Pages

17 Temmuz 2017 Pazartesi

Kitap Önerisi: Aşka Dair Nesirler - Ümit Yaşar OĞUZCAN


Merhabalar

Bu aralar süper bilinmezliğin içindeyim. Öyle böyle değil hafakanlar basıyor bazen. Tam da bu zamanlarda kitap okumak pek de yardımcı olmuyor. Çünkü sayfalardaki yazıları okurken aklım çok başka yerlerde oluyor. O yüzden kitaplardan uzak duruyordum. Ama o zamanda evin içinde gün geçmiyor. Ve kendime bir iyilik yaptım: yeni bir şiir kitabı aldım. Thpensieve önerisi ve paylaşımları sayesinde gözüme kestirdim. Hayatımda aldığım en doğru kararlardan biriydi sanırım.

"Sesini duymak varmış şarkılarda, bütün kitaplarda seni okumak varmış."

Aşık mısınız, aşık mı olmak istiyorsunuz ya da platonik bir döngü içinde misiniz? Kesinlikle Ümit Yaşar'ın Aşka Dair Nesirler kitabını okuyun. Adeta romantik olan tarafım mutluluk dansı yaptı. Yani nasıl desem size, romantiklikten ölen ama kesinlikle belli etmeyen biriyim. Geçmişte hoşlandığım çocukların ruhları duymazdı hatta onlardan nefret ettiğimi düşünenler bile oldu. Yani süper ketum biriyim. 😃 Ama içimde romantiklikten ölen bir taraf var ki... Ya şarkı sözleri ya anlamlı cümleler ya da Ümit Yaşar gibi yazarlar dile getiriyor bu gizli tarafımı. Kitap yapıştırdığım post-it'ler yüzünden rengarenk oldu. Bir tane sarı fosforlu kalemim bitti. Gerisini siz düşünün... Adeta tam da aklımdan geçenleri dile getirmiş yazar. Böyle romantiklik akıyor... Okurken eridim, bittim. "İşte beni benden daha çok anlatan kitap bu," dedim. Yani hislerimi anlatamadığım zaman ona vereceğim bu kitabı, "al canım aynen bunları hissediyorum sana karşı," diye. Kesinlikle benim kılavuzum bu kitap. 😍

"Sevmek insan tarafımızı bulmamızda bence."

Aşka aşık bir insanım. Sevginin sınırsız bir şey olduğuna inananlardanım. Sevdiğim insanın tüm kusurlarını görmezlikten gelip, adeta taparım. Ama tabii ki belli etmek yok. Egosu tavan olup, poposu tavanlarda gezebilir. Ama cidden romantik olmayı seviyorum. Her şeyi dibine kadar yaşamak isteyenlerdenim. Sevmeden, aşık olmadan evlenmeyeceğim dediğimde tuhaf bakışlara maruz kalabiliyorum çünkü artık günümüzde mantık evliliği daha ön planda. Ya da sevgileri yapay. İşte bu yüzden evde kalacağım. 😄 Ay şaka bir yana konuyu başka yere saptırdım.

"Tuttum resmini indirdim duvardan. Duvar ağlamaya başladı."

Yazara ve muhteşem eserine geri dönüş yapıyorum hemen. Ümit Yaşar'ı iyi ki bu eseriyle tanımışım dedim ve bundan sonra diğer kitaplarını da okuyacağım. Çünkü kafa yapılarımız birebir aynı. Erkeklerin ne kadar derinden sevebileceğinin en güzel kanıtı Ümit Yaşar. Şiir kısmı başlı başına aşık olunası. Ama en çok Sahibini Arayan Mektuplar kısmına aşık oldum. Yazdığı mektuplar, hayali birine. Öyle bir yazmış ki mektupların sahibi olası geliyor insanın. Bir insan bir insanı ancak bu kadar içten, karşılıksız ve doyumsuz sevebilir.

"İnsan olarak aşktan başka övünecek neyimiz kaldı?"

İmkanım olsa milyon tane alıntı yapabilirdim. Ama bence kitabı edinip, kendi görüşlerinizle okuyun alıntıları. Kitabı yiyip, bitirin ve gerçek aşkın varlığını keşfedin. Ümit Yaşar'la tanışma vaktiniz geldi gençler! Şiir'e ön yargılı olan insanı şiir sevdalısı yapar bu adam. 💚

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

13 Temmuz 2017 Perşembe

Erasmus Maceralarım 6: Gündüzleri Prenses Geceleri Külkedisi 2


PART 2

Manneken Pis
Paris'in buz gibi havasından sonra Brüksel birazcık daha sıcak geldi. Kısa bir otobüs yolculuğundan sonra Brüksel'e adım attık. O sırada telefona milyon mesaj geldi. "Vay demek Paris he..." ve tahmin edeceğiniz gibi, "ee bize ne getircen oradan?" 👀 "Canım ben dün gündüz Eyfel'le fotoğraf atmış olabilirim ama gece popom dondu haberin var mı?" demek vardı ama olsundu. Güzel şeyler hatırlanmalı. Brüksel deyince akla hemen 'çikilitalar' geliyor. Ki çok da doğru. Brüksel'i de plansız gezmeye başladıktan sonra Pakistanlı bir abiden beşer kutu çikolata aldık, pişman değiliz. 😃 Yolda yürürken de ayıptır söylemesi patates kızartması yedik. Brüksel'de baya meşhurmuş. (Nesi meşhur anlamadım yani bizim için çerez gibi bir şey.) Brüksel belki çok keşfedilmeyen ya da göz önünde olmayan bir yer olarak aklımda kaldığından olsa gerek çok dikkatimi çekmedi. Tabii yine ben başka yere bakarken bile telefonla her şeyi çektim. Grand Place, Atomium ve Manneken Pis'i (İşeyen Çocuk Heykeli) gezdik gördük. Hele bu heykeli baya büyük bir şey bekliyordum. Sokağın kenarında küçücük bir şeydi ama fena ilgi çekiyordu. Ana baba günüydü. Brüksel'de başka öyle özel bir yer gezmedik. Kafamıza göre bir yerlere girip çıktık. 

Patates *-*
Baya da Türk vardı. Metroları çok güzeldi. Bir içerde bir dışarda giderek manzara enfesleşiyordu. Sonra akşamüzeri otobüsümüzün kalkacağı yere gittik. Paris'teki gibi kaçırmak istemediğimiz için baya erken vardık. Ve orada da otogar anlayışı yoktu. Her yeri hava alan binada bir banka oturup, internet bulduk. Tam bir şeyler izleyelim dedik köpekli polisler geldi herkesi dışarı çıkardı. Gece 12'den sonra binayı boşaltıp, kapatıyorlarmış. Ve bizim otobüsümüz gece 4'te! (Geceleri uykumuzu otobüste geçirelim n'olcak diyen ben...) Artık Tavşan'la evsizler gibi gezmeye alıştığımız için sırtımızı kambur yapıp dışarı çıktık. Soğuğu engelleyen bir ara bulduk. Ki birkaç kişi daha vardı. O sırada biz Tavşan'la kendi aramızda konuşup, gülerken bir çocuk yanımıza geldi. Meğersem Türkmüş. Başladı vik vik konuşmaya. Çocuğun gözünün içine bakıyoruz gitsin diye çünkü çok boş konuşuyor. En sonunda onun otobüsü geldi gitti. Sonra arkamızdaki siyahi duvarın dibine çişini yaptı. Rüzgar yüzümüzü yalasa da diğer tarafa geçtik. Sonra bir adam geldi. Adeta "ben taşım" diyor. Onunla konuştuk. Nereliydi unuttum. 😡 Ama hem çalışıp hem geziyormuş. Esmer güzeli resmen. Tam kaynaşıyorduk ki onun da otobüsü geldi. Biz böyle tam evsizler modunda bizimkini bekliyoruz. Ama artık titremeden duramıyorum. Otobüs geldi, bindik. Oturduğum halde bile titriyorum. Titremekten uyuyamadım öyle söyleyeyim. 😒 Avrupa'nın soğuğu başka olur derlerdi de inanmazdım. O neydi be!

Şeker tadında binalar *-*
Tüm soğuğa rağmen Amsterdam'a ulaştık. O an oturup, ağlayacaktım. Amsterdam'ın bendeki yeri o kadar ayrı ki... Otobüsten inip, Starbucks'a girene kadar vücudum titreme krizine girdi. Kahve içip, ısınmaya çalışıyorum ama sabah ayazı da var. O soğuğun etkisini cidden anlatmam imkansız! Kendimize biraz gelir gibi olduk. Hemen internetten hostel araştırdık. Bir tane yakınımızda bulduk. Az biraz kaybolarak hostel'e vardık. Çok tatlı bir hanımefendi yardımcı oldu. Hostel müthişti! Tam gençlerin ortamına göreydi. Odaya bir girdik, kendimi süper kirli hissettim. Oda o an en büyük lüksümüzdü. Heyecandan uykusuzluğumu bile unuttum. Hemen banyo, hazırlık, yemek derken eski halime döndüm. Tavşan'ı da peşimde sürükledim. Amsterdam sokaklarına attık kendimizi. 😍
Soğuktu ama olsundu
 Tabii biz kış günü orada olduğumuz için soğuktan kurtulmayan kırmızı burnumla yine milyon tane fotoğraf çektim. Her yerde nehir vardı zaten. Bina mimarilerine hayranlıkla baktım. Amsterdam'da gezmek çok kolaydı. Dam Meydanı'nında tur attık. Hediyelik eşya baktık. Her yerde serbest ot içildiği için ilkten tuhaf geldi ama kimsenin kimseye zararı yoktu. Sonra İstanbul adlı bir yer keşfettik. Oraya girip yemek yedik. Türkler orada da çoktu. Tavşan Madame Tussauds Müzesi'ni çok merak ettiği için Amsterdam'dakine de girdim. (Müze hakkında daha sonra detaylı bilgi vereceğim.) Geri kalan zamanımız orada geçti. 

Korku Müzesi
Çıkışta güzel bir tatlı yiyerek hostelimize geri döndük. Hava buz ama sokaklar ışıl ışıldı. Zaten gece hayatıyla meşhur bir şehir. Çok merak etmeme rağmen Red Light District'e gitmedik. 😃 
İkinci gün ise hostelden çıkışımızı yapıp ağır yükümüzle (gezerken farkında olmadan çok şey almışız) Dom Meydanı'na geldik yine. Van Gogh Müzesi'ne gidelim diye yola çıktık. Meşhur Amsterdam yazısının olduğu Museumplein'e gidip doyasıya fotoğraf çektirdik. Sonra tutturdum Anne Frank Müzesi'ni görmek istiyorum diye. (Onun da detayları blog'da mevcut.) En son artık korku müzesi The Amsterdam Dungeon'a gittik. Hayatımın en komik anlarından biriydi. Olur da yolunuz düşerse kesinlikle o müzeye uğrayın. 😃 Tüm koşuşturmalardan sonra Simit Sarayı'nda karnımızı doyurduk ve Berlin otobüsümüzü bekleyeceğimiz yere gittik. Bir kere ağzımız yandı ya, artık otobüs kaçırmak yok! 

Berlin'i aslında daha önce görmüştüm. Varşova'ya vardıktan iki-üç hafta sonra Gitarist'le Berlin'e gitmiştik. Onun hibesiyle ilgili bir takım sorunları çıkmıştı ve banka işini Berlin'de halledebilirdi. Ben de tabii yurt dışı meraklısı olarak peşine takılmıştım. Üç gün akrabalarında kalıp, doyasıya gezmiştik. O yüzden Tavşan'la Berlin'e gidince benim için gezmekten çok dinlenme yeri gibi bir şey oldu. Yine de yerimizde durmadık, gezdik. Ama Berlin gezdiğim yerlerin içinde en sade olanıydı. Ya da Almanya'yı çok merak etmediğim için sanırım öyle heyecanla dolaşmadım. En güzel tarafı çok yakın bir arkadaşımla kısa süreliğine de olsa görüşmemdi. Erasmus'u beynime işleyen arkadaşım, daha önce bahsetmiştim. Onu görünce tüm yorgunluğum gitti zaten. Onun dışında klasik Berlin turu yaptık. Berlin Zafer Anıtı, Brandenburger Kapısı, Checkpoint Charlie, Fehnsehturm (Televizyon Kulesi), Ampelmann (Ampül Adam), Berlin Katedrali ve elbette Kreuzberg'i gezdik. (Berlin'de daha çok yer gezmişiz yav! Tabii hepsi birbirine yakın olduğu içindir.) 

Berlin demek Türkler demek. Türk mahallesine uğramamak olmazdı. Türk marketine girip limonlu kek yemeseydim bir yerlerim şişerdi valla! 😃 Yine soğuk ama yoğun Berlin gezimizden sonra Tavşan'la yollarımız birkaç saatliğine ayrıldı çünkü dönüş biletlerimizi farklı otobüslerden almak zorunda kalmıştık. Tavşan yine panik yaparak, şom ağzını açtı ve erken gelmesi gereken otobüsü geç geldi. Ben kendi otobüsüme bindim, gittim valla. Allah affetsin. 😔 Yorgunluktan ölecektim. Zaten Paris'te yaşadığımız o soğuk geceden sonra yatağıma hiç ulaşamayacakmışım gibi hissediyordum. "Sakın pes etme! Yazın o sıcakta staja gidip gelmelerin boşa gitmesin. Elbet aksilik olacak ama sakın geri dönmeyi düşünme!" diye diye bir baktım Varşova'ya dönmüşüm. Surat astığım hostel adeta sıcacık bir yuva gibiydi. Hemen yüklerimden kurtuldum ve sıcacık yatağıma kıvrıldım.

Bir hafta gerekli ihtiyaçlar dışında yataktan çıkmadık. Instagram hesaplarımızı görenler mini Avrupa turumuza şahit olup, prensesler gibi gezdiğimizi hiç sorun olmadığını zannedip, hayatın bize güzel olduğunu dile getirdiler. Biz de hiç çaktırmadık, doyasıya tüm güzel anılarımızı anlattık. 
Rahatladım mı? Of hem de nasıl. Görülecek daha çok şehir var ama önceliklerimi gezip gördüm ya... 
Erasmus ile ilgili son bir kez yazı daha paylaşacağım. Toparlama amaçlı. Daha sonra üşenmezsem Madame Tussauds Müzesi hakkında bilgilendirme amaçlı yazı yazacağım. Şimdilik bu kadar.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

Erasmus Maceralarım 6: Gündüzleri Prenses Geceleri Külkedisi 1


Part 1

Merhabalar

Bu yazımda size maceraya doymayan ruhumun Avrupa gezisinde neler yaşadığını anlatacağım. Yani sanırım birilerinin gözü kaldı ya da maceracı ruhum her defasında eşsiz bir şeyler aradığı için bunlar başıma geldi. Yaşarken komik değildi, cidden. Gündüzleri gözlerimi başka ülkede açarak en ünlü şehrini gezip, paylaşım yaparak kendimi prenses gibi hissetmiş olabilirim. Ama inanın bana bunun bir de 'gece' olan kısımları vardı adeta külkedisi modundaydım. Tabii kimse o anları bilmiyor. Tek dedikleri, "Oh Jane geziyor. Her Erasmuslu gibi okula gitmek yerine ülke ülke geziyor" oldu. Evet canısılar, gezdim ama alnımın teriyle. Zorluklar yaşayarak, donarak, açlıkla gezdim ama gezdim yani.😎 Şimdi hepsi tatlı birer anı olarak belleğimde.

Dans Eden Ev
Bildiğiniz gibi hostel'deki sorunlar nedeniyle ara ara moralim bozuk oluyordu. Bir de hazır elimde Schengen vizesi var diye oturuyorum diye surat asıyordum. Baktım böyle olmuyor. Hemen plan yapmaya başladım. Mini Avrupa turundan önce gözüme Prag'ı kestirdim. Çünkü bana en yakın orasıydı. Tavşan'la güzel bir plan yaptık. İlk önce Polonya'nın Krakow şehrine gittik. Meşhur Auschwitz Nazi Toplama Kampı'na gittik. (Anne Frank yazımda detayları mevcut.) Oradan da Prag'a giden otobüse bindik. 10 saatlik bir otobüs yolculuğundan sonra Prag'a ulaştık. Yeni bir şehre gitmek her zaman ilgimi çeken bir şey olmuştur. (Türkiye sınırları içerisi de dahil.) Ve Prag nedense hep merak ettiğim şehirlerden biriydi. Tarih kokuyor arkadaşlar. Ve gezimiz boyunca hiç sıkılmadım. Tavşan'la hep doğaçlama gezdik. Kaybolduk, rastgele bir sokaktan girip yeni yerler keşfettik. Sabah 7'de yola bir çıktık akşam 8-9'a kadar tüm Prag'ı adeta yiyip bitirdik. Old Town ile New Town'ı resmen ezberledik. Meşhur Astronomik Saat Kulesi'ni gördük. Karl Köprüsü'nden geçtik. (Milyon tane fotoğraf çekerek elbette!) En merak ettiğim Dans Eden Ev'i gördüm. (Mimari yapısı inanılmaz!) Oradan buradan girerek Franz Kafka Müzesi'ni de gördük. Ama en güzeli Prag Kalesi'ydi. Orayı da rastgele keşfettik. Bir an arkamızı bir döndük adeta peri masallarından fırlamış gibi kale bize göz kırpıyor. Yokuşu tırmanıp kaleye ulaştık. Prag'a aşık olma sebebimdi. Kesinlikle açık ara farklı Avrupa'nın göz bebeği Prag! 😍

Franz Kafka (Büyütebilirsiniz)
Para birimleri bize göre oldukça tuhaf olsa da birer süs eşyası aldık. Bir tatlı delisi olarak yöresel Trdelnik tatlısını yedim. Efso! Önemli yerleri gezdikten sonra rastgele sokaklara girerek şehrin her yerini keşfettik diyebilirim. Sanırım doya doya gezdiğim en iyi şehir Prag'dı. Ve en kusursuz gezimizdi. Prag'dan bahsediyorum çünkü benim hala favorim. Hatta Tavşan'la gezi sonu şunu söyledik: "Bir daha yurt dışına çıkarsak ilk geleceğimiz yer kesinlikle burası! Hatta tam balayı yeri!!!"

Keşke diğer gezilerimizde bu kadar kusursuz ve dolu dolu olsaydı...

İnternetten Paris'e 9 Euro'ya uçak bileti bulmamla plan yapmaya başladık. "Ya çok ucuza bilet buldum da gittik şu ülkeye" diyenler hiç inandırıcı gelmezdi. Ama resmen o cümleyi yaşadık. 36 TL'ye Paris'e uçtuk canımcımlar. Kesinlikle inanabilirsiniz. Paris biletini alınca hemen diğer ülkeler için de otobüs bileti aldım. Benim asıl hedefim Amsterdam'dı ama Brüksel'i es geçemezdim ve Berlin'e uğramadan da Varşova'ya dönmem çok pahalıya denk geliyordu. Ben de şöyle planladım: 19 Aralık Paris - 20 Aralık Brüksel - 21/22 Aralık Amsterdam - 23 Aralık Berlin ve 24'ü sabahı Varşova. Amsterdam'da kalmasaydım oturur ağlardım çünkü benim hayalimdi orası.

Kruvasanım ve keyfim
Paris'e gidişimiz kusursuzdu. Sabahın köründe uçağa bindik. Bizimle Kıvırcık da geldi. İndiğimiz havalimanı şehrin biraz dışındaydı o yüzden şehre giden otobüse bindik. Bir saat gözümü kırpmadan yolları izledim. "Paris'te miyim ben?" İnsan ister istemez inanamıyor. Otobüsten inip, deli gibi Eyfel'i aramaya başladık. O sırada elbette taptaze kruvasan aldık. Paris'in sokaklarında sırıta sırıta gezerek Eyfel'e ulaştık. Ulaşana kadar zaten milyon tane fotoğraf çektik. Yani o an ki duygularımı tarif etmem imkansız. Küçüklüğümden beri fotoğraflarda gördüğüm, filmlerde izlediğim Eyfel tam karşımda! Koştur koştur alanın içine girdik. Banka oturup bir yandan kruvasan yiyip bir yandan Eyfel'in eşsizliğini izledik. Sonra Tavşan'la Eyfel'in içine girmeye karar verdik. O sırada Kıvırcık'la yollarımız ayrıldı çünkü o dört gün daha kalacaktı. Biz hemen gezme olayına başladık. Tam bir saat buz gibi havada bilet sırasına girdik. Yani normalde olsa o soğukta çıkıp, gezmem. Ama bir saat hem Eyfel'e bakıp hem sıra bekledim. KESİNLİKLE DEĞDİ! Bir saatten fazla da Eyfel'in içinde takıldık. Her katında ayrı fotoğraf çektirdik. Sanırım 500 küsür fotoğraf çekmişizdir. Her fotoğrafta da burnum kıpkırmızı. 😃 Buraya kadar her şey güzel. Hatta o sırada telefonuma bir mesaj geldi. Uyuz'dan, "Günaydın" mesajı. Ben şok. Yok daha neler dedim, Paris'te de mi beni buldun. Onu bir kenara koyup şehri gezmeye başladık.

Louvre Müzesi
Prag'da yaptığımız gibi rastgele sokaklardan girip çıktık. Şanzelize'yi ve  Louvre Müzesi'ni gördük. Akşamüzeri çok üşüyünce Starbucks'a girip kahve içip bir yandan da telefonları şarj ettik. Brüksel'e giden otobüsümüz 11'de diye çok acele etmedik. BİLİN BAKALIM NE OLDU? Otobüsü kaçırdık arkadaşlar. Tavşan'ın şom ağzı sağolsun... Sürekli, "Kesin kaçırcaz ayy sokakta kaldık" diye diye Paris'in sokaklarında kaybolduk. Milyon kişiye adres sorduk. Bulduk bulmasına ama otobüs gitmiş tabii. Avrupa'da da otogar anlayışı yok. Tuhaf bir yerde oturduk. Farelerin cirit attığını görünce çarpılmışa döndüm. (Farelerden süper tiksinirim!) Başka bir otobüs firmasından bilet aldık ama sabah 7'de! Gece 3'e kadar sokakta takıldık ama yok yani soğuk artık beni ele geçirdi. Bu böyle olmaz dedim 4 saatlik uyku için bir hostel'e para bayıldık. O an zaten parayı düşünemiyorsun bile. Kafamı yastığa koymamla kaldırmam bir oldu sanki. Akşamdan kalma gibi bir halle yeni otobüsümüze gittik. "Dur," dedim. Gittim çikolatalı kruvasan aldım. Paris'ten güzel ayrılmak istedim. Canım Paris'im, soğuğu bir güzel yedirdin ama olsundu. Çok asildi be! 😍


PART 2 (Yazının üstüne tıklayın.)

Kitap Yorumu: Siyah Buz - Becca Fitzpatrick


Merhabalar

Bu aralar ya bende sorun var ya da okuduğum kitaplarda... Yani okuduğum son iki kitapta da acayip sıkıldım ve "neden böylesin be canısı" diye söylendim. Kitap okumayı aşırı derecede seviyorum ama sanırım yaş ilerledikçe seçici olmaya başladım. Lise zamanlarındaki Jane olsa Becca Fitzpatrick'in alışveriş listesini bile okurdu. Ki favori erkek karakterlerimden biri de yazarın Fısıltı serisinin baş karakteri Patch'dir. Hal böyle olunca durup kendimi sorguladım. Demek ki bazı kitaplar belli yaşlarda okunmalı. Çünkü Siyah Buz bana süper klişe geldi. Göz devirerek okudum.

Tamam, Fitzpatrick çok yetenekli bir yazar değil. Hayal gücü inanılmaz diyemem ama yazarın dili çok sade ve akıcı. Siyah Buz'u okurken zorlanmadım. Ama kurgusu hem tahmin edilebilir hem de dediğim gibi klişelerle doluydu. 

Yazar, Siyah Buz'u polisiye tarzında yazmaya çalışmış. Britt ve kız arkadaşı kış tatilini dağda geçirmek isterler. Ama arkadaşının ağabeyi Calvin de peşlerine takılır. Yine de ayrı ayrı dağa çıkarlar. Kızlar aşırı kar yağışından yolda mahsur kalırlar ve sığınaca bir kulübe bulurlar. Orada iki gençle karşılaşırlar ve olaylar böyle başlar. Ortada kimin yaptığı bilinmeyen üç cinayet var. Britt ile Calvin eskiden sevgilidir ama Calvin onu terk etmiştir. Britt bir yandan Calvin'le ilgili geçmişini düşünürken bir yandan kulübedeki erkeklerden biri olan Mason'ı gözüne kestirir. Falan filan. Konuyu anlatmaya üşendim resmen. Ama genel hatlarıyla bu.

Yazar bilerek mi yapmış bilmiyorum ama kitabı okudukça zaten nasıl biteceğini tahmin etmeye başlıyorsunuz. Hele kitabın ortasında tüm olayı çözmüştüm ve aynısı çıkınca hiç şaşırmadım. 😎 Kitabın son 15 sayfası resmen bambaşka bir kurgu gibiydi. Yani şöyle söyleyeyim; ilk 360 sayfa siyah ve gri tonlarında, son 15 sayfa iç açıcı renkler tonundaydı. O ayrımı yazar güzel yapmış ama yine de kitabı gram sevmedim. Hiçbir karakterle kendimi özdeştirmedim. Şu sahneyi çok sevdim diye bir yer de olmadı. Yani Becca Fitzpatrick benim lisedeki yazarımmış, onu anladım.

Yazarın bir de Tehlikeli Yalanlar adlı kitabı elimde mevcut. Aslında bu kitapları ben almadım. Kardeşim okuyup, getirmiş. Okumamazlık da yapmak istemiyorum, Sevinç abla çevirmiş. Ama bakalım kim bilir ne zaman okurum...

Yani diyeceğim o ki, beyin yakmayan kafa dağıtmalık bir kitap istiyorum diyorsanız alın okuyun tabii. Belki siz benden daha çok seversiniz. Kim bilir? 😏

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

12 Temmuz 2017 Çarşamba

Erasmus Maceralarım 5: Biri Bizi Gözetliyor Polonya Versiyonu


Merhabalar

Şimdi de size hem eğlenceli hem acayip hem de süper sinir bozucu hostel anılarımdan bahsedeceğim. Yani resmen tüm deliler toplanmış, adeta 'biri bizi gözetliyor' programına dönmüştü olay. Hala rüyalarımda görüyorum ve uyanınca şöyleyim, "oh be evimdeyim, Polonya mı? Nöööö." 😶

Okidoki hostelindeyken kalıcı bir yer aradığımızı size söylemiştim. Hatta sınıfta hocalarımıza bile danışmıştık. Tam o sırada sınıfın ilk günü tanıştığımız iki çocuk vardı: Kıvırcık ve Gezgin. Hatta resmen canımız kanımız oldular dediğim insanlar. Meğersem onların kaldığı bir hostel varmış çok da memnunlarmış. İlk önce pek sıcak bakmadık olaya çünkü Tavşan, Gitarist ve ben ev tutmak istiyorduk. Şansımıza çok güzel bir ev bulduk, süper uygun, eşyalı falan ama yanımızdaki diğer iki kız son anda cayınca ev işi iptal oldu ve beşimiz çocukların kaldığı hostel'e gittik. Dört katlı bir villaydı. İlk izlenimim şöyleydi; tam bir aile ortamı. Zaten Ukraynalı bir aile işletiyordu. 35-40 yaşları arasındalar. İsimlerinin telaffuzu zor olduğu için kendilerine Jack ve Sasha diyorlardı. İlk tanıştığımızda çok sempatiklerdi. (Sanırım orada kalmamızı kabul etmemiz için bir göz boyanmasıydı.) Sasha, İngilizce öğretmeniymiş yani genellikle onla muhatap oluyorduk ve o sırada beş aylık falan hamile. Jack ise çat pat konuşuyordu ama baya anlıyordu yani. Hatta Türk şarkılar dinliyordu. Mor ve Ötesi grubunun delisiydi. Gitar çalıp, gerçekten etkileyici sesiyle şarkı söylüyordu. Yani resmen 'yaaa çok güzel bir ortam' diyebileceğimiz kıvama gelmiştik. YANILMIŞIZ!😲

Dört kız 3.katta bir odada kaldık. Gitarist de Kıvırcık ve Gezgin ile zemin katta kaldı. İlk iki hafta düzeni öğrenmeye çalıştık. İlk gün Gitarist, bizim banyomuz daha güzel ve temiz diye (onların banyosunu o kat ortak kullanıyormuş, bizimkisi sadece bize aitti) orada yıkandı. Yavrum hazır her yer ıslanmışken banyoyu da temizleyeyim demiş. Sonuç; su bastı. İlk günden Türk kız moduna girip ellerimizde bezler, kovalar oraları temizledik. Pislik Sasha o gün aslında diğer yüzünü göstermişti. Başımızda dikilip vik vik öttü. Yok neymiş niye temizliyormuşuz, orada gider yokmuş tabii su basarmış. Nalet şeyler. Neyse. Sonra deli gibi acıktık. Hostelde bir tane mutfak var resmen leşmik! Bulaşıkları sadece sudan geçirip koyuyorlar. Kaldığımız son güne kadar her yemek yapışımızda milyon deterjan harcamışızdır. İlk günler "ay ben burada ne yemek yaparım ne yerim" diyordum sonra bir baktım ki mutfağı benimsemişim. Nerede kaldık? Heh, o gün Gitaristle markete gittik. (Dört ay boyunca resmen mahalle bakkalımız gibi o markete gidip geldik. Hey gidi günler hey!) Makarna ve çorba aldık. Makarna hamur oldu. Ama herkes o kadar aç ki o bile bitti. Ben çorba kaşıklayarak kendimi teselli ettim. "İlk gün tabii ne bekliyorsun. Alışacaksın. Mmm çorba da ne güzelmiş." 😩


Evet, zaman güzel geçiyordu. En azından beşimiz beraberdik ve diğer iki çocuk da yardımcı oluyordu. Akşam yemeklerinde gitar çalıyorlar, oradan buradan sohbet ederek birbirimizi tanıyorduk. Hostel'de kalan diğer insanları tanımaya çalışıyorduk. Bizim dışımızdakiler zaten hep çalışan kişilerdi. Ukraynalı, Rus, az biraz Polonyalı ve biz Türkler vardık. Günler akıp giderken, yanımızdaki iki kız yurt bulup, çıktılar. Çok derin mevzu, detaya girip sinirlerim tepeme çıksın istemiyorum. İkisi gittikten sonra Tavşan'la oda da tek kaldık. Seviniyoruz bir de, dört kişilik oda yanımıza kar kaldı diye. AVUCUNU YALA! Jack durur mu? Kahretsin günü birlik insanlar gelmeye başladı. Bazıları cins cins, bazıları konuşkan bazıları da sessiz sedasız. Bir teyze vardı... Kabusumuz oldu. Her sabah poşet sesiyle uyanıyorduk. Rusça çat pat bildiğimiz halde bize Rusça bir şeyler anlatıp, cevap bekliyordu. Sonra o yetmedi gitti arkadaşını çağırdı. Tabii biz o sırada hem söylenip hem de senaryo kuruyoruz. "Bak bu kadın kesin kocasıyla kavga etti. Yani geçici. Birkaç güne gider. Her gün telefonda konuştuğu yakın arkadaşı. Kesin aracı olmaya çalışıyor. Kocası çağırsa da gitse bari." diye diye kadın harbiden gitti. O gün odamızda gizli bir parti yaptık. Hemen çocukları çağırdık. Abur cubur falan... Sabah 5'e kadar falan sohbet muhabbet. (Zaten Erasmus'un en güzel zamanları odalarımızda gizlice toplanıp, sohbet etmekti. Jack odalarda toplanılmasını istemiyordu. Ay haspam!) Sonrasında deli gibi uyumuşuz tabii. Birkaç saat sonra kapı löp diye açıldı. Tavşan'la ikimiz sıçradık tabii ama nasıl başım ağrıyor. Sasha gelmiş. "Girls. Girls. Good morning!" diye zorla uyandırıp bir başladı motor gibi konuşmaya. Ya daha gözümü açamıyorum değil İngilizce, Türkçe konuşsa bile anlamayacağım orada beş dakika boyunca İngilizce azar işittik. Bu böyle olmaz deyip, kıçımı dönüp uyumaya çalıştım. Zavallım Tavşan da bir şeyler söyledi, yolladı kadını. Azar işitmek ne demek? Neymiş dün gece çok ses yapmışız. Şikayet gelmiş. YALAN. O kızlar gittikten sonra Tavşan'la bizim üstümüze çok gelmeye başladılar. Öyle mi? 😣

Gittik çocuklara söyledik. Onlara bir şey diyen yok. Öyle olsun. Ondan sonraki günlerde de toplandık, bilerek gürültü bile yaptık. Evet üç kere daha odaya baskın yapıp, vik vik konuştu ama artık umurumuzda değildi. Aldığım hibeyi komple onlara vermişim bir de ailemden görmediğim baskıyı onlardan gördüm. Elimizden geldiğince ters davranmaya çalıştık ama onlar daha baskındı. Hele Jack... Kel kafasını duvarlara sürtüp, alev çıkartmak istedim. Biz hostel'e geldikten sonra ilginç ilginç yasaklar getirmeye çalıştı. Her gün farklı yerlerde uyarı yazıları görüyorduk. "Akşam 10'dan sonra ortak salonda oturmak yasak. Cezası bilmem ne...." "Bulaşıklarınızı bırakmayın. Cezası bilmem ne..." "Bardak altlığı olmadan bardakları masaya koymayın." Falan filan. Kağıtları top yapıp, oraya buraya atıyorduk. N'apalım yani? Biz yine de yerimizde durmadık. Her fırsatta akşam 10'dan sonra ya çocukların ya bizim odamızda toplanıyorduk. Artık hangimizin odasında yabancı yoksa... Ya da dışarı çıkıp, özgürce bağırıp çağırıp konuşuyorduk. Hele bir gün sabah 6'ya doğru hostel'e geldik. Her zaman açık olan dış kapı, bu sefer kilitli. Nasıl donuyoruz... Jack'i uyandırdık. Pislik horul horul uyuyor içeride. Yok neymiş biri şaka niyetine kitlemiştir. Evet evet, alnımızda "enayi" yazıyor. 😒

Yani canımcımlar, dört ay boyunca ilginç insanlarla kaldık. Jack ve Sasha haricinde diğer kalan insanlardan yana bir sorunumuz yoktu ama değişik olanlar vardı. Bir tanesi bizim odada kalıyorduk. Kadın çok sempatik ama hiç konuşmuyordu. Sadece her odaya girdiğinde incecik sesiyle "hey" diyordu. Bu kadar. Azeri ve Özbekli tanıdığımız oldu. Sonradan üç Türk kız daha geldi. Onlarla da yakın olduk. Sasha'nın annesi sandığımız sarışın ve süper huysuz bir kadın vardı. Aşçıymış, değişik yemekler yapıyordu. Meğersem teyzesiymiş. Yılın bombasıydı bizim için. 😃 Arkasından baya konuşmuştuk da... Bir de bu gıcık ailenin minnak, sevimli bir köpekleri vardı: Isabel. Köpeği hem seviyorduk hem de onlar yüzünden görmezlikten geliyorduk. Çocukları German başta sevimli geliyordu sonra onu da sevmemeye başladık. Yani baya baya sinir bozucu bir aileydi. 😠

Hostel'den ayrılmadan önce "buraya zarar vermeden gitmeyeceğiz len!" diye milyon sohbet etmişizdir. Mutfaktaki eşyaları kıracaktık. Playstation'ı parçalara ayırıp farklı çöplere atacaktık. New York temalı saate kıyamazdık, çok güzeldi. Tabloları yırtacaktık. Yataklara zarar verecektik. Çarşafları kesecektik. Isabel'i kaçıracaktık. Ya da dışarıdan bir adam tutup, komple eve zarar verdirecektik. Tabii ki de hiçbir şey yapamadık. 😔 Tavşan'la odadan çıkmadan önce çarşafları darmadağınık bıraktık. Çöpleri oraya buraya dağıttık. Daha önceden zaten istemeden bazaların altını kırmıştık. (İçlerinde bavullarımız vardı ve yatağın üstünde birazcık zıplamaktan olabilir.) Yani zarar vere vere anca bunları yapabildik. Olsundu. Umarım onları görüp, moralleri bozulmuştur. 

Aslında anlatmadığım baya şey var ama zaten şuan aklıma gelmiyor. Zaten hepsini anlatmam imkansız, dört ay uzun bir süreçti. Genel hatlarıyla böyleydi. Adeta Ukrayna hapishanesinde kalmış gibi olduk. Ömür boyu o evi rüyalarımda görüp dururum artık. Hala da Whatsapp grubumuzda bunları konuşup, küfredip acımızı çıkarıyoruz. Nasıl içerlendiysek artık... Yine de güzeldi be! Korku hikayeleri anlattığımız, Cem Yılmaz izlediğimiz, milletin taklidini yaptığımız, dedikodunun dibine vurduğumuz, oyunlar oynadığımız oda sohbetlerini deli gibi özlüyorum. Zaten kafayı yememizi engelleyen de o oda sohbetleriydi. 

Bir sonraki hikayem Avrupa gezimizde yaşadığım "yok daha neler" dedirten cinsten bir anı dizisi. Yani gündüzleri prenses, geceleri külkedisi olduğum bir maceraydı. Azıcık bekleyiniz, efenim.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane 

8 Temmuz 2017 Cumartesi

Erasmus Maceralarım 4: Hayatımın En Beklenmedik Gecesi


Merhabalar

Size şimdi inanılmaz gecemi anlatacağım. Planlasak, ayarlasak bile böyle kusursuz bir anı olamazdı. Hala düşündükçe kendi kendime gülüyorum. Ben ne yaşamışım be!

Erasmus kesinleştikten sonra kendi kendime "oturmak yok, her merak ettiğin yeri gezeceksin eheh tabii paran yettiği sürece" diye söz vermiştim. Polonya dışına çıkmadan önce de Polonya'nın bazı şehirlerini gezmek istiyordum. Şansıma İrene'ler de Torun şehrine gidiyorlarmış. Sadece İspanyollar! Mario'nun ismi geçince zaten beni kimse tutamazdı. Hemen Tavşan'la plan yaptık. Normalde bilet işlerini ben hallederdim ama o gün Tavşan halletti. Sabah gidip, akşam hep beraber döneceğiz. Plan bu.😎
 Gideceğimiz gün sabah 6'da kalktım güzel güzel hazırlandım. Dışarısı buz gibi ama n'olacak sanki? Mario ile koca bir gün. Otobüsün kalkacağı yere gittik. Tüm İspanyollar orada ama Mario ve arkadaşı Sergio yok. Uyuya kalmışlar ama gelecekler. Polonyalıların da çok fena bir huyları var; bizden çok daha dakikler. Otobüs 8'de mi yola çıkacak, saat tam 8'de yola çıkarlar. Geç kalmış, yok yetişememiş beş dakika bekleyelim huyları yok. Ah Kamil abinin gözünü seviyim. Neyse. Otobüsün saati geldi. Ben kafamı cama yapıştırmış ha gelecek ha geldi diye Mario'nun yolunu gözlüyorum. Tavşan da sırtımı sıvazlıyor "bahtsız arkadaşım" diye. Gelemediler. Biz yola çıktık, onları gördük ama tabii otobüs durmadı. Resmen ruhumu orada bırakıp, bedenimle yolculuk ettim. "Kesinlikle lanetliyim!"😒

Akşam 6'ya kadar buz gibi havada gezdik. Yine de baya güzel geçti. İspanyollarla daha da kaynaştık. İrene zaten artık bizden biriydi. O gün onun sayesinde sarımsaklı ekmeği keşfettik, Mario da kimmiş? Hee, sonra Mario bunlara mesaj atmış: sonraki otobüsle geliyoruz, orada bir gün kalacağız, diye. Suratım iyice asıldı. Bir gün kalacaklarsa, iki erkek bir de, kim bilir neler yaparlar. 😣

Otobüslerin olduğu yere dönerken Mario ve arkadaşı geldi. Hiiiç suratına bakmadım. Nasıl geç kalırsın odun! (Trip uluslararası bir davranış belki anlar dedim ama o da benim suratıma bakmadı.) Neyse, biz iyice üşüdük baya da acıktık. İrene'nin cipslerini (kızın çantasından yiyecek eksik olmuyor resmen) kemirirken otobüs geldi. Tavşanla "döner dönmez hemen bizim kebapçıya gidip dürüm gömelim yaa" hayalleri kuruyoruz bir de... Telefondan biletimizi gösterdik şoföre. (Biletleri internetten satın alınca telefondan online şoföre gösterip binebiliyorsunuz.) Adam kabul etmiyor. Lehçe bir şeyler söylüyor. El işaretleriyle derdimizi anlatmaya çalışıyoruz. Yok, adam kabul etmiyor. İrene geldi olayı çözdü. Bizim çok zeki Tavşan, dönüş biletini bir sonraki günün akşamına almış. 😱 O an böyle üç çocukla ortada bırakılmış biri gibi hissettim. Otobüsün sıcaklığına, bacaklarımı uzatıp uyuyacağım koltuklara, kebapçı abimizin dürümüne elveda. Merhaba parmaklarımı hissizleştiren soğukluk, açlık, çaresizlik... Tavşana kızamıyorum da. Tek istediğim yatağıma kavuşmak. 😢

Artık gerçeği kabullendik. İrene telefonlarımızın şarjı biterse diye powerbank'ını verdi. "Mario'yu arayın. Onlar nerede kalırsa orada kalın ve beraber dönün. Bana haber verin." deyip baya üzgün bir şekilde otobüse bindi. (Şuan tırstım çünkü hissetmiş gibi az önce İrene mesaj attı. Ay sanırım kulaklarını çok çınlattım kızın.) Mario'nun adını duyunca kendime geldim. Hemen Tavşan'a arattım. "Bu sefer şans yüzüme gülsün n'olursun" diye diye onlarla buluşmaya gittik. Az önce suratımıza bakmayan bebe sırıtıp sırıtıp konuşmaya başladı. Benden daha dengesizleri varmış. 😒 Neyse. Kendimizi hemen McDonald's a attık. Tavuk yemekten artık içim dışıma çıkmıştı ama yapacak bir şey yok. Mario'ya kalsa bize salamlı sosisli şeyler yedirecek. Domuz eti olmasından geçtim yarı vejetaryenim, hayatta yiyemem. O sırada onlar da kahve aldılar. Biz hemen internete girip, dönüş bileti aldık. Nerede kalacaksınız diye sorduk. "Sabaha kadar barda takılacağız" deyince Tavşan'la göz göze geldik. Benim için sorun değil. Bekar biriyim. Ama Tavşan'ın manitası var. 😈  Canım arkadaşım beni yalnız bırakmadı. Ve dördümüz bir bara gittik. Barı görseniz o kadar güzel ki... Hiç saçma salak insanlar yok. Herkes kendi aleminde. Her masada mum falan var. Köşede bir yere oturduk. Ve beş saatlik muhabbet sürecimiz başladı.

Neler mi konuştuk? Mario'nun genel yaşamını, ailesini falan öğrendim. Erasmus seçenekleri arasında Ankara da varmış ama danışman hocası gitmesini istememiş. Darbe gününden sonraki olaylardan dolayı sanırım. Mario'ya oturduk darbe olayını anlattık. İnanın bana İngilizce nasıl anlattık şuan hatırlamıyorum. Hatta o gün nasıl kasılmadan konuştuğumu hiç hatırlamıyorum. Tek net hatırladığım Mario'nun bütün yüz hattını en ince detayına kadar inceledikten sonra, "Ya çok tatlısın. Gamzelere bak, beni oraya gömün diyorlar resmen. Seni alıp Türkiye'ye götüresim var." demiştim. Neyseki Türkçe konuşmuşum. Tavşan dürtüklemese ben baya konuşacaktım. Mario da zavallım, "Ne dedin? İngilizce söyle. Kendi dillerimizde konuşmak yasak burada." diye sırıtıyordu. Tabii ki birebir çevirmedim. "Günümüzü kurtardınız, çok iyisiniz."diyerek geçiştirdim olayı. 

Barda birçok kişiyle de konuştuk. Bizi rahatsız eden hiç yoktu. Hiç tanımadığımız insanlar sırf güncel konulardan sohbet etmek için masamıza oturdular. Biri gitti biri geldi. Hepsinin sohbeti ayrı güzeldi. Böyle film tadında bir geceydi. Normalde uykuya aşık olan ben o gece esnemedim bile. Türkleri güzel tanıttığımıza eminim. Polonyalı bir adam hatta, "Gelecekte Türkiye çok daha ön planda olacak ve büyük adımlar atacak," diyerek şaşırttı bizi. Irkçılık yok, rahatsızlık veren yok. Bar ortamları çok güzeldi. Mario ile her şey daha da güzeldi tabii. Sonra sabah 5'te karnımız acıktı bardan çıktı. Mario'nun keyfi bir yerinde bir yerinde sormayın. Anı olsun diye fotoğraf çekinelim dedik. Mario elini omzuma atınca donup kaldım. İki fotoğrafta da şaşkınlığım belli zaten. 😃 Açık bir market bulduk. Biz kaşarlı ekmek aldık. O salamlı ekmek alıp, resmen aşk yaşayarak yedi. En sonunda otobüsü beklemek için durağa gittik. İki saat nasıl geçecek falan derken kelime oyunu oynadık. İlk defa oynuyormuş baya da sevdi. Sonra uyuya kaldı. Gözlerinde numaralı lens olduğu için bir ara uyandı, gözleri kıpkırmızı. Bir de uyurken dudakları kıpırdıyordu. Bir şeyler söylüyordu sanırım. (Evet, resmen gözlerimi dikip çocuğu izledim.) En sonunda otobüs geldi. Artık uykusuzluktan bayılacaktık. Her birimiz kendimizi koltuğa attık ve üç saatlik yolculuğumuzda mışıl mışıl uyuduk.


Varşova'ya geri dönünce yarım ağızla vedalaştık. Sanki dün gece hiç yaşanmamış gibiydi. O günden sonra da Mario'yu birkaç kez okulda gördüm ve yine yarım ağızla konuştuk. Evet çok sempatik, yakışıklı ve sohbeti güzel biri ama aynı zamanda zorlu biri. Sürekli de ben peşinde koşamam yani. Telefon numarası falan hala duruyor. Whatsapp'tan paylaşım yaptıkça paylaşımlarımıza bakıyoruz. Daha da konuşmadık. Özledim ama keretayı. Tabii şimdi kim bilir neler yapıyordur. Ay bir de söylemeden geçemeyeceğim. Bir ara biseksüel olduğundan şüphelendik. Çünkü Gitarist'i ne zaman görse sırıtıyor ve onunla hep konuşuyor. İsmini falan çok da güzel telaffuz ediyor. Kızlarla pek takılmıyor. Tabii bunlar tahmin üzereneydi ama Gitarist'e "çocuğumdan uzak dur" diye tıslamış olabilirim. 😂 Sonuç olarak soru işaretleri hala kafamızda mevcut.

Mario olayı böyleydi ve bitti. Bir sonraki maceramda görüşmek üzere gençler! Bu hikayeyi sevdiğinizi biliyorum. Ben de sizi seviyorum.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane


7 Temmuz 2017 Cuma

Kitap Yorumu: Ateş Serisi 5 - Gölge Ateşi


Merhabalar

En sonunda Ateş Serisinin son kitabı olan Gölge Ateşi kitabını bitirebildim. Aslında kitaba geçen Eylül ayında başlamıştım ama sonra yurt dışına gidince yarım bırakmak zorunda kalmıştım. Öyle böyle derken geçen günlerde bitirdim. Ama tam bir işkenceydi!

Yani bu seriyi nasıl önerdiğimi bilirsiniz. Ki gerçekten hem ilk iki kitabı çok zor bulunan bir seri hem de oldukça çekici bir kurgusu var. Yazarın hayal dünyası var ama şekillendiremiyor. Beş kitaptır ha gelecek ha açıklayacak diye diye bizi ortada ebeveynsiz bırakmış gibi seriyi bitirmiş. Seriyi çok seviyorum, karakterlerine bayılıyorum ama bu kitap baydı beni. Niye mi?

Seri başladığından beri Barrons gizemliliğini koruyordu. Ki bu başlarda baya çekici bir şeydi. Hakkında gram bir şey öğrenmek için deli gibi sayfaları çeviriyordum. Hatta 4.kitabın sonundaki “o” olaydan sonra beşinci kitapta ne zaman düzelecek diye bölümlere şöyle göz bile attım. Ama bu gizemli adam figürü bir süre sonra sıkmaya başladı. Yani tamam onu özel kılan özelliği bu ama yazar biraz aşırıya kaçmış. Mac deseniz o çılgın, dediğim dedik karakter gitmiş sorumluluk sahibi ve süper düşünceli bir karakter gelmiş. Yani biraz yapmacıktı. Her şeye yetişmeye çalışmalar, herkesi kontrol altına almaya çalışmalar… Kitap komple gözüme batmış aslında. :D

Ve yazar kurguda yerinde sayıyor gibiydi. Konu hep Barrons’un karanlık ve gizemli yönü, Kitap hakkında bilinmezlik, Mac’in giderek artan sırları, diğer karakterlerin dengesizliği etrafında dönüyordu. Dublin dışına çıkamadılar bi. Ve yazarın hayal dünyasının betimlemesi süper beyin yakıcı. Hem okuyup hem hayal etmesi çok zor olan kısımlar vardı. Ya da çevirmenden kaynaklı anlaşılmayan bazı bölümler mevcuttu. Kitap zaten kalın, bir de böyle durumlar olunca okumak işkenceye dönüştü.


Bu seriden beklentim bir tık daha fazla olduğu için final kitabı hayal kırıklığına uğrattı. Güldüğüm, benimsediğim sahneler oldu ama geneline bakınca fiyasko. Oturup, bir daha okumam. Serinin kalitesi gözümde hala aynı ama yazar kurguyu daha farklı yönlendirebilirdi. Yine de seri bitti, mutluyum. Yan serisini okur muyum ya da ne zaman okurum bilmiyorum. Karakterleri özleyip de yan seriye başlarım büyük ihtimal. -.-

Son kitaptan dolayı “ayyy kesin okuyun bu seriyi” diyemeyeceğim artık. Evet, sağlam ve özgün bir kurgusu var. Karakterler benzersiz ama yazar kendini geliştirmiyor. Bunları göz önüne alarak seriye başlayabilirsiniz.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

6 Temmuz 2017 Perşembe

Erasmus Maceralarım 3: İspanyol Enişte Adayı


Merhabalar

Tam blog yazılarına odaklanacağım dedim ya sosyal hayatım renklenir oldu. O yüzden yazı gecikmeli geldi. Beni şaşırtan ise blog'da şu an en çok okunan iki yazı da Erasmus Maceralarım'ın yazıları. Sizi yerim! 💙
Bu yazıda Erasmus'taki sınıfımdan bahsedeceğim. Ve unutulmaz birkaç anım var onları anlatıp, sizi rahat bırakacağım. 

2-3 gün önünden geçip, fark edemediğimiz sağlık ocağı tarzındaki okulumuzu keşfettikten sonra bizim için de okul hayatı başlamış oldu. Nasıl büyük beklentiler içinde sınıfa girip de hayal kırıklığı ile sonuçlanan bir macera... Sınıf ya 25 ya da 30 kişilikti. 12 civarı Türk diğerleri İspanyollardı. Zaten biz beş kişilik bir gruptuk. Sonra sınıftan iki kişiyle daha yakın olduk. (Hatta canımız kanımız oldular.) Bir de Bay Konuşkan vardı. Dört kız daha vardı hele içlerinden biri süper gıcıktı. Aklıma geldikçe tüylerim diken diken oluyor. Neyse. Daha sınıfa ilk girer girmez gözüme hemen bir İspanyol kestirdim. Mario. Romeo'ya ne gerek var Mario varken. 😍 Zaten İspanyollar'da sadece üç erkek vardı. İlk gözüme takılan Mario oldu. Acayip sevimli konuşuyor. Kumral, mavi gözlü, gamzeleri de var. Yanık tenli kalp ben. Gözünüzden canlandırın bakiyim çakma eniştenizi. Enfes değil mi? 

O gün sınıfta tanışmak için tek tek konuşuyorduk. Allah'tan ismi kolaydı da hemen tüm sosyal medya hesaplarında onu aradım ve buldum. Bir tek Instagram'ı var ama birkaç fotoğraf dışında hiçbir şey yok ve onu da kullanmıyor artık. 😔 Neyse. O sırada ben kendimi tanıtacağım. İsmim zaten köprü misali. İlk "Nazlıcan" deyince İspanyollar "biz bunu nasıl dile getireceğiz" dercesine bakınca acıdım, "Naz da diyebilirsiniz" dedim. O günden 1 ay sonra Naz Naz diye etrafımda dolandı keretalar. Evet yanlış duymadınız 1 ay sonra kaynaştık. Ben o sırada Mario'yu yiyip bitiriyordum. Bir gün şans eseri ders arasında kahve alırken (hani filmlerde olur ya koridorlarda kahve makinaları olur, kahve alıp derse girerler bir hava bir hava... Heh aynısını yaptım arkadaşlar. Dilimin yanması dışında pek de bir havasını görmedim. Ama kahveler efso!) bunu lafa tuttum. Meğersem benim adım atmam lazımmış. Cırcır konuşmaya başladı çocuk. Türkler hakkında ne biliyorsun diye sorduğumda "baklava, kebap, İstanbul" deyince sırıtıp "aman ne kadar güzel" diyebildim. Sonra bundan bana İspanyolca öğretmesini istedim. Eh, tek tük konuşabildim. Karşılığında birkaç Türkçe şey öğrettim. Çok tatlı konuşuyordu be! 😎

Gitarist için de birini gözümüze kestirdik. Bir gün tramvay bekliyoruz. Gözümüze kestirdiğimiz kız İrene ve birkaç İspanyol daha var. Fırsat bu fırsat diyerek konuşmaya başladık. Hadi gelin takılalım dedik. Bir tek İrene bizimle geldi. Zaten amacımız da öyleydi. Ben, Gitarist, Tavşan ve İrene gittik oturduk bir yere. Gitarist de bir kasım kasım kasılıyor. Çocuk da vücut da var. Oradan buradan konuşuyoruz. İrene demez mi işte erkek arkadaşım şöyle de böyle... Tavşanla birbirimize baktık. "O neydi kız?" Valla çocuğun şansına kızın sevgilisi varmış. Ama artık bizde nasıl bir göz varsa birkaç ay sonra sevgilisinden ayrıldı. Hatta yanımıza gelip baya anlattı. Onun dışında sınıfın dedikodusunu bile yaptık. İngilizce dedikodu yapmak da ayrı keyifliymiş. 😏 Türkiye'de olsa sınıfta hoca konuşun dediği an içime kaçıyorum. O sırada nasıl konuştum bilemiyorum. Ama İrene'yle konuşmak apayrı eğlenceliydi. O günden sonra zaten bir tek onunla takıldık. O da nereye gitse bizi çağırdı. Hala da konuşuyoruz bıcırıkla.

Bunların dışında sınıftaki ortam güzeldi. Hocaların hepsi kadındı ve birbirinden çok farklı dersler işlediler. Biri çok eğlenceli etkinlikler yaparak işliyordu. Diğeri her derste iki makale okutturup sorular soruyordu. Bizi anlamadığına kesinlikle eminim çünkü sadece, "very good, thank you, next?" diyordu. İspanyollar'dan birkaçı dışında dediklerini anlamak için baya zaman geçmesi gerekmişti. Hem hızlı konuşuyorlar hem de aksanlardan dolayı böyle "ha" diye kalıyorsunuz. Hele bir çocuk vardı. İngilizce konuştuğunda bile İspanyolca konuşuyormuş gibi geliyordu. Araya İspanyolca karıştırmıyorsa ben de neyim... Bir hocamızdan da İngiliz aksanı akıyordu. Otur, saatlerce dinle. Müthiş. 

Bir gün de en son kaldığımız hostel'e İrene ve Mario'yu davet ettik. (Son Hostel'i de anlatacağım sonra) İlk önce baya sohbet ettik. Tam kaynaştığımız gündü sanırım. Hatta o günden birkaç gün önce Gitarist'le Berlin'e gitmiştik. Fena bir mutfak alışverişi yapıp, dönmüştük. (O bambaşka bir macera.) Hazır malzemeler var bunlara güzel bir Türk yemeği yapalım dedik. Tavşan'la mutfağa gittik. O et sote yaptı. Ben de pirinç pilavı yapayım dedim. En uzman olduğum oydu. O gün Mario var diye heyecan mı yaptım ne, her zaman tane tane olan pilavım bildiğin hamur oldu. "Ayy bu mama gibi oldu. Benden kaynaklı değil ya tencereye bak çizik içinde. Yok bunu önlerine koyamam. Atıyım bunu hemen makarna yapayım." diye panik yaparken Mario geldi. Yavrum yardım etmeye gelmiş. Bizim odunlar da odada oturuyor öyle. Mario'ya bir artı daha! Neyse. Pilavı önlerine koymak zorunda kaldım. Meğersem Mario'nun içinde bir Türklük varmış. Önüne koyulan her şeyi yedi. Hatta bizimkiler ekmeği yoğurda bandırıp, "Mario bunu da ye bak çok güzel" deyince onu da yedi. Ekmekle her şeyi sıyırdı. Arkasına yaslanıp, geğirip, "Oh çok şiştim" dese kesin Türk bu ya derdim. Onun yerine masayı toplamamıza yardım etti. Kışkışlamasak bulaşıkları yıkayacak. 😃 Yemek sonrası "Ben de sizi evime çağıracağım. İspanyol omleti yapacağım." dedi dedi ama çağırmadı. Bunu da unutmadık Mario! Biz Türküz, söyleneni unutmayız. Hıh. 

O gün eve gidince mesaj da attı. "Naz her şey için teşekkürler. Çok iyisiniz." falan diye. Tamam dedim, bu çocuk olur ya. Mario'yla olur diye Uyuz'a da mesaj atmadım. Ben böyle sırıtıp herkese "İspanyol enişteniz yolda haberiniz olsun ehuehue. Kilise düğünü hayalim gerçekleşecek sanırım ya," diye etrafta mal mal dolanıyormuşum. O anki halimi şu an tokatlayabilirim. 😃 Bir sonraki Mario maceramı okumak için sabırsızlanabilirsiniz. Çünkü en beklenmedik, en unutulmaz, en uzun ve en tuhaf anımı onunla yaşadım. Bazen diyorum ki iyi ki bunları yaşamışım. Yoksa her şey çok sıkıcı olurmuş yav!

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

3 Temmuz 2017 Pazartesi

Erasmus Maceralarım 2: Okidoki ve Karaoke Gecesi


Merhabalar

Dün yazı ekleyemedim, kusura bakmayın. Sanırım başıma güneş geçti tüm gün kendimi oradan oraya attım ama baş ağrımdan kopamadım. Şimdi parmaklar hazır, kafam rahat kaldığım yerden yazıyorum. 👿

En son tanıdık bir yüzle karşılaştığımızı söylediğimde bir ünlüyle falan karşılaştığımızı düşünmemişsinizdir umarım. Yazıyı sonradan okuyunca öyle bir izlenim vermiş gibiyim. Ama hayır. 
Hazırlık dönemindeyken Amerikalı bir hoca derslere giriyor diye Speaking Club'lara gidiyordum. Oradaki arkadaşlardan birini gördük. Bay Konuşkan. (İngilizcesi süper ve susmak bilmiyor.) O an çaresizlikle resmen çölde su bulmuş gibi kendimi çocuğun kollarına atmamak için zor tuttum. Zaten sonradan anladım ki o da tam kız meraklısıymış. 😒 Allah korumuş yani.

Varşova'ya gitmeden önce booking.com sitesinden uygun bir hostel bulup, yer ayırtmıştık. Fotoğraflara aldanmayın arkadaşlar! İnternette resmen hostele aşık olup, acaba tüm dönem burada mı kalsak diye düşünmüştüm iyi ki beş günlük yer ayırtmışım. Adını şu an hatırlamıyorum ama hosteli Bay Konuşkan sayesinde bulduk. Zaten önünde duruyormuşuz, minnacık tabelayı görmemişiz. 😄 Beşimiz bavullarla beraber içeri girdik. Biz tabii hem heyecan hem yorgunluk hem de acemilikten konuşma işlerini hep çocuğa yaptırdık. Şükürler olsun yanımızda o an iyi ki o varmış. (Çocuğa hem giydirip hem de sövebilirim arada) Hostel'deki adamlar resmen bize yam yam gibi baktılar. Türk olduğumuzu öğrenince hele gözlerinde kalp çıktı hepsinin. Ve bir tane bile kız yok. Sanki askerliğe gelmişiz gibi. 😲 O an böyle kendimi çok çaresiz hissettim. Yabancı bir ülke, aç gözlerle bakan yabancı erkekler... Bay Konuşkan bizi bir kenara çekti. "Kızlar ben burayı hiç sevmedim. Tek başınıza kalamazsınız. Gelin sizi benim daha önce kaldığım yere götüreyim." deyince biz direk, "Yaa gidelim gidelim! Sen ne kadar iyisin. Ay iyi ki yanımızdasın yoksa tövbe..." falan çocuğu yağlayıp ballayıp hostel'den çıktık.

Birkaç telefon görüşmesi yaptı. Taksiye atlayıp, dediği yere gittik. Okidoki'ye hoşgeldiniz! Ben hayatımda bu kadar sevimli, renkli ve eğlenceli bir hostel görmedim. Hatta şöyle geriye dönüp bakınca en çok o hostel'de eğlenip en çok o zaman Erasmus'un tanıdını çıkarmışız. Tek sorun birazcık pahalıydı. Biz bir hafta kaldık. Ama şöyle; ilk önce iki gün kalacağız dedik deli gibi yurt aradık. Cıks. Sonra iki gün daha dedik. Devlet yurtları suratımıza bile bakmadı. Üç gün daha kalalım yav, diyerek başka uygun hostel ve artık sonunda ev bile aradık. Of, durumlar karışık. Öyle böyle derken bir hafta kaldık. Neler mi yaşadık? Yemin ederim kitap karakterine dönüşmüşüm haberim yok.

İlk gün bizi 'komünist' yazılı bir odaya verdiler. Hostel'de her odaya bir ad vermişler. Bizi neden oraya verdiler bilemiyorum ama o an yorgunluktan bir şey düşünemiyordum. 8 odalı ve kız-erkek karışık bir odaydı. "Ay ben erkekle kalamam" diye bir lüksünüz yok kızlar. Mışıl mışıl uyuyorsunuz. Rahatsız eden yok. Sadece sabahları boxerlı taş bebeler görebilirsiniz. Eee, bu gözler gördü o bebeleri. Fena da değiller hani. 😏 Neysem. Biz hemen dört kız iki ranzalı yatağı kaptık. Hepimiz prizlere yapışıp telefonları şarj ettik. Bir yandan internete bağlanıp herkese haber salıyoruz, "biz iyiyiz oo buralar müthiş, hiçbir sorun yok." Tabii yaşadıklarımı bizimkilere anlatsam annem hemen, "ay bilet al gel allasen ne işin var oralarda ben sana demedim mi?" diyecek biliyorum. O sırada ben mutluluktan uçuyorum, yabancı erkekleri gördükçe "hmm acaba hangi ülkeden birini gözüme kestirebilirim" derken dank bir mesaj. Gülsem mi ağlasam mı? Geçen sene en yakın arkadaşım aracılığı ile tanıştığım, olmaz bununla dediğim halde bir süre yazan sonra Avrupa lafını duyunca 'güzel ülkem varken diğerleri de neymiş' kafasında olup, yeşil pasaportu olduğu için oraya buraya gittiğinde gıcık olduğum süper Uyuz bir çocuk kendileri. Görmezlikten gelecektim ama merak ettim neden yazdı diye. Merak etmez olaydım. Tüm Erasmus maceramda mesaj yoluyla bile olsa yanımdaydı ve işte bu yüzden yabancı damat bulamadı Jane. Olsundu. Onun macerası da ayrı.

Diğer günler genellikle Bay Konuşkan, kızlar ve ben olarak takıldık. İlkten her şey karmakarışık geldi. Öyle böyle değil. Google Map zaten elime yapışıktı. Etrafa mal mal bakmaktan iyi ki ezilmedim. Bir hafta boyunca Mc Donald's yemekten midem tavuğa dönüştü. Bir de yanlışlıkla balık burger almışım. Ki ben balıktan nefret eden insan paşa paşa oturup onu yedim. Çünkü AÇTIM. Öyle "ayy bunu yiyemem" diyemiyorsunuz gurbet ellerde. Valla anneme söylesem ıslak sopayla döver kadına evde kokuyor diye balık yaptırmıyorum.

Sonra bir de gideceğimiz okulu bulalım dedik. Abartmıyorum iki gün tam önünden geçmişiz ama bulamadık. Okul, okul değil resmen sağlık ocağı gibi. Oysa benim ne hayallerim vardı lüks binada bir okul milyon tane fotoğraf çekip, Varşova etiketiyle orada burada paylaşıp milletin, "Aa Jane yurt dışında mı okuyormuş?" dedikodu yapmasını sağlayacaktım. Avucumu yaladım. Okulu merak edenlere dahi fotoğraf atmadım. O derece külüstür. İçi minnacık. Bir de bölümümüz okul öncesi öğretmenlik bölümüyle uyuşuyordu. Okulun içinde minikler ve Erasmus sınıfı hariç in cin top oynuyor. Tek sınıf. İki ülke var. Türkler ve İspanyollar. Ama ben İngiliz, Amerikalı, İtalyan, Fransız, Alman hatta Koreli arkadaşlar bile edinmeyi bekliyordum. İspanyollar zaten hep merak ettiğim ve hayranlık duyduğum milliyetti. Ama şansımıza en soğuk İspanyolları yollamışlar. Tam 1 ay arkadaşlık kuramadık, inanabilir musunuz? Geriye ne kaldı zaten.😩

Okidoki'ye geri dönelim. Okul maceraları diğer yazılarda olacak. Okidoki yazısını görünce aklıma hemen Gece Evi serisindeki Stevie Rae geldi. Oradaki karakter sürekli "okidoki (tamam/timam)" derdi. Böyle o yüzden hostel'e kanım ayrı kanamıştı. Ve her milletten kişiler vardı. Baya renkli bir hosteldi. Ama çok komik ve acayip olaylarımız da oldu. Bizden sonra bizim okuldan olan yine başka bir arkadaşımız daha geldi. Gitarist diyeyim ona da çocuk fena çalıyordu. Neyse. Bu geldi, yanımızda erkek var diye seviniyoruz ne olur olmaz. Oda kız-erkek karışık ya, bir gün iki tane İtalyan erkek geldi. Ağzınızın suyu akmasın. Ya da aksın ya, fena değillerdi. Bir tanesi psikopattı. İçmiş içmiş gelmiş. Leşmik kokuyor. Sarhoş olmasına rağmen oturmuş bizim diğer iki kıza eşiyle olan sorunlarını anlatıyormuş. Biz de Gitarist'le dışardaydık. Bunlar arıyor deli divane, "hemen gelin bu adam susmak bilmiyor," diye. Bir gittik kızları esir almış adam. 😂 Sonra bir de sürekli bacağını kaşıyor. "Aha kesin mantar bunun ayaklar ya," diye odadan çıkıp lobide takılmaya başladık. Lobideki taş çocuğa derdimizi anlattık. "Böyle böyle, n'apcaz? Yarın okul var bizim, uyumamız lazım." (Tabii her birimiz birer İngilizce kuruyoruz ki İngiliççemiz gelişsin.) Sağolsun yardımcı oldu ama odaya bir gittik sinek ilacı sıkmış manyak. Gel de uyu... Sızmış kalmış öyle. Yanındaki diğer İtalyan da sürekli, "kusura bakmayın" diyip duruyor. Bir tane daha eleman vardı. Adam çalışıyordu sanırım. Sabah gidip akşam dönüyordu. Her döndüğünde gülerek, "I hate this room! (Bu odadan nefret ediyorum)" diyordu. Aramızda espri kaldı bu cümle. O an hepimiz, "I hate this room" deyince lobideki çocuk bizi başka bir odaya aldı. 😂

Peşimizden diğer İtalyan bebe geldi. Bizi bir sevdi... "Hadi gelin hostel'in barına gidelim," dedi. İlk atlayan bendim resmen çünkü o ortamı da merak ediyordum. Gittik. Karaoke gecesiymiş. "Ya şarkı söyleyemem kiii" diyen bendeniz bir ara elinde mikrofon ekrandan Tarkan'ın şarkı sözlerini söylüyordum. Neden Tarkan diyeceksiniz? Olay şöyle oldu; ilkten bir masaya oturup İtalya'nın ısmarladığı içkileri yudumluyorduk. Gitarist Bey içmedi, bodyguard gibi tepemizde dikildi. Neymiş biri ayık kalmalıymış. Bunu diyen erkeğimiz yeni odamızda "ilk biz uyuyalım şimdi saçma biri gelir musallat olur falan sonra sen uyursun" dediğimizde "rahat olun kızlar artık ben varım" diyerek ilk horlayan o olmuştu. 😃 (Canımcım inşallah okumuyorsundur.) Neyse. O sırada Bay Konuşkan da geldi. Tutturdu karaoke'ye biz de katılalım. Olmaz olur olmaz olur derken ortaya çıktı. Barmen bizim yeni olduğumuzu görünce hemen "Nerelisiniz?" diye sordu. Türküz deyince bir sevindi bir sevindi hemen "Tarkan Tarkan" demeye başladı. Kendisi meğersem Yunanmış bizim şarkılara deliymiş. Yabancı şarkı dışında nadir Türkçe şarkı dinleyen Jane, orada 'oynama şıkıdım şıkıdım' söyledi. Bir tane kadın da bizi video'ya çekiyormuş. İnşallah yayımlamamıştır. Orada burada görürseniz haber verin.

Mini konserimizden sonra birkaç kişi yanımıza geldi. Adamlarda kafa bin beş yüz ama senden benden güzel İngilizce konuşuyor. Meğer ne çok Türk seven varmış. Hatta bir tane Amerikalı Bey, kızlarımızdan birine içki bile ısmarladı. Ben ise bir köşede Uyuz'a mesaj atıp, "hmm güzel şehirmiş ya odalar kız-erkek karışık ama modern insanlar" diye uslu uslu takıldım. Ben kim ki zaten. 😪 Ahaha şaka bir yana İtalyan bebesi baya sevmişti bizi. Telefon numarasını verip, sosyal medyadan da ekledi ama sonra görüşemedik. Olsundu. İtalya hakkında bilgi aldık. Türkiye hakkında merak ettiklerini cevapladık. Yani konuşmak o kadar da zor değilmiş. Ki ben Türkçe konuşurken bile kıvranırım. İngilizce konuşup, anlaşılınca mutluluktan uçmuştum. 

Okidoki maceramız da böyleydi. Oradayken "ne zaman kalıcı yer bulacağız biz" diye hayıflanıyorduk ama keşke hep orada kalsaymışız. Sonrasında bir Ukraynalı aileye denk geldik... Nasıl desem nasıl örneklesem ki... Anlattıkça anlarsınız. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

Not: Çok uzun bir yazı olmuş yav. Sonuna kadar okuduysanız helal valla. 💚

1 Temmuz 2017 Cumartesi

Erasmus Maceralarım 1: Yaşarken Hiç Komik Değildi


Merhabalar

Bu aralar blog'a her gün bir şey yazmaya çalışıyorum çünkü içimden bir ses bu yaz tatilini iyi değerlendirmemi, ilerleyen dönemlerde yazmaya pek fırsatım olmayacağını söylüyor sanki. O yüzden uzun zamandır yazmayı ertelediğim Erasmus Maceralarım yazı serisine başladım. Ki geçen gün atarlı bir mail aldım. 😂 "Jane hani Erasmus ile ilgili bir şey yazacaktın? Söz verip, tutmuyorsun." demiş. Aşk olsundu, yazmaz mıyım? 

Dört buçuk aylık Varşova maceramı elimden geldiğince detaylı ve sıkıcı olmayacak şekilde ama aynı zamanda arada bilgilendirmeler yaparak da anlatacağım. Umarım okurken eğlenirsiniz. Çünkü bunları yaşarken ben pek eğlenmedim. 😄 Ve umarım tanıdık birileri okumaz. Ki onlara "ehehe bunları yazacağım sizi ifşa edeceğim" demiştim ama şakasınaydı. Oturup da kitap yazacak halim yok. Burada size takma isimlerle anlatırım. Hadi başlıyoruz!

2 Ekim 2016 tarihinde hayatımın en unutulmaz macerasına adım attım gençler. Okuldan, Erasmus aracılığı ile tanıdığım üç kız arkadaşımla beraber yolculuk ettik. Hayatımda 'ilk kez' uçağa bindim. Birkaç sene önce uçağa hiç binmediğimi duyup da şaşıranlara, "yav ben yurt dışına giderken bineceğim" diye hava atıyordum. Amacım neydi bilmiyorum ama sözümü gerçekleştirmiş oldum. Neyse efenim. Biz dört saftirik, süper heyecanla uçağımızı beklerken susadık. Öyle böyle değil. Eh, hava alanındaki gıda fiyatlarını duymuşsunuzdur. İki şişe suya yanlış hatırlamıyorsam ya 9 ya da 10 TL verdik. Varşova'ya ulaşana kadar o suyu bedenimde tuttum. Hayatımda içtiğim en pahalı suydu. Oysaki eve aldığımız suyla aynı markaydı. 😒 

Ondan önce de bavul sırasına girmek ayrı bir sancılı durummuş. Orta boy bavul hazırlamıştım. 25 kg sınırım vardı. Hazırlarken "yok bunu almayayım, kilo sınırını geçerim," diye diye her şeyi fedakarlık edip bırakmıştım. Bavulu hazırladığımda bi de "ayy kesin ekstra para alacaklar şuna bak patlayacak," diyordum. Ah tecrübesiz Jane... Diğer kızlar koca bavullarla gelmişler. Ne var ne yok koymuşlar. Benim yavru kuşum 13 kilogramcık çıktı böyle o an evde bıraktığım kıyafetler gözümün önüne geldi. Hadi onu geçtim yanıma hiç kitap almamıştım. Birkaç tane alırdım yanıma. Neyse. Olsundu. 

Pasaport kontrolüne geldik. İnsan ister istemez 'hazır ol'da bekliyor, oradaki fotoğrafın aynısı gibi olmaya çalışıyor. Neyse onu da geçtik. Sırıtan hostesleri de atlatıp cam kenarıma kavuştum. Herkes ilk yurt dışı heyecanı diye cam kenarı ayırtmıştı. O yüzden dördümüz apayrı yerlerde oturduk. Benim yanımda da iki erkek vardı. Uçak kalkışa geçti, uçuyoruz, heyo falan. Kulağıma kulaklık taktım. O an benden mutlusu yok. "İnanamıyorum. Yurt dışına çıkıyorum! Elveda İstanbul. Elveda sınıfta ders sırasında uyuklayan dostlarım. Elveda hayal kırıklığı yaratan insanlar." O sırada yemek dağıttılar. Enfesti ama ben sadece makarna yiyip, su içtim. Çünkü yanımdaki iki hödük minik minik yiyip, bıraktılar. Ben kıtlıktan çıkmışım gibi yiyorum sanmasınlar diye "ay doydum ne çok şey vermişler" diyerek geri verdim. Meğersem bizim kızlar yemekleri gömmüş. 😒 

Yolculuk hiç bitmesin, havada olmak ne kadar güzel derken Varşova'ya vardık. Aynı gökyüzü aynı hava ama bambaşka bir ortam. Adeta bağırıyor "ben farklıyım" diye. Biz böyle sırıta sırıta indik. Dört kız yan yana. Hepsi Grubu gibi. (Ben Eren'im!) Yine pasaport sırasına girdik. "Ay ne soracaklar acaba? İlk sen gir. Ay ben giremem. Kız senin speaking iyi sen konuş." diye heyecandan ne yapacağımızı bilemedik. Bir baktım elimde pasaport, sırtım dik ilk ben girmişim sıraya. 😳 O an gözümde milyon sahne geçti. Ama hiç istifimi bozmadım. Aman zaten orada oturan da belli sorular soran bir tip. Karın ağrısına gerek yokmuş gençler. Pasaportu alınca zaten ona göre muamele yapıyorlar size. Aa bu arada Polonyalıların Türkleri eskisi gibi çok sevmediğini ve çok ırkçı olduklarını söylemiş miydim? Fransızlar için derler, İngilizce konuşmaz onlar burunlarından kıl aldırmaz diye. Dıııdıt. Yanlış. Polonyalılar siz İngilizce soru sorunca bile size Lehçe cevap veren insanlardır. Genelleme yapmak istemiyorum ama öyleydi. Neyse buna sonra değineceğim. Adam nereden geldiğimi ne için geldiğimi sordu. Erasmus lafını duyunca kabul mektubumu görmek istedim. Ben de her şeyi detaylı düşünme hastalığı var. O yüzden Erasmus'ta hazırladığım tüm belgelerin birer kopyası sırt çantamdaydı. Hemen çıkarıp, verdim. Diğer iki kız arkadaşım da gösterdi. En son sıradaki avanak arkadaşımız getirmemiş. Adam kıllandı. Biz yardımcı olmaya çalışıyoruz bize gidin dedi. Kız orada dokuz doğuruyor. Grammar'de öğrendiği hangi zamanlar varsa hepsini kullanıp tıkır tıkır konuşuyor. Yok, adam kızın girmesine izin vermiyor. En sonunda bir hocamızı aradık. Mail üzerinden yolladı da sorunu hallettik. Daha yeni ülkeye girmişiz ne macerası yav.

Bavulları almaya bir gittik sadece bizimkiler dönüp duruyor yavrularım. 😂 Bavulları alıp, bir köşeye sindik. Daha önceden ayırttığımız hosteli Google Map'ten bulduk. ( Dört ay boyunca Google Map'le bir göbek bağımız oldu.) Nasıl gideceğimizi kararlaştırdık. Biraz para çevirttik. (Kazıklandık. Sakın hava alanlarında para çevirtmeyin.) Otobüs için bilet aldık. Otobüsü bulup, bindik. On dakika boyunca bileti nereye okutacağımızı anlamaya çalıştık. Otobüslerinde içinde sarı renginde kutu gibi şeyler var. Oraya bileti koyuyorsunuz, bindiğiniz saat ile tarihi basıyor. 20 dakika o biletle seyahat edebilirsiniz. Sonra yeni almanız gerekiyor. Tabii bu süreçte kimse size karışmıyor. Bilet basabilirsiniz de basmayabilirsiniz de. Kaçak yolcu olma olayını sonrada öğrendik. Onu ayrı anlatacağım. 

Bir elimde Google Map diğerinde bavulum kızları peşimde sürükleyerek hosteli bulmaya çalıştım. Bulurken de her binaya ağzımız açık bakarak gidiyoruz. Mimari yapıları enfes. Sonra Tavşan'la (gerçek adını vermeyeyim yine de, kızlardan biri) bavulları diğer kızlara bırakıp birilerine soralım dedim. Tam karşıdan karşıya geçeceğiz arabalar karşılıklı durup, geçmemizi bekledi. Biz böyle şok. Kendi ülkemizde olsa arabanın durmayacağını bildiğimiz için koştur koştur geçerdik. Orada böyle şaşkınlıkla, normal yürüyerek karşıya geçtik. "Vay be ne kadar modernler. Ee tabii kızım boşuna Avrupa insanı demiyoruz." falan derken tanıdık bir yüzle karşılaştık. 

Ay, bugünlük bu kadar yeter sanırım. Anlatacak baya şey varmış. Günlüğüme bile bu kadar yazmamıştım. Bunları günlüğe de mi geçirsem? 😎 Neyse efenim, yarın devamı gelecek.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane