Pages

27 Aralık 2013 Cuma

Jane : Kitapsız Bir Yıl, Bomboş Bir Hayat Demek


Bu sene, yeni kitaplar yönünden çok bol bir yıldı. Bu benim içim müthiş bir şey. Ama bir o kadar da kötü bir şeydi. Çünkü doya doya kitap okuyamadım. Taa ki yaz tatiline kadar. O zamandan beri aralıksız kitap okuyorum. Öncesinde resmen üniversite sınavıyla boğuştum. Hoş bir işe de yaramadı. :D Yine aynı döngü içindeyim ama bu sefer dengemi sağladım. Hem inekleyebiliyorum hemde doyasıya kitap okuyorum. Eh biraz canım çıkıyor ama buna değiyor mu ? Kesinlikle !

Bazen bir kitap kurdu olmak çok zararlı bir şey. Kitap okumaktan başka şeylere odaklanamıyorsunuz. Resmen sizi kötü yönde etkiliyor. Ama dengeyi sağlarsanız, işte bu hayattan doyasıya tat alırsınız. Bende yazdan beri bu dengeyi koruyorum ve cidden ilaç almış da ruh dengesini bulmuş biri gibiyim. 

Her ne kadar bu sene çok kitap okuyamasam da okuduklarımla yetindim. Neyseki okuduklarım arasında sadece iki kitabı hiç beğenmedim. Birazdan hepsini yazacağım. Bende gizli saklı yok. Beğenmediğim kitap illa olacak. Hiçbir şey mükemmel değil ki. 

Bu sene Pegasus Yayınları'ndan o kadar çok kitap okudum ki kitaplığım resmen Pegasus'la dolu. Gören de beni orada çalışıyor falan sanacak. N'apayım, adamlar miss gibi kitaplar çıkarıyor. Almazsam olmaz. Bu seneki "En iyileri" Pegasus çıkardı. Aynı Yıldızın Altında ve Senden Önce Ben kitaplarını duymayan kaldı mı ? Yazın, sıcağın ortasında beni salya sümük ağlatan iki kitap ! Hala kitaplığımdan alıp alıp, bazı yerleri okuyorum. Böyle resmen hayatıma yön veriyorlar. Bu sene şükretmeyi, o kitaplar sayesinde daha da iyi anladım. Yaşadığınız hayattan memnun olmayabilirsiniz ama sizden daha beter yaşamlara sahip olup yine de hayatı gülümseyerek yaşayanlar var. Bu iki kitabı o yüzden okuyun derim. 
Pegasus'dan Düşmüş Melekler serisinin son kitabı Final'i ve Gece Evi serisinin 10.kitabı Kader'i baya gecikmeli okudum. Ve açıkçası pek memnun kalmadım. Yine de sonuna kadar okudum. İşin içinde Patch ve Rephaim var, bırakır mıyım hiç ? 
Ayrıca bu yıl Pegasus, Dönüşüm serisinin son iki kitabını (Dönüşüm ve Lider) peşpeşe çıkarması beni acaip mutlu etti. Elbette seri bittiği için çok üzüldüm, o ayrı konu. Ama kısa aralıklarla seriyi okumak beni mutlu mesut etti. Sıkı bir fantastik kitap serisi istiyorsanız Dönüşüm serisine gömülün derim !
2014'te Pegasus'dan bol bol John Green, Kristin Hannah, Jojo Moyes ve PC Cast okumak istiyorum !


Yorumbazz (milyon kez teşekkürler) sayesinde Epsilon Yayınları'ndan çıkan Nora Roberts'ın Gelin Serisini okudum. O kadar eğlenceli ve güzel bir seriydi ki... En kısa zamanda kitapları koleksiyonuma eklemeliyim. Çok eğlenceli dört yakın arkadaşın hayat hikayesini anlatan bir seri. Ama cidden  dolu dolu zaman geçirmenizi sağlayan bir seri. Hatta dört kitabı arka arkaya okuyunca ve kitaplar bitince kendimi yalnız hissetmiştim. Mac, Emma, Laurel ve Parker'a baya alışmıştım. Ve bu seriden sonra kendime not ettim : Nora Roberts'ın çıkan serilerini topla ve oku ! Umarım 2014 yılında Ölüm Serisini okurum. Polisiye sever ben, bu seriye bulaşmalıyım. :D Bir diğer okuduğum yazar ise Julia Quinn. Tarihi Aşk romanlarının Kraliçe'si diyorlar ki bencede öyle. Yeni yılda bol bol Tarihi Aşk okumak istiyorum. Hedefim de bu.


Artemis Yayınları da bu sene yüzümü güldürenlerden. Delicesine tutkun olduğum Adrian Ivashkov'un baş karakterlerden biri olduğu Kanbağı serisinin 3.kitabı Mavi Büyü'yü yazın okudum. Kitabın peşinden baya koştum. Sonunda bulup, okudum. Tam okudum mu bilmiyorum. Sırıtmaktan ve erimekten kitaba odaklanamadım. :D Richelle Mead'i kesinlikle keşfedin ve okuyun. Ama Adrian benimdir ! :D Şaka bir yana bu sene Sookie Stackhouse'u yeniden okumaya karar verdim ve ilk üç kitabı okudum. Ki hala delicesine seriye devam etmek istiyorum. 2014'te bol bol Sookie-Eric okumayı planlıyorum.



Kitaplığımın bu yıl ki göz bebeği kesinlikle DEX Yayınları ! Fuarda da zaten en çok oradan kitap aldım. Yılın ilk saatinde ikizim Lux serisinin ilk kitabı Obsidiyen'i hediye etmişti. Daha o andan 2013'ün Dex'li bir yıl olacağını biliyordum. :D (Ve ikizime kocaman teşekkürler, sevgiler. İlk Daemon kitabını alıp, beni şaşkına uğrattığın için.) Ki hala Dex okuyorum. Lux serisi ve Melez serisi bu seneki göz bebeklerim. Kesinlikle okuyun derim. Çok kafa dağıtan ve çerez gibi görünüp aslında dolu dolu olan seriler. Jennifer L. Armentrout'un hayal dünyasına balıklama atlayın ! 2014'te bol bol Dex okuyacağıma eminim. :D


Bu sene yeni keşfettiğim bir yayınevi olan Yabancı Yayınları sayesinde Travis Maddox'la tanıştım. Kendilerini Tatlı Bela ve Ayaklı Bela kitaplarında okuyabilirsiniz. :D Henüz ben Ayaklı Bela'yı okumadım. Kitap elimin altında ama okumaya kıyamıyorum, o derece değerli bir karakter benim için Travis. Kitapların dili çok basit, konusu yavan gözükebilir ama Travis gibi sağlam bir karakter olduğu için o iki kitap benim gözümde elmas ! Bir deprem sırasında çantaya atılacaklar listesinde diyeyim, anlayın beni. :D 2014'ün ilk günlerinde Travis mi okusam ? Tüm yılım dövmeli, kaslı ve sahiplenici bebeklerle geçsin. :D


Ve son olarak okuyup da sevmediğim kitaplara gelelim. Her iki kitabı da büyük bir hevesle aldım. Çünkü baya ilgi görüyorlardı. Ama okuduktan sonra yere çakıldım ve hemen sahafta değiş tokuş yaptım. Yürüyen Ölüler'i izlemek daha keyifliymiş, okumaktan. Evet bunu diyeceğim hiç aklıma gelmezdi. Geçen sene fuarda ciltli kitabı 10 TL'ye görünce resmen üstüne atlamıştım. (Hatta arkadaşımın elini bile incitmiştim. O derece bir atlama...) Ama ne yazıkki ciltli bebek, sıkıcı ve boğucu çıktı. Yine de inat ettim okudum ve bana göre olmadığını anladım. Dizisi daha sürükleyici ve güzel geldi. Ama en kısa zamanda çizgi romanlarına göz atacağım. Onlar daha heyecanlıymış !
Bir diğer kitabı ise çekilişte kazanmıştım. Çok övülen bir seriydi. Ki okuyucularına sonsuz saygım var. Ama Sana Soyundum kitabı hiçte bana göre değilmiş. Okurken resmen kusacaktım. Sanırım Elli Ton serisinden sonra o tür kitaplar okuyamaz oldum. Bi de elimde olmadan iki seriyi hep karşılaştırdım. Aa bu sahnenin benzeri Elli Ton'da da var gibi yorumlarda bulundum ve incecik kitap baya elimde kaldı. Bitince resmen nefes aldığımı hissettim. Bana göre değilmiş, n'apalım. Bu seneyi de sevilmeyen iki kitap sayesinde yırttım. Daha beterleri de olabilirdi. :D
2013 yılım bu kitaplarla geçti. Aralarda bir kaç tane daha var ama onları blog'tan detaylı bir şekilde bakabilirsiniz. Bunların dışında Ölümcül Oyuncaklar ve Açlık Oyunları serilerini yeniden okudum ve okumaya devam ediyorum. 2014 benim için dolu dolu geçecek gibi. Çünkü elimde okunmayı bekleyen bir sürü kitap var ve hepsi de çok sevdiğim serilerin kitapları. :D Yeni yıl içinde yeni yayınevleri, yazarlar, seriler, aşık olunası karakterler keşfetmek istiyorum. Bu yıl bir çok sevdiğim seri bitti. 2014'te de öyle olacak gibi. O yüzden yeni seri kitapları önerilerine açığım. 

Yeni yılda, bol bol kitaplara sahip olun, okurken sırıtın, karakterlere aşık olun, yayınevlerine yeni kitaplar çıkarın diye baskın yapın. Ve en önemlisi, kitaplara zam gelmesin. Gerekirse fiyat bile düşürsünler. Öğrenciyiz biz ! :D Ve kesinlikle size kitap hediye eden arkadaşlar edinin. Kitap alarak nasıl mutlu ediyorlar insanı...

Kocaman sevgiler, öpücükler : Jane

22 Aralık 2013 Pazar

Kitap Yorumu : PuCCa Günlük 4 - Ay Hadi İnşallah !


Tatlım, Beyazlı Atlı demişsin ama bu sadece at !

Bir PuCCa kitabının daha sonuna geldim. Hatta geç okuduğum için kendime söylendim bile. PuCCa okumak çok eğlenceli ve değişik bir şey. Kitabı okurken bi an kahkaha atmaktan tükürüğünüzle boğulma riskine bile giriyorsunuz ama öyle bi an geliyor ki "hanimiş benim mendilim" modunda oluyorsunuz. Çok dengesizleştiriyor bu kitap beni. N'apcam bilmiyorum. Okumadan da duramıyorum. PuCCa bu ! Nasıl okunmasın ?

Çözüm önündedir ama sen yine de denklem istersin.

Bir de benim kitap sıram var. Şu okunacak, arkasından şu falan diye... Öyle de piskopat bir kitap kurduyum. Neyse. Gittim PuCCa'yı aldım. Bi içindeki başlık adlarına bakayım dedim. Çünkü cidden okunması çok eğlenceli oluyor. Tam okudum, arka sayfayı çevirdim. "Aaa Ceri ve Paris aynı cümle içinde. Dur buna da bir göz atıyım." derken bilin bakalım ne oldu ? Kitap bitti. Ne ara bitti arkadaş, vallahi anlamadım. O kadar akıcı ve eğlenceli bir dili var ki... Edebi bir değer beklemeyin. Eğlencesine okunacak bir seri bu zaten. Çik-lit tarzı desem değil... Böyle çerezlik bir kitap. Soğuk havalarda yatağa gömül, oku saatlerce. Tabii benim öyle bir keyfim olmadığı için 4 saatte okunup bitirelebilecek kitabı koca 4 günde bitirdim. Onunda ayrı bir zevki oluyormuş canım. :D Dershaneden çık. Elinin tersini alnına yapıştır "Ayh içim şişti bu dersten. Bi gidip PuCCa okuyup kendime geleyim." deyip saatlerce kitap okumalar falan... Deneyin derim.

İstemediğim ot olsan, burnumun dibinde kalsan.


Bu serinin bir diğer özelliği, şimdi konusundan bahsedeceğim ama ne yazsam kararsız kalıyorum. Dur şundan bahsedeyim diyorum, yok ya bu direk spoiler olur bir sürü beddua yerim diyorum. Belli bir konusu yok aslında. PuCCa'nın anormal, komedi, tüm aksiliklerin toplandığı ve bir normal insanın bulunmadığı disko topu gibi rengarenk hayatını okuyoruz. Bazen cidden çok komik oluyor. Okurken bir kahkaha atıyorum taa öteki odadan annem sesleniyor "Yine mi o kızı okuyorsun" diye. Alıştı kadın artık. :D PuCCa okumayı seviyorum. Bana ilk kitabını verdiklerinde hiç yüzüne bakmadan sahafa gidip satmıştım. Sonra ikinci kitabı verildi. Haydaaa, neyse bir içine göz atayım dedim. Marilyn Monroe falan var böyle. İlk sayfalarda başlık adlarına gözüm takıldı. Beni aldı bir gülme... Sonra gidip, para verip ilk kitabı aldım. (Kar yapıyorum diye sırıtırken zarara uğradım aslında) Ondan sonra beni tutabilene aşk olsun. Her Kasım'da millet ruh ikizini bekler, aşk yaşamak için. Ben PuCCa'nın kitabı çıksa da gecem gündüzüm birbirine karışsa diye bekliyorum. Kitap öyle bir içine alıyor ki sizi... Şu sayfaya da bakayım, ay dur şurada şunun dedikodusunu yapacak derken gece 2,3,4 ve kitap bitiyor. Pörtlemiş gözlerle ortada kalıyorsunuz öyle. :D

Daha ileri gitmek için bir adım geri gitmek gerekir.

PuCCa'yı bu kadar çok sevmemin bir diğer nedeni ise ; ben insanları dinlemeyi çok severim, o ise anlatmayı çok seviyor. Ne kadar uyumlu bir ikiliyiz aslında. O yüzden her yazdığını büyük bir açlıkla okuyorum. Nedense onun tecrübeleri, deneyimleri, anıları çok ilgimi çekiyor. İlla bir şekilde hayatınızla uyumlaştıracağınız bir şey yaşıyor. Sevgili konusunda olsun, aile konusunda olsun mutlaka bir şekilde aynı düşünceye varıyorsunuz. Çünkü o bizden biri. Bizim içimizi döküp, anlatamadıklarımızı o çok rahat bir şekilde anlatıyor. Ve bizde okurken "Evet işte ! Demek istediğim buydu." diyorsunuz. 

İnsanın canı çocukken çok yanınca, hep acıyacakmış gibi geliyor.

Bu kitabında şimdiki sevgilisi Ceri ön plandaydı. O kadar tartıştılar, kavga edip ayrıldılar ve barıştılar ki... Artık içim dışım onların ilişkisi oldu. Normalde bunlardan nefret ederim. Hatta bir ara gözlerimi devirip yeter artık dediğim zamanlarda oldu.Ama bir şekilde kitap devam etti. Ceri'yi yerden yere sürükleyip, dövmek istedim. (Ki adam benden yaşça büyük.) Kıza her kükrediğinde bende arkadan saldırmak istedim. :D Adam'la yaşadıkları olaylar da çok ama çok hoşuma gitti. Bir ara Adam bir şey söyledi, tüm karizmayı yerle bir etti ama sonunda üzüldüm adamın haline ya... Bu kitapta çok kritik bölümlerde vardı. PuCCa'yı ve yıllardır görüşmediği annesiyle olan konuşmalarını okumak... Of çok fenaydı. Küçük İbo'ya bile çeviriyorsun bizi PuCCa !

Kendimi artık devam etmek zorunda kalan 12.sezon dizisi gibi hissediyorum.

Bunların dışında... Valla ne desem az. Hayatınıza renk katmak istiyorsanız alın, okuyun derim. Ben çok severek okuyorum. Kitapları dışında blog'unda ve gazete-dergide de yazıyor. Onları da büyük bir açlıkla okuyorum ama kitaplar gibi olmuyor tabii. PuCCa'da bir blogger ve şimdi hayatını yazarak para kazanıyor. İmreniyorum ona cidden. Hakkıyla yazıp, hayatını yaşıyor kız. O kadar çok seviliyor ki ; geçen gün Instagram'da kitabını okuyorum diye kitabın kapağının fotoğrafını çekip koydum. Aradan daha bir saniye geçmesiyle bir beğeni toplamış ! Hayatımda bu kadar Instagram'da beğeni toplamamıştım. Gözlerim şaşı oldu. İlk defa bir fotoğrafımı 30 kişi beğendi. Sağol PuCCa, sayende geçiniyoruz işte. :D 

"Bitti!"
"Aa iyi, bittiyse bitti!"
"Asıl sana bitti!"
"Bu kez gerçekten bitti!"
10 dakika sonra... "Ne yiyelim?"

Hadi benden bu kadar. Gelecek PuCCa kitabında görüşmek üzere ! (Daha şimdiden kitabın ; kapağını, adını, içeriğini, kaç sayfa olacağını merak ediyorum.)

Not : Umarım bir gün Ankaralı'yı, Erik'i ve Pekmez'i görürüz. Allam, o kadar çok merak ediyorum ki ! Ceri'de olduğu gibi hayal kırıklığına uğramam umarım.

Sevgiler, öpücükler ; Jane

PuCCa'yı neden mi kendimde görüyorum : "Ne kadar acı, geçmişini unutmak. O günden beri, neler yaşadığımı unutmamak için hep günlük tuttum. Hep ama... Bir gün olur da unutrsam beni bir odaya tıkarlarsa, geri hatırlarım umuduyla. Unutmaktan çok korktum, o kadar korktum ki hayatımda bir parça iyi ne varsa sıkı sıkı sarıldım." - PuCCa

21 Aralık 2013 Cumartesi

Jane'den Bir Haftasonu Sohbeti : "Sorun Bende Mi ?"


Siz de benim gibi kitap, film ve dizi karakterlerine ciddi ciddi aşık oluyor musunuz ? Bu soru geçen gün aklıma takıldı. Deli miyim ben ? Yoksa sorun bende mi, dedim. Gerçekten hayali karakterlere karşı bir ilgim var. Öyle böyle değil. Tabii delilik sınırını geçmiyorum. O kadar psikopat değilim arkadaşlar. :D Ama bu aralar, bu takıntım kafama takılmıyor değil. Sanırım dert edecek başka bir şey bulamadım.
Mesela geçen gün dershaneden eve suratım asık geldim. Günüm berbat geçmiş, hava kötü, sırılsıklam falan olmuşum. Odama girdim. Çantamı bırakıp, kafamı kaldırınca okunmayı bekleyen kitaplarımı gördüm. Şöyle kafamı biraz yana eğdim. Favori yazarlarımın kitapları bana oradan göz kırpıyor sanki. Sonra omuz silktim. "Amaaaan. Ne surat asıp, kendimi mahvediyorum. Benim okuyacak milyon kitabım var. Hayatımda Daemon Black, Jace Wayland, Seth, Travis Maddox falan varken dertler yanıma bile yaklaşamaz." dedim ve inanın bana o dakikada ruh halim değişti. Sanki suratı asık eve giren ben değilimde öteki evrenden gelen ikizim falan... :D  Bir sevgilim olsa bu kadar moralimi düzeltemezdi yani. Karakterlerin gücü aşkına !


Sonra tabii bu gerçek kafama dank etti. "Ey Jane, kendine gel. Kitap karakterleri ruh halini sanki bir düğmeye basmış gibi değiştiriyor. Sence de bu biraz garip değil mi ?" dedim. Ama biliyor musunuz ? Çok zararsız bir şey ve müthiş mutluluk veriyor. Adı üstünde hayali karakter. Gerçek hayattaki bir erkek (veya kız) kalbinizi paramparça edebilir ve üstünde tepinebilir, sizi yerle bir edebilir, istediğiniz gibi davranmaz ve sizi mahvedebilir. Ama hayali karakterlerimiz... Kafamızda nasıl şekillendirmek istiyorsak öyle hayal ediyoruz. Kukla gibi istediğimiz şekle sokuyoruz. Bir gün Travis'le Paris'te yemek yerken diğer gün Patch'le sırt sırta vermiş meleklerle dövüşürken bir kaç saat sonra Jace'le ördekleri kovuluyor olabilirim. (Hayal gücüm çok pis uçuktur. Ciddiyim.)

Yani, ben karakterlerimle mutluyum. Belki biraz çılgınca. Hatta "Bu kız kafayı mı yemiş, yalnızlıktan dibe vurmuş" falan diyebilirsiniz. (Ki öyleyim, :D) Ama bana iyi geliyor mu, geliyor. Hemde nasıl iyi geliyor. Benim çok dönek bir ruhum var. Bir dakika önce gülüp, "ahaha evet gideriz yaa" deyip beş dakika sonra surat asıp "o gün ne olur bilmiyorum ki, gelemeyebilirim." modunda oluyorum. Bu ruh halimden çıkmamı sağlayan etkenlerden biri de karakterlerim. Bunu keşfedince ilaç gibi kullanmaya başladım. Moralim bozuk mu ? Hooop, hemen otur ya bir şeyler izle ya da acilen bir şeyler oku ! Ve evet, son model Jane karşınızda oluyor. Hatta, çok sevdiğim bir karakteri okuyorken yanıma gelip bir şey isterseniz anında yapabilirim. O derece ikna edilecek bir modda oluyorum. (Şuan çok pis bir açığımı ele verdim. Hadi kullanın.) 

Karakterlerimi benimseyen arkadaşlarımda var. Onlarla sanki karakterler gerçekten varmışçasına sohbet ediyorum. Özellikle ikizimle oturup saatlerce kitap ve karakterleri hakkında konuşmuşluğumuzu bilirim. En ince detayına kadar gireriz. :D Artık biz işi nasıl ilerlettiysek... Yazarlar, kafalarında oluşturuyor, biz geliştiriyoruz resmen. Patch olsa şunu yapar, Adrian olsa böyle söylerdi, Jace bu durumda şu mimiği yapardına kadar hayal gücümüzün sınırlarını zorluyoruz. Ve bu cidden rahatlatıcı bir şey. Hayal etmek, düşünmek, oluşturmak... İnanılmaz. Yaşamak lazım. :D

Mesela geçen gün çok yakın arkadaşlarımdan biri olan M'le konuşuyoruz. Sohbet de erkekler konusuna geldi. O da "Ah tabii sen Adrian Ivashkov gibi birini istiyorsun, bekliyorsun." dedi. Gülerek evet dedim. Sonra durdum, düşündüm. (Hep bu anlık düşünceler yüzünden kafayı yiyeceğim.) Harbiden de öyle. Bir de şu gerçek var ki Adrian gibi biri gelmeyecek. Ve ben yaşlanıp, buruşup öleceğim. Ya da "Amaaan, salla ya onu mu bekleyeceğim." deyip gerzek birine aşık olup hayatımı mahvedeceğim. Ve evet ben beklemeyi tercih ederim. Sanırım en büyük hatam da bu olacak. Çünkü hiçbir zaman kitap karakterleri gibi biri olmayacak gerçek hayatta. Fiziksel benzerlikleri geçtim, aynı "karakter" özellikleri olan birini bile bulmak mucize olur. 

Bir diğer sorun şu ki birden fazla karaktere aşığım. Saymakla bitmez. Film karakterlerinden Batman'e delicesine tutkunum zaten. :D O maskeyi biri takıp, karşıma evlenme teklifiyle çıksa direk üstüne atlarım.Güzel hayaldi ama öyle yapmam tabii. Deli miyim ben ? O maskenin altından bir seri katil çıkarsa ? Neyse, ah bir de Dean Winchester var ! Adama öyle böyle değil, çok fena aşığım. Bir saatliğine bana verseler n'olurdu ? Kitap karakterlerine hiç bulaşmıyorum bile... Listem çok kabarık. :D Adrian Ivashkov her zaman önceliğim tabii. Adam boru değil, Ivashkov yani !


Kısacası sorun bende sanırım. Bir insan bu kadar karakterlere tutulmamalı. Yolda yalnız yürürken bile "Ah şimdi ... olsaydı neler yapardık" diyorum. O dereceye geldim. Yalnızlığın dibine resmen vurmuşum. Bunları yazdım çünkü anlatıp, rahatlamak istedim. Umarım içinizden birileri de "Bende öyleyim Janeeee." diye mesajlar atar. Yoksa tırsıp, kendim Bakırköy'e gideceğim. :D

Son olarak, hep erkek karakterlerden bahsettim. Ama kız karakterlerden öyle biri var ki resmen kayıp ikizim. Lux serisinden Katy Swartz'la çok ortak yönümüz var. Hemde baya. :D Bu blog'u da aslında bir bakıma onun sayesinde açtım. Kitapta habire blog'udan bahsediyor, yok yeni kitap kargosu gelmiş hemen okuyup blog'un da videolu yorum hazırlayacakmış falan. Bende bir blogger'ım. Ara vermiştim ve yeniden blog açmamı sağladı. Bildiğin canım çekti. :D Ve sonucunda karşınızda ben varım. 

Şimdilik bu kadar. Böyle çılgın anılarınız varsa yollayın bana da kendimi teselli edeyim. 

Sevgiler, öpücükler : Jane

11 Aralık 2013 Çarşamba

Kitap Yorumu / Önerisi : Melez Sözleşmeleri 2 - Safkan


Merhaba !
İşte yine ben. Bu sefer yazmak için hem sabırsızlanıyorum hemde çok heyecanlıyım. Kitap daha az önce bitti. Her şeyi taze taze aktaracağım. Ve neden heyecanlı olduğumu da anlayacaksınız. :D 

Yazın yeni bir seriye, Melez Sözleşmeleri'ne başlamıştım. İlk kitabı Melez'i okuduktan sonra serinin diğer kitaplarını alıp, okumaya fırsat bulamadım. En sonunda fuarda topladım hepsini ve benden mutlusu yok. Uzun bir aradan sonra serinin ikinci kitabı, Safkan'ı uzun bir zaman süre içinde okudum ve rahatladım. Kitabı tam bir haftada okudum ! Bu benim için çok uzun bir süre çünkü normalde ince kitapları -ki kitap 406 sayfa, bana göre kesinlikle ince !- üç-dört günde falan bitirirdim. Ama bu dönem kitap okumak için ya haftasonlarını ya da akşamları bekleyebiliyorum. Hatta bu haftasonu kendimi odama kapatıp, sadece kitap okudum. Bir yandan da vicdanımı rahatlattım : "Kitap okuyarak ders çalışmamazlık etmiyorsun Jane ! Türkçe'deki paragraf konusunda pratik yapıyormuşsun gibi düşün." diyerek kitabı yedim bitirdim. :D Güzel fikir değil mi ?

Bu kadar gevezelik yeter. Kitaba doyasıya yorum yapıp, konusundan bahsetmek istiyorum. İlk kitap için Melez yazısına uçun ! 

İlk kitapta asi kızımız ve Melez olan Alex'i, yasak aşkı Safkan Aiden'ı ve sürpriz yumurtadan fırlamış gibi aniden ortaya çıkan Apollyon Seth'le tanışmıştık. Bu kitapta, bu süper çılgın karakterleri bol bol görmek mümkün. İlk kitabın sonunda Alex, iblise dönüşen annesini öldürdüğü ve peşinde yakın arkadaşı Caleb'i de sürüklediği için gözetim altındadır. Bir yandan Aiden bir yandan da Seth, Alex'e, Akit'ten uzakta olduğu yıllarda kaçırdığı derslerin telafisini vermektedirler. Ki bu durum kitapta bir çok eğlenceli, ateşli ve "ahh ahh" dedirten cinsten sahnelerin oluşmasını sağlamış. Alex, çok yoğun olduğu bir dönemde iken yine yerinde durmaz ve geceleri dışarı çıkma yasağı olduğu halde içecek almak için dışarı sızar. Fakat Akit'te iblisler gezinmektedir. Ve ilk kitapta İblislerin, artık sadece Safkanları değil Melezleri de dönüştürebildiklerini öğrenmiştik. Alex'de bunlardan bir kaçıyla karşılaşır. Kendisi yaralanır yaralanmasına ama bir kişinin ölmesine sebep olur. Ve benim kitapta çok sevdiğim bir karakterdi. :( Okurken bir yandan da yazara sövdüm, işkenceli hayaller kurup yazarı yerden yere vurdum. Bu ölüm karşısında Alex ciddi anlamda sarsılır. Destekçisi ise dibinden ayrılmayan, her an didiştiği ama bir o kadar da eğlendiği kişi Seth'tir. Aiden'da yanında olmak ister ama bu yasak ve imkansızdır. Hatta bu kitapta bir Safkanla bir Melezin aşk yaşaması sonucu ne ceza verdiklerini de gördüm. Dehşet verici. Ve iğrenç bir şey. Yazar çok arap saçına döndürecek bu olayı, benden söylemesi. Neyse, Alex her ne kadar yıkılmış olsa da Konsey'in karşısında yargılanmak üzere New York'taki Akit'e giderler. Bu Konsey'de Alex, iblis annesi ve planları hakkında sorgulanır. Bakan Telly'e acaip gıcık oldum ! Hayatımda bu kadar tiksindirici, uyuz bir karakter daha görmedim ! Alex, kendini yine iyi tuttu. Ben bile okurken kitabın içine dalıp, kadının saçlarını yolasım geldi. Her ne kadar Alex'te bunu yapmayı dilese de zaptetti kendini. Yoksa ebediyen köle olur.

"... Kafamda sadece kendimi ve seni düşünecek kadar yer var. " -Seth

Fakat bu Akit'te anormal şeyler olmaktadır. Birileri Alex'in kuyusunu kazmaya çalışıyordu. Baya yollar denedi. Zorlama büyüsü yapıldı, Karışık iksir içerildi.- ki bu en eğlencelisiydi, Alex'i kudurmuş ve sarhoş olarak görmek feci komikti-  Falan filan ama tabii Alex bunları da atlattı. Kitabın sonlarına doğru artık pek bir şey olmaz dediğimiz an yazar bizi ters köşeye yatırdı. Son anda Akit'te bir iblis saldırısı oldu ve neler oldu neler... Furiler ortaya çıktı. (Furiler, Tanrıların alt sınırındaki varlıklar olarak düşünelebilir. Bir Akit'te engellenemeyecek bir saldırı olduğunda ortaya çıkarlar. Aslında heykel şeklindeler fakat saldırı sırasında asıl benliklerine dönüşürler ve gözleri ne Melezleri ne Safkanları görür. Önüne gelen her şeyi yerle bir edebilirler.) Akit'te resmen bir savaş meydanı gerçekleşti. Alex cidden çok iyi savaştı. Seth ve Aiden'da öyle tabii. Sonu ise tehlikeli, merak uyandırıcı ve "İşte şimdi işler karışacak." dedirten cinstendi.

"Neden mütevazı olacakmışım ? Harikayım ben." -Seth

Kitabın geneli böyleydi. Ama Seth'e özellikle değinmek istiyorum. Daha ilk kitapta okur okumaz "Kesinlikle Seth'i seçiyorum." dedim. Bu kitapta aynı düşünce içindeydim. Aralarda Aiden dikkatimi çekti, hoşuma giden hareketleri ve sözleri vardı ama son sayfalarda Seth daha ağır bastı. Ki cidden Seth benim tercihim. Çok eğlenceli, hayatını dolu dolu yaşayan, esprili, tamam biraz çapkın -biraz değil fazla çapkın-, ısrarcı ve gerçekten eğlenmeyi bilen biri. Bu kitapta Alex'le bir havuz sahneleri var ki... Okurken hem çok eğlendim hemde kıskandım. Çok güzel ve komikti gerçekten. Seth, karşı cinse nasıl davranılacağını çok biliyor. Eh bir de Alex'in ikinci Apollyon olması aralarındaki bağın daha da kuvvetlenmesini sağladı. 
Kitapta zaten Seth sayesinde gülüp, eğleniyorsunuz. Şahsen ben gülmekten öldüm artık. Yazar müthiş bir karakter oluşturmuş. Bende bir tane Seth isterim. :D

Alex'i ilk kitapta çok sevmiştim. Bu kitabın başlarında biraz şımarık kız çocuğu gibi görsem de sevmekten vazgeçmedim. Alex'le cidden hiçbir ortak noktamız yok. Ne fiziksel olarak ne hobi olarak ama düşüncelerimiz aynı. Benim yapmak istediklerimi, yapmayı plandığım şeyleri o anında yapıyor. Bende de bir cesaret tüfeği olsa da alnıma dayayıp, Alex gibi çılgın olsam. :D Ama Alex'te en çok sevdiğim özellik ise her şeyi çok içten yaşaması, hissetmesi... Hani belki kitabı okuyunca ne demek istediğimi anlayacaksınız. Çünkü bende onunla aynı düşünceler ve "acabalar?" içindeyim. Ve yazar bu kitapta Alex üzerinden çok güzel betimlemeler yapmış. Bir yandan okuyup bir yandan hayal edince cidden hoşuma gitti ve çoğu sahne de güldüm. :D

"Diğer Safkanlar gibi olsaydım senin için sonuçlarını bile düşünmeden şimdiye kadar sahip olurdum sana. Onlar gibi olmamak için her gün savaş veriyorum ben. " -Aiden

Aiden'a gelirsek... Küçük Dimitri diyebilirim. Çok benziyorlar. O yüzden ilgi alanımda değil ama bu onu sevmediğim anlamına gelmiyor. :D Söylediği sözler, etkileyici hareketleri... bazen kafamı karıştırdı ama Aiden her zaman sevilecek karakterler arasında olsa da benim için ikinci planda. Belki ilerleyen kitaplar da bambaşka düşüncelere sahip olurum. :D Yine de onun neden soğuk ve içine kapanık bir karakter olduğunu anlayabiliyorum. O bir Safkan. Melez'e kendini kaptıramaz. Doğru değil. Yasalar bunu gösteriyor ve o da karşısındakinin hayatını mahvetmemek için kendini geri çekiyor. Ama burnuma, ilerleyen kitaplarda Aiden'ın sınırları aşacağı kokuları geliyor. :D Benden söylemesi !

Ve cidden son olarak ( Yazı baya uzun oldu ama...) ; bu serinin kitap kapaklarına bayılıyorum ! Melez'in kitap kapağının anlamını öğrenmiştim. Safkan'ınkini de son sayfalara doğru öğrendim. Çok doğru bir seçim olmuş. Yazarı tebrik etmek lazım amma ; yazarın üslubu bana birilerini hatırlatıyor. Daha özgün olmalı. Yine de bu demek değil ki ben bu yazarı okumayı sevmiyorum. Bayılıyorum hatta ! İki seriside şuan kitaplığımda ön planda. Kitapları ince olsa da -ki genellikle 350 sayfadan aşağı bir kitabı yok- içeriği dolu dolu oluyor. Safkan'ı elime ilk aldığımda "Off, bu çok ince ! Hemen biter." diyordum ama beni yanılttı. Okurken başım bile döndü. Dopdolu bir kitaptı. İlgilenenlere duyurulur. 

Serinin bir sonraki kitabında görüşmek üzere ! (Ki bu uzun bir süre olabilir. Kitap okumaya kısa bir mola veriyorum.) Seth benimdir ! :D

Sevgiler, öpücükler : Jane

7 Aralık 2013 Cumartesi

Jane'den Bir Haftasonu Sohbeti : Yabancı Müziklere Takıntılıyım, N'apalım ?


Ne zaman bir ortamda Mp4'ümü çıkarsam illa içeriğini karıştıran bir insan olur. Aradan bir kaç saniye geçtikten sonra gözlerini pörtledip "Hiç Türkçe şarkı yok mu ? Bu ne böyle, hepsi yabancı!" diye bir tepki verir. İlk zamanlar ne diyeceğimi şaşırırdım. Ama artık alıştım. "Ah hayır canım yok, genellikle dinlemiyorum." Genellikle diyorum çünkü etrafımda istemesem de Türkçe şarkılar bolca çalınıyor. En büyük işkence günüm ise pazar günleri oluyor. Sevgili anneciğim, evde iş yaparken son ses TV'den Türkçe şarkılar açıyor. Hani ağzıma takılan bir kaç şarkı varsa onlarda pazar gün ki seanstan yani... :D
En taze örneğimi vereyim. Ki bu beni de şaşırtmıştı. Dershanede normalde Mp4'ümü çok sık çıkarıp, şarkı dinlemem. Bir gün tenefüste artık canım sıkıldı, açtım. Sıra arkadaşımda hemen alıp, incelemeye koyuldu tabii. Bir kaç saniye sonra aynı tepkiyi aldım. Sonra durdu. "Radyoların bile yabancı ! Nasıl bir takıntılıktır bu ?" deyince bende şaşırdım. Daha önce radyo ayarlarıma laf eden de görmemiştim. :D Ve o yorumundan sonra cidden psikopat olduğumu anladım. Tarzım böyle n'apayım.

 Şimdi bunları neden yazıyorum ? Kendimi ifade etmek için. Beni tanıyanlar zaten bu takıntılığımı biliyor. Ki bir çok insanın böyle olduğunu da biliyorum. Bu bir zevk meselesi. Bunun için insanlarla alay etmenize, aşağılamanıza gerek yok. Müzik, ruhun gıdasıdır. İlacıdır. Şah damarıdır. Hoşuna gidilen her tür müzik eleştiri yapılmaksızın dinlenmeli bence. Bu özgür bir terapi yöntemi. Ben, şahsen müziği terapim olarak görüyorum. Çok bunaldığımda, yalnız kaldığımda, düşüncelere boğulup kaçacak bir yol aradığımda müziğe sığınıyorum. Öyle iyi geliyor ki... Şimdi "Yabancı müzikten ne anlıyorsun ki ?" diyenler olacak. Ki bu soruyu milyonca defa aldım. Diğerlerini bilmem ama ben dinlediğim her şarkının anlamına bakarım. Bende hissettirdiği duyguları öyle kavrarım. Ki çoğu zaman çok hoşuma giden şarkı sözlerini de yazarım. Öyle de bir defterim var hani. :D ( Özellikle ingilizce geliştirmek isteyenler bu yöntemi kullansın. Mükemmel bir şey.)  Yani, müziği boş boş dinlemem. Elbette bazı şarkıları sadece ritmi için seviyorum. (Ki genellikle onlar anlamsız sözlerden oluşan dans müzikleri oluyor.) Ama genel olarak yabancı şarkıları, benimseyerek, bende müthiş etkiler yaratmalarını sağlayarak dinliyorum.
Bu demek değil ki hayatımda hiç Türkçe şarkıyı isteyerek dinlemedim. Çoğu genç kızlar gibi bende Hepsi Grubu'yla beraber büyüdüm. :D İlk gittiğim konser, ilk aldığım albümler onlarınkiydi. Delicesine dinliyordum. İlerleyen zamanlar da Şebnem Ferah takıntılığım vardı. (Ki hala TV'de karşıma çıkınca görmezlikten gelemiyorum.) Yani o kadarda bencil bir insan değildim. Türkçe şarkı dinleyenlere sonsuz saygım var. Şarkıları sevmesem de hakaret etmem ya da bir yorumda bulunmam. Görmezlikten gelirim. Aynı şeyi diğer karşı taraftan da beklemek lazım.

Bir diğer konu ise daha can sıkıcı. Şöyle bir durum var ; "Ne dinliyorsun ?" dediklerinde "Rihanna, Eminem ya da Nirvana" dersem "Ooo müzik tarzın on numara senin !" gibi yorumlar alıyorum ama cevabım "One Direction, Selena Gomez..." gibi genç şarkıcılar / gruplar olunca " Ciddi misin sen ? Allasen onlar şarkıcı mı ?" gibi ön yargılarla karşılaşıyorum. Eskiden görmezden gelirdim ama şimdi direk savunmaya geçiyorum. Herkesin müzik tarzı bambaşka. Benimde öyle. Ağırlık olarak Pop-rock, R&B dinlerim ama yeri gelir Hard Rock, Country, Metal de dinlerim. Sadece müziğin hoşuma gitmesi ve beni etkilemesine bağlı. Ben şarkıcılardan da ayrım yapmıyorum. Taylor Swift'i sevmem ama Red albümünü sorun, tek tek şarkılarına yorum yaparım, milyon defa dinlediğimi söylerim. One Direction (isimleri çok uzun yahu kısaca 1D diyeyim) şuan gündem de hem çok ilgi gören hemde çok alay edilen bir grup. Şahsen sıkı hayranlarından biri değilim ama slow şarkılarına bağımlıyım, hareketli şarkılarını dinlemeden bırakmam. Yani demek istediğim şarkıcıları hor görmeyin. Sevmiyor olabilirsiniz ama bir iş yapmış ve başarıya ulaşmış ki devam ediyorlar. Müzik, insanı yaşatır da öldürür de. En az kitaplardaki kelimeler kadar etkileyici ve baskın bir özellikleri var. 

Ve bu yazdıklarımdan şu anlamları çıkarmayın ; yukarıda bahsettiğim kişilerin hayranı değilim. Sadece örnek vermek için yazdım. Onları değil müzik tarzlarını savunuyorum. Yine de siz daha iyi bilirsiniz. Benim anlatmak istediğimi eminim anlayan birileri vardır. Şimdi içimi döktüm, oh rahatladım. :D

Son olarak. Belki bazıların dikkatini çekmiştir, bazıların da gözünden kaçmıştır. Hazır müzikle ilgili içimi döküyorum. Bir bilgi vereyim dedim. Blog'un sol tarafında bir çok minik bilgiler paylaşıyorum. Bunlara iki yeni gelişme daha ekledim. Artık her salı, perşembe ve pazar günleri linklerle müzik paylaşımı yapıyorum. Tamamen kendi tarzıma özel, dinlemeyi sevdiğim şarkıları öneriyorum. Paylaştığım fotoğrafların üstüne tıklamanız yeterli. Bir diğeri ise bu müzik paylaşımlarını kaçıranlar ve toplu paylaşmak için her ayın sonunda tüm paylaştığım müzik adlarını topladığım bir link paylaşıyorum. Sponge Bob fotoğrafına tıklayın ve blog'a özel açtığım tumblr sayfasına uçun. :D 

Kocaman sevgiler, öpücükler : Jane


Not : Hani bir kaç müzik önerisi verirseniz, aşırı derece de mutlu olurum. Her türden dinlerim. Sıkıntı değil. :D

3 Aralık 2013 Salı

Seri İncelemesi : Ölümcül Oyuncaklar 1-2


     Daha önce blog'da Kemikler Şehri'nden bahsedip, içimden geldiği gibi yorum yapmıştım. Ki kendi yazım olmasına rağmen nedense her okuduğumda eğleniyorum. Kitaplara, severek yorum yapmak bambaşka. :D Her neyse, bu yazımda ise Ölümcül Oyuncaklar serisindeki ilk iki kitabın özetçe anlatımını yapıyorum. (Daha sonra 3. ve 4. kitaplarında detaylı yorumları, kısaca özetleri gelecek. Az biraz zaman lazım bana.) Çünkü K.Şehri'nin filmi çıkmadan önce kitabı en baştan okudum. Ve o kadar hoşuma gitti ki bu durum, seriyi en baştan okumaya karar verdim. Zaten beşinci kitabı -Kayıp Ruhlar Şehri- okumadan önce seriye yeniden göz atmam gerekiyordu. Kitaplar çok uzun sürede çıktığı için unuttum. Hazır seriyi en baştan okuyorken kitapların tanıtımlarını, özetlerini ve yorumlarını blog'da yayınlayım dedim. Spoiler vermemeye çalışacağım ama kitapları anlatırken bilmediğiniz bir şey, yazıda geçiyor olabilir. Bu yüzden 'ek bilgi' almak istiyorsanız yazıyı okuyun. Ama seriyi tanımak için iyi bir fırsat. :D

- Kemikler Şehri -

 İlk kitapta baş karakterimiz Clary, en yakın arkadaşı Simon ile gittiği Pandemonium'da görmemesi gereken kişileri görür. Gölge Avcılarını. Enstitü'de yaşayan Jace, Alec ve Isabelle birer gölge avcılarıdır. Görevleri ise Aşağı Dünya'da yaşayan iblisleri avlamak. Tam iblisin işi bitirirlerken, Clary'in çığlığı ile donup kalırlar. Sıradan görünen bu genç kızın aslında onları görmemesi lazım. Hiçbir sıradan insan onları göremez. Ama Clary, sıradan bir insan değildir. Bu üç gölge avcısıyla karşılaştıktan sonra gerçekler yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlar. Annesi, garip bir şekilde ortadan kaybolur. Jace ise tam zamanında Clary'nin hayatını kurtarır ve onu Enstitü'ye götürür. Üç gölge avcısının hocası olan Huge, Clary'nin kim olduğunu bulmak için Sessiz Kardeşleri çağırır. Bu kardeşler, dikili ağızlarıyla, gözlerinin olması gereken yerlerde siyah boşluk olan ve kukuleta giyen birer tuhaf yaratıklardır. Clary'nin aklına girerek, zihnindeki engeli kaldırmaya çalışırlar ama çok güçlü bir büyüyle yapıldığı için daha fazla ileri gidemezler. Yine de bir ipucu bulurlar. Clary'nin zihnini büyüleyen kişi, iblis efendisi Magnus Bane'den başkası değildir.

"Alaycılık, hayal gücü iflas edenin son sığınağıdır" - Clary Fray

Bu çılgın adamın, çılgın partisine katılarak gerçekleri öğrenmeye giderler. Elbette bu Clary için kolay olmaz çünkü hayatı sırlarla doludur. Annesi kayıptır, kendisi yabancıların içindedir ve zihni ona gerçekleri göstermemektedir. Bunlar yetmiyormuş gibi o çılgın partide Simon, bir sıçana dönüşür ve vampirler tarafından kaçırılır. (Bu sahne, kitapta favorimdir. :D) Jace ve Clary, Simon'ı bulmak için vampirlerin inine gitmek zorunda kalırlar ve sonrası... Çok karışık ve bol aksiyonlu bir eğlenceydi. Kim vampirlerin uçan motosikletine binmek istemez ki ? Bizimkiler sağsalim kurtulduktan sonra Enstitü'ye geri dönerler.
Başlarında bir de Valentine gibi bir düşman vardır. Bu adam, Gölge Avcıları dünyasında ilk başta dost olan daha sonra düşmana dönüşen biridir. Ve üç ölümcül oyuncaklardan biri olan kupayı ele geçirmek istemektedir. Kupanın yerini ise sadece Clary'nin annesi bilmektedir ve bu yüzden Valentine tarafından kaçırılmıştır. Clary, bir süre sonra bir yeteneğini keşfeder ve kupanın nerede olduğunu anlar. Kupayı bulmasıyla Enstitü'de hiç tahmin edemeyeceğiniz biri Valentine'in adamı çıkar ve işte o zaman işler çok karışır. Kitabın sonunda zaten büyük bir bomba patladı diyebilirim. Okuyunca oldukça şaşıracağınıza eminim. Ben okurken kitabı yere düşürecektim nerdeyse. :D Yazar, bildiğiniz sizi ters köşeye yatırıyor. Bol aksiyon, heyecanlı ve bir o kadar komik, romantik olan bu kitabı tekrar okumak çok hoşuma gitti. Bu anlattıklarım, kitabın daha onda biri. Okudukça ne kadar güzel olduğunu keşfedeceksiniz. Ve elbette, bol bol olmasa da romantik sahneleri göreceksiniz.

"Sevmek yok etmekti ve sevilmek, yok edilecek kişi olmaktı." -Jace

Son olarak şunu söyleyebilirim ki, Clary çok normal bir hayat yaşarken aslında ne kadar anormal bir dünyada yaşadığını farkeder. New York'un büyülü dünyasını artık görür. En yakınındaki insanlar bile olduğu kişiler değildir. Annesinin çok yakın arkadaşı olan ve küçüklüğünden beri Clary'nin yanında olan Luke'un bile sırları var. Clary, Jace'lerle karşılaştıktan sonra gerçek hayatını görür,tanır ve yeni başlangıçlar yapar.

- Küller Şehri -

Nasıl oluyor da senin üzerine hiç çamur bulaşmıyor ? 
Isabelle omuz silkti. "Kalbim temiz. Bu, pisliği geri püskürtüyor."

Serimizin ikinci kitabı yine çok hareketli, kitabı fırlatmalık, sinir kriz geçirmelik bir şekilde bitti. Hele sonunda ben bayılacaktım. Resmen kitabın içine dalıp, Jace'i sarsıp "Kendine gel, böyle diyemezsin!" demek istedim. Seriyi tekrar okuduğum halde yine çok heyecanlandım, merak ettim, öfkelendim, şaşırdım... Çünkü yaklaşık iki sene önce falan okuduğum için bu kitabı neredeyse hiç hatırlamıyordum. Tekrar okuyunca rahatladım ve şuan her şey tam yerine oturdu.

"Sevgi, insanın seçeneklerini elinden alır."

 Şimdi konudan bahsedeceğim ama ilk kitabı okumayanlar için çoğu şey spoiler olacak. O yüzden spoiler bilgi olduğu yerlere kutucuk koydum. Bakıp bakmamak size kalmış. Hadi bakalım başlıyorum ; İlk kitabın sonunda bazı şeyler öğrenmiştik.  Bu bomba etkisi yaratacak bilgi yüzünden Jace ve Clary birbirinden uzak durmaktadır.

"Hayatımdaki her şey değişiyor, oysa dünya aynı kalıyor." -Clary

Clary, Simon'la yakınlaşırken Jace ise Lightwood ailesiyle aralarındaki sorunu ortadan kaldırmaya çalışır. Çünkü Maryse Lightwood -Alec ve Isabell'in anneleri- Jace'e, Valentine konusunda inanmamaktadır. Ve tam bu sırada Enstitü'ye Sorgucu gelir. Sorgucu Imogen Herondale ( Bu isim size bir yerden tanıdık geliyor mu ? Cehennem Makineleri'nden Will Herondale desem ? Bingo ! Yazarımız aile ağacı merakımızı arttırmaya başlattı.) Merkez'e bağlı olan ve çok sert yapılı bir kadındır. Valentine konusunu iyice deşmek için Jace'i bir numaralı kurbanı olarak seçer. Çünkü Valentine yüzünden oğlu Stephen ve oğlunun sekiz aylık karısı Celine ölmüştür. İntikam almanın tam sırasıdır. Fakat bir sorun vardır. Jace'i sorgulaması için Ölümcül Kılıca ihtiyacı vardır. Kemikler Şehri'nde, Sessiz Kardeşlerin mekanında yer alan bu kılıç, kaybolur. Tahmin edin, kim çalar ? Valentine ! Sessiz Kardeşleri öldürmek için ise en kuvvetli ve en korkutucu iblis olan Agramon'u çağırır. Agramon, karşısındaki kişiye en korktuğu kişi gibi görünür ve korkutarak öldürür. Böylece Sessiz Kardeşleri de öldürür ve kılıcı ele geçirirler. Fakat Valentine, kılıcın güçlerini kullanabilmek için bir peri, bir kurtadam, bir iblis ve bir vampirin kanına ihtiyacı vardır. Peri ve iblis kanlarını elde eder. Geriye kurtadam ve vampir kanları kalır. İşte bu sırada bizimkilerin hayatı alt üst olur. Çünkü kurtadam kanı için Luke'un sürüsünde olan sevimli Maia ile Simon kaçırılır.  Clary ve diğer kalanlar yerlerinde durur mu hiç ? Hemen toplanırlar.

"Bazen tehlikeyi aramak zorunda kalmazsın, o seni bulur." -Isabelle

Valentine'in saklandığı yeri Jace bulur. Büyük bir siyah gemide, bir çok çeşit iblislerle saklanmaktadır. Tabii her şey yolunda gitmez. Sorgucu, Jace'i Enstitü'ye kitler. Etrafına bir pentagram çizerek dışarı çıkmamasını sağlar. Ama Jace yerinde durur mu ? Yeni farkettiği bir yeteneği sayesinde özgür kalır ve Clary'lerle birlikte gemiye doğru yol alırlar. Magnus Bane'de en büyük yardımcılarından biri olur. Alec sağolsun. :D Gerçekten çok büyük ve etkileyici bir savaş olur. Sorgucu da sonunda savaşa katılır. Hatta çok şaşırdığım bir şekilde yardım etti. Ve diğer kitapta patlayacak bir bombanın habercisi bile oldu diyebilirim. :D Savaşta Clary, yeni farkettiği mükemmel bir yeteneği sayesinde gemiyi öyle bir havaya uçurdu ki... Okurken hayal edince resmen büyülendim. Hatta o mükemmel yeteneğini kıskandım bile diyebilirim. Gri kitapta olmayan yeni mühürleri çizme gibi bir yeteneğe sahip artık.

"Ama en çok değer verdiğin insanlara gerçekleri söyleyemiyorsan zaman içinde kendine de gerçekleri söylemeyi bırakıyorsun." -Luke

Kitabın sonunda her şey bitmiş gibi duruyordur ama Valentine yine bir şekilde kaçmıştır ve başlarına bela olmaya kesin devam edecek. Clary ve Jace'in aralarındaki sorun çok daha karmaşık bir hale geldi. Alec ve Magnus ikilisinin durumu da vahim gibi. :D Bu kitapta en küçük Lightwood, Max'i de tanıdık. Çok sevimli bir çocuk. Sonracağıma, Luke'u nedense çok seviyorum ve her defasında eski anılarını anlattıkça içim gidiyor. Clary'nin annesine fena aşık bir adam. Ah bu arada ! Clary'nin annesi hala hastanede, ölü gibi uyumaktadır. Kitabın sonunda onunla ilgili bir gelişme oluyor. :D Baya sevinmiştim. Yani öyle işte. Yine dolu dolu bir Cassandra kitabıydı. Kitabın içine düştüm resmen. Bu kitapta en favori sahnem ise Isabell, Simon, Jace ve Clary'nin perilerin mekanına gidip Seelie Peri Kraliçesi'nin önüne çıkmasıydı. Bu kitapta periler, göründükleri gibi değiller ve zaten o sahneyi okuyunca anlayacaksınız. Baya zor durumda kaldılar ama ben baya sevdim. :D

"Küçük bir çocukken bir kelimeyi tekrar tekrar ve hızla söylediğinde, bir süre sonra anlamını kaybettiğini farketmiştim." -Jace

"Kaç kez söylediğinin önemi yok. Gerçekliğini değiştiremezsin." -Clary

Ve bu kitapta en dikkatimi çeken şey ise Jace'in ruh hali. Onu o kadar iyi anladım ki... Ve onun yaşadıklarını yaşasaydım, onun kadar güçlü olur muydum bilemiyorum... Beni etkileyen bir kitap oldu. Tekrar okumak cidden iyi geldi. Seriye gömülün, Cassandra'nın hayal gücüne dalış yapın, derim. :D Bir de son olarak bu kitapta Cassandra'nın betimlemelerine bayıldım. O kadar çok dikkatimi çekti ki bu cümleler, paylaşmadan edemedim ; Aralarındaki şey bir mum alevi kadar titrek, yumurta kabuğu kadar kırılgandı. / O öpücük vücudundaki bilinmeyen bir damarı açmak gibiydi.

Serinin Camlar Şehri ve Düşmüş Melekler Şehri kitaplarında görüşmek üzere ! Serinin diğer kitaplarını yeniden okumak için sabırsızlanıyorum. Final kitabı gelmeden önce Kayıp Ruhlar Şehri'nin de dedikodusunu yaparız. :D

Sevgiler, öpücükler ; Jane

1 Aralık 2013 Pazar

Film Önerileri : Pazar Gününe Özel Film Seçimleri !

 Merhaba :D

Uzun zamandır ne sinemada ne de evde film izleyebiliyordum. En sonunda geçen cuma Ateşi Yakalamak'ı izledim. Eh, ben film izlediysem diğerlerine de izlemeleri için önerilerde bulunayım dedim, yine. Umarım birilerine yardımcı olabiliyorumdur. 

Bu sefer ki film listesini, daha önce blog'da uzun uzun yorumladığım filmlerden oluşturdum. Hem detaylı bir şekilde filmden bilgi alırsınız hemde benim film zevkimi daha iyi anlarsınız diye umuyorum. Ve işte başlıyoruz !

The Host - Göçebe : (Bilim Kurgu, Macera, Romantik) Kitabını çok severek okuduğum bir serinin filmini, sinemada büyük bir heyecanla izler sonra hayal kırıklığına uğrarım. Ama bu Göçebe için geçerli değil. Tüm beklentimi karşıladı ve izlerken çok büyük bir zevk aldım. Tabii ki önerim kitabı okumadan filmi izlememeniz. Fakat, pazar gününüzü bu filmle şereflendirebilirsiniz. :D

Ghajini : (Aksiyon, Dram, Gizem) Blog'da en çok ilgi gören, açık ara farkla kesinlikle Ghajini. Blog'u ilk açtığım zamanlar yorum yazısını hazırlamıştım. En çok tıklanan yazım olmuş. :D Sanırım Hint film severler blog'umu keşfetti. Haftasonu, özellikle Pazar günü izlenebilecek bir film. Uzunluğu sizi korkutmasın. Filmin ne ara başlayıp ne ara bittiğini anlamıyorsunuz bile. Kesinlikle izleyin !

City of Bones - Kemikler Şehri : (Fantastik, Aksiyon, Macera) Bir diğer kitaptan uyarlama filmi. Blog'da resmen deprem etkisi yaratmıştım. :D Bugün ekstra bir zamanım olsaydı kesinlikle bu filmi izlerdim. Çünkü aksiyon tavan yapıyor ! Aksiyon ve macera severler, yumulun filme !

3 Idiots - 3 Ahmak : (Dram, Komedi, Romantik) Geçen yaz Aamir Khan filmlerine takıntılı olduğum için habire izleyip, yorum yazısı hazırlıyordum. Bu da onlardan biri. Ki benim en sevdiklerimden biri. Bu yaz 5 kere üst üste izledim. Ve izlerken hiç sıkılmadım. Eğer hem gülmek hem hüzünlenmek hemde "işte eğitimde anlatmak istediğim bu" demek istiyorsanız bu filmi izleyin, hemen !

Yes, Man - Bay Evet : (Komedi) Jim Carrey filmlerine aşığım. Bu da onlardan biri. Onu her zaman komedi filmlerinde izliyorum ama elbette bir ara diğer filmlerine de göz atmam lazım. Bugün bol bol eğlenmek istiyorsanız bir diğer film seçeneğiniz bu olsun.

Her Çocuk Özeldir : (Dram) Gerçekten bir dram filmi. Her izlediğimde gözlerim dolar, bir tuhaf olurum. Bugün duygusal anlar yaşıyorsanız filmi izleyin de rahatlayın derim. :D Çok güzel ve çok anlamlı bir film.

Özellikle Aamir Khan filmlerini benim yerime de izleyin. Uzun zaman oldu Hint filmi izlemeyeli. En kısa zamanda blog'da Hint filmi etkinliği yapacağım. :D Sizi de Aamir Khan ve Hint filmsever yapacağım. Vallahi bak. :D


Sevgiler, öpücükler ; Jane