. Hmm son bir karakter de Magnus Bane gibi büyücü olan Malcolm. Kitaptaki karakterler böyle. Elbette birkaç tane daha var ama asıl ön planda olanlar bunlar.

"Herkesin korktuğu şeyler vardır, insanın olmanın bir parçasıdır bu." -Emma

Kitabın konusundan nasıl bahsetsem bilemiyorum. Çünkü karmaşık. Eminim bir sonraki kitap çıkmadan önce bu kitabı tekrar okurum. Ama şöyle söyleyeyim. Tüm olaylar birbirleriyle bağlantılı. Yani Cassandra klasik kurgu biçimini uygulamış. Sizi yine ters köşeye yatıracak. Ben birini suçlarken hiç ummadığım bir kişi suçlu çıktı. Ve bu sefer kurgu daha da sağlam. Yani olayların gerçekleşmesi ve gerçekleşme nedenleri çok mantıklı. Bu konuda bir bilgi veremem. Spoiler olur. Tek diyeceğim aksiyon da var. Duygusal bağlar da var. İhanet, hüzün, mutluluk... Ne ararsanız var. Yok yok!

"Çok kahve içiyorsun, yeterince krep yemiyorsun." -Emma
"Umarım bunu mezar taşıma yazarlar." Julian

Bu kitaptaki Parabatai konusuna değinmek istiyorum. Önceki kitaplarda genellikle kız-kız erkek-erkek parabatailer gördük. (Will-Jem, Jace-Alec ve istisna olarak Clary-Simon) Bu kitapta da Emma ve Julian Parabatai. Gerçekten birbirlerini koruyan, değer veren, anlayan... İnanılmaz bir çift. Ama tahmin edeceğiniz gibi bir süre sonra bağları aşka dönüşüyor. Gizli saklı bir şeyler yaşasalar da bunun yasak olduklarını biliyorlar. Parabatai'lerin birbirilerine aşık olması... Ölümden bile beter bir şey. Bunu kitapta öğreneceksiniz. Ve bu yüzden Emma bir şey yapıyor. O kadar can acıtan bir şey ki... Sırf bu yüzden bir sonraki kitabı istiyorum. Julian'ın tepkisini görmek istiyorum. Tanrım! Cassandra bize ve karakterlere acı çektirmeye bayılıyor. Uyuz kadın...

"Aşkın yasak olduğunu bilmek aşkı öldürmez. Daha da güçlendirir." -Tessa

Neyse. Eski karakterlere gelirsek... Sonlara doğru onlar da maceraya katılıyorlar. Kitabın sonunda zaten onlara özel bir sahne var. Cassandra bizim gibi sıkı fanları unutmamış. Valla doyasıya okudum kitabı. Müthişti!

Kitap kalın, evet ama süper akıcı. Gözünüzü korkutmasın. Çeviri de güzeldi. Betimlemeler tam Cassandra tarzındaydı. Sonracığıma... Ben bayıldım. Diğer kitabı sabırsızlıkla bekliyorum!

Bir sonraki kitaplarda görüşmek üzere o zaman. *-*
Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

6 Ağustos 2016 Cumartesi

Sürpriz Gelişmeler Yükleniyor...


Merhabalar...

Ya resmen blog'umu çok özlemişim. Sımsıkı sarılacağım o derece... İki aydır başıma gelmeyen kalmadı. Bilgisayarım beni yarı yolda bıraktı. Beni beni Jane'i... Ben bilgisayarsız nasıl Jane olurum!!! Şu an kardeşimin yepyenisi bilgisayarından yazıyorum. Ona yeni alındı yani bana değil... Neysem. Öyle mutlu haberlerim var ki şu an bilgisayarsızlık hiçbir şey.

Neredeyse 1.5 aydır yoktum çünkü stajımı tamamlıyordum. Bünye sabahları kalkmaya, 9 saat çeviri yapmaya, bu yetmezmiş gibi akşamları staj defteri için özel haber çevirisi yapmaya hiç alışkan değil. Daha kendime yeni geldim. Gelir gelmez blog'a yazmaya başladım. Stajımı bir yayın evinde yaptım. Şimdi hangisi olduğunu söylemeyeceğim. Gıcıklığından değil, ne olur ne olmaz diye. Ama baya bilindik bir yayın evi ve 6 haftalık stajımda baya deneyim kazandım. Gerçekleştirdiğim hayallere bir tik daha attım. *-* 

Düzenli bir şekilde kitap okuyamadım. Bayram tatilinde Geceyarısı Leydisi'ni okudum. Ona apayrı bir yorum yazısı gelecek zaten. Bunun dışında ön okumalarını çevirdiğim kitapları yarım bırakmamak için orijinal dillerinde okuyorum. Bir tane bitmek üzere. Baya da güzel. Bitince yorum yazacağım.

Gossip Girl bitti. Bu dizi efsane gençler. Kim ne derse desin... Yıllar önce yarım bırakmıştım ama iyi ki şimdi devam etmişim dedim. Bu yaşımda izlemek daha iyi oldu. Her şey cuk oturdu. :D Ve yılın bombası: Game Of Thrones'a başladım. Yediğim tüm spoilerlere rağmen... Okulda ve iş yerinde o kadar çok muhabbeti döndü ki artık başlıyorum gençler dedim. Şu an 4.sezondayız. Dedikleri kadar varmış. Ölen ölene... Her bölümde ağzım açık kalıyor. Ben böyle dizilere alışkın değilim. Kim ölse bir şok bir üzüntü... Tabii bir karakter hariç :D Ay bunun da ayrı muhabbetini yapacağım.

Sıradaki asıl bomba... Bunu uzun zamandır duyurmak için sabırsızlanıyorum ama bir aksilik çıkacak diye üç buçuk atıyordum. Daha yeni yeni bu habere alıştım. İnanın bana son ana kadar da inanamayacağım. Ehem, biricik Jane'niniz Erasmus'u kazandı. Ekim'de Polonya yolcusu. Kaçış biletlerini hala hazırlama sürecinde. Pasaport çıkarttığımda bile "Ben hala gideceğime inanamıyorum," diyordum. Sonra biliyorsunuz ülkemizde bir darbe girişimi oldu. O zaman cidden "Ahaa lanetliyim kesin," dedim. Cidden hala gideceğime inanamıyorum. Türkiye dışında bir yere gitmek bana hep imkansız geliyordu. Erasmus süreci bende adeta "silik" durumda. Kendime gelmem için o uçağa binmem lazım. O zaman dank edecek her şey... Erasmus için ayrı bir bölüm açacağım. Aslında ayrı bir blog açacaktım. Sonra dedim ki, "Saçmalama. Jane varken nasıl başka bir blog! Seni tanıyanlar bu macerana ortak olsun." O yüzden blog'da Ekim sonrası Erasmus ağırlıklı olacak. Zaten bunun için de apayrı bir yazı yazacağım. Bu yazıda şöyle bir genel göz atmak istedim konulara. Ve yazmayı cidden çok özledim. *-* Dur konu dağılmasın. O Erasmus bölümündeki yazılarda merak ettiğiniz her şeye yetişeceğim. Başımdan geçen her şeyi anlatacağım. (Daha gitmeden milyon sorunla uğraştım, uğraşıyorum.) Ve sosyal medyadan uzak durmaya çalışsam da bu süreçte hepsini devreye sokacağım. İstesem de Instagram'dan kopamadım. Snapchat açıp, nasıl kullanacağımı bilemediğim için silmiştim. Şimdi onu öğreniyorum. Zamanı gelince linklerini vereceğim. İsteyen oradan da takip eder. Ask.fm her daim var. O göz bebeğim... 

Bunların dışında böyle işte. Jane oraya buraya savruluyor ama geri döndüğü yer hep blog oluyor. *-* Jane olmayı, blog'a yazmayı çok seviyorum. Umarım sizleri de sıkmıyorumdur. Hoş, şu ana kötü bir tepkiyle karşılaşmadım. Hatta staj döneminde bir tatlı takipçiyle mailleştik. Önerdiğim serileri okuyor ve karşılıklı yorumlaşıyoruz. Yani ben ulaşılmaz biri değilim. Hiçbir zaman da öyle olmak istemedim. Burnu hava biri değilim. Bir soru bin defa aynı şekilde sorulsa da bıkmadan cevaplarım. Çekinmeyin, sorun, ısrar edin. :D Gizlim saklım da yok diyeceğim ama var aslında. Ailemde kardeşim dışında kimse Jane'i bilmiyor. Arkadaş çevremde de çok nadir biliyorlar. Ve genellikle onlarla Jane üzerine konuşmam. Jane buraya ait. Gerçek hayatımla karıştırmam. 

Ve konu böyle uzar. Ehem. Gelecek günlerde enfes yazılar gelecek. Süprüzler de olabilir. *-* O zamana kadar kendinize cici bakın.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

18 Haziran 2016 Cumartesi

Kitap Güncellemeleri 3 - Kanım Kaynamadı Bu Sefer


Merhabalarrr


Bu aralar nedense okuduğum kitaplarda hep kusur bulur oldum. Okuyorum ama böyle göz devirmekten, ne zaman bitecek diye düşünmekten kitabı tam anlamıyla sevemiyorum. Ve bu okuduğum son üç kitap da öyle bilinmeyen kitaplar değil. Serilerinin birçok hayranı olan, karakterleri insana kendine aşık ettirecek türden kitaplar... Neden böyle oldu bilemiyorum. Bence artık kurgular 'sıradan' olmaya başladı. Özgünlükler yok oluyor. Neler oluyor böyle? Kendinize gelin ey yazarlar! Oluşturduğunuz karakterler ve kurduğunuz hayal dünyanız çok güzel ama bazen cidden kurguyu hiç edebiliyorsunuz...

İlk kurbanım Usta serisinin son kitabı Ateş Ustası. Bu seriye çok heyecanla başlamıştım. Zehir Ustası bir harikaydı. Okumaya kıyamamıştım resmen. Valek karakterinin gizemliliği bile çekiciydi. Yelena karakteri de gıcık etmeden kendini sevdirmişti. Sonra Büyü Ustası'nı okudum. Böyle yazar çıtayı bir tık düşürmüştü. 'Olsun ya her şeyi son kitaba saklıyordur.' diyerek Ateş Ustası'na büyük beklentilerle başladım. Ama yok fiyasko çıktı. Kitabı okuyalı 1 aydan fazla olmuştur ama buraya hiç yorum yazasım gelmemişti. Şimdi toparlayayım artık dedim. Seri umduğum gibi gitmedi ama güzel bitti. Son kitapta ana karakterlerden çok yan ve yeni karakterleri gördüm. Valek'i bol bol okuyacağım diye sevinmeyin öyle bir şey yok. :D Yelena ve onun maceraları üzerine kurulu olmuş. Etrafındakiler, gerçekleşen olaylar falan filan. Çok severek okuduğum söylenemez. İlk kitap nasıldı son kitap nasıldı... Arada uçurum farkı var resmen. İlk kitabı okuyun sonrasını boşverin. Şaka yapıyorum elbette. Tarihi fantastik bir şeylere 'yeni' başlayanlara öneririm. Yoksa bu türün hayranıysanız başlamayın. Hayal kırıklığı olur.

Gelelim en büyük umutlarımı çalan seriye. Ateş serisinin 4.kitabı Rüya Ateşi beni resmen sarhoş etti. Kötü anlamda. Şimdi şöyle bir şey var. Ben bu seriye başladığımdan beri her kitaptan sonra 'kesinlikle bir sonraki kitap efsanevi olacak. Dehşet-ü-l Vahşet etkisi bırakacak bende!' diye diye artık nefesim tükendi. Yok annem. Yazar tam adım attırıyor sonra karşınıza arada bir uçurum olan yeni bir yol çıkarıyor. Ya uçuruma atlayacaksınız ya da beklentiyle karşı yola geçmeye çalışacaksınız. Ömrümden ömür çalacak artık o kıvama geldik. Kitabın başları cidden güzeldi ama bir süre sonra takılı kalmış gibi bazı olaylar tekrarlanmaya başladı. Barrons, hala gizemli adam ve her şekilde Mac'e karşı çıkıyor. Mac, her ihanete, işkenceye, düşmanına rağmen çok etkileyici bir şekilde ayakta kalıyor ama Barrons'un tavsiyelerini dinlemiyor ve belanın içine atlıyor. Böyle bazı sahneler var. Okurken gözlerim döndü. Beynim alev almaya başladı. Okuyorum ama böyle anlamıyorum. 'Nasıl ya, ne oluyor, nasıl bitecek bu kitap?!' Kitap bitti. Şaka gibiydi. O nasıl son öyle kadın! Yemin ederim bu kadın sizi hasta eder. Yazdığı kitapla okuyucularını delirten yazar diye tarihe bile geçer. Anlatabiliyor muyum ? :D Sonraki kitabı da heyecanla okuyacağım ama bu kitap hem etkileyici hem iticiydi. Bilemedim...

Son olarak geçmişe döndüm. E.L. James sanırım paranın suyu çekmeye başlayınca hemen 'Aaa canlarım ben size Grey'in gözünden anlatmadım mı? Alın bakalım, ilk kitabın neredeyse aynısı olan araya biraz Christian Grey bakış açısı eklediğim ticaret amaçlı kitabı kucağınıza fırlatıyorum.! demiş. Valla Grey kitabı aynen bu şekildeydi. Okumadan duramazdım sonuçta bir ara fena ünlü olan seriyi okumuştum ve erkek karakterin gözünden anlatılan her olaya balıklama atlarım. Ama bunda yüzmeyi unuttum. Evet, Grey'i özlemişim ama serinin kurgusunu unutmamışım. Ve çoğu sahnede sıkıldım. Aynı diyaloglar, aynı olaylar... Tabii farklı ne bekleyebilirim ki ? Daha fazla Grey düşüncesi olabilirdi. Bir şey oluyor, 'Siktir. Kendine gel Grey. Onu kaybetme.' Her olaydan sonra bu düşünceyi okuyorsunuz. Çok fazla beklentiniz olmasın. Akşamları uykum gelene kadar bana eşlik eden bir kitap oldu. Ama favorim değil kesinlikle. Grey seviyorsanız okuyun. Ama cidden bir süre sonra fena sıktı...

Şimdilik bu kadar. Artık böyle inanılmaz, değişik, kendine aşık ettiren kitaplarla karşılaşmak istiyorum. 

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

7 Haziran 2016 Salı

Deneyin: Okur mu Okumaz mı...


Merhabalar


Bu aralar o kadar yorgunum ki sürekli uyuyasım geliyor. Bu ruh halindeyken aklıma bir fikir geldi. Bir kitap kurdu olarak sevgilinize (hayatınızın aşkına, ruh ikizinize, bir tanenize ve daha binlerce sevgi sözcüğünü hakkeden hayatınızdaki özel insana) hangi kitapları okutturmak isterdiniz ? Sizi daha iyi tanıması ve anlaması için mesela hangi kitapları önüne koyardınız. Karşınızdaki bir Türk erkeği olacağı için (istisnalar dışında) sunacağınız kitaplar zorlu olabilir. :D Şimdiden bazı tepkileri hayal bile edebiliyorum. "Ya kızım ne kitabı ? Bunun filmi varsa hiç okumayayım direk filmi izleyeyim. Sen bu karakterden mi hoşlandın ? Vampir sevgili ne demek! Çok kalın kitapmış, sen özet geç ben de seni dinleyerek uyuyayım..." ve daha niceleri. 

Evet, durumların benzerlerini yaşamayı göze alarak benim aklıma birkaç kitap geldi. X kişisi zamanı gelince okur mu bilemiyorum ama tepkilerini şimdiden merak ediyorum!

Öncelikle eline Sadece Bir Gün'ü verirdim. Çünkü bu kitap beni öyle etkiledi ki... Çok fena motivasyon oldum. Yaklaşık bir yıldır hayallerim gerçekleşsin diye çabalıyorsam sebebi bu kitaptır. Bana ilham verdi. O yüzden kesinlikle okumasını isterim.



Hayal dünyamla tanışsın istersem Cehennem Makineleri serisini kucağına bırakırdım. Bu seriye bayılıyorum! "Neden fantastik ? Neden bu türü okuyorsun?" sorularına çok güzel bir cevap olacağına inanıyorum. Okursa tabi... Kitaplar gözüne kalın gelebilir. :D Yapacak bir şey yok arkadaş!


Ve son olarak (şu anki ruh halime göre seçiyorum) Tarryn Fisher'ın Fırsatçı, Tehlikeli Kızıl ve Hırsız kitapları okuttururdum. Dedikoducu ve entrika seven yanımı da görsün diye. Çünkü bu seride neler olmuyor ki! Okusun da kadınların intikam için nasıl da cadıya döndüğünü görsün bir. Bilsin yani masum kediden hırçın bir kaplana dönüşümümüzü. :D 

Şimdilik aklıma bunlar geliyor. Halbuki kitaplığın karşısına geçip, her kitap için yorum yaptım. "Hmm şunu versem kesin böyle der. Ya okur ya okumaz. Grinin Elli Tonu'nu direk es geç. Hatta kitaplıkta göz önünde olmasın dalgasından geçilmez... Gece Evi'ni versem hayattan soğur. Richelle Mead okumasın, Adrian Ivashkov'la yarışmaya kalkar falan... " 

Şu an başıma gelecekleri sadece tahmin ediyorum ama olur da ileride bu etkinliği gerçekleştirirsem direk size anlatacağım. :D Siz de seçimlerinizi bana bildirin. Ask.fm 'e de yazabilirsiniz. Merakla bekliyorum!

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane