Pages

Dizi Karakterleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dizi Karakterleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mayıs 2020 Cumartesi

Dizi Önerisi: Normal People

Herkese merhaba!

Şu günlerde löp löp dizi izleme fırsatım varken tüm eski ve güncel dizilere göz diktim. En son Normal People'ı izledim. Tam geçen sene mayıs ayında kitabını okumuştum. Okurken sinir krizleri geçirmiştim. Kitabı duvara fırlatıp mangalda cız bız yapmamak için zor tutmuştum kendimi.
Türkçesi Can Yayınları tarafından basıldı. Dayanamadım o baskısını da aldım ama okumaya bünyem kaldırmaz deyip sevap işlemek için birine verdim, hatta direkt suratına fırlattım. "Oku ve bana fikrini söyle! Kitabı sevdin mi yoksa nefret mi ettin?" 
Evet, böyle de bir mesele var. Kitabı okuyanlar ya cidden nefret ediyor ya da tapıyor. Ben nefret edenlerdenim çünkü yazar süperötesi iki uyuz karakter yaratmış ve hayatlarının içine etmiş. Bu kadar sinir olup söylendiysem demek ki yazar cidden hakkını vermiş. Yani kitaptan nefret etmemin sebebi tamamen iki dengesiz karakterin kararları ve tavırlarıydı.
Ay yine sinirlendim. Kitabın yorumunu bu linkten okuyabilirsiniz.

Açıkçası dizisinin çekileceğini duyunca hiiiç umursamadım. Ne oyunculara baktım ne de çıkış tarihine. O kadar umrumda değildi yani. Sonra geçen gün Instagram'da paylaşımlarını görünce dizinin yayınlandığını öğrendim. Amacım sadece ilk bölüme bakıp diziyi nasıl batırdıklarını görmekti. Aman yarep. İşte böyle çarpılırsın Jane!
Ortalama 25'er dakikalık 12 bölümlük ilk sezonu tam iki günde bitirdim. İlk gün bitirirdim de işte bunlara göz diyorlar...
Kitabı gömüyorum ama çok severek okumuştum. Ve fakat şunu itiraf etmem gerekir; dizisini daha çok sevdim. Duygu geçişleri, karakterlerin kendilerini ifade etme biçimleri, sahnelerin kurgulanışı, kullanılan müzikler ve senaryoya katılan minik yeniliklerle beraber ortaya enfes bir Normal People çıkmış. Kitap ve dizi dili çok farklı elbette. Genellikle beyaz perde burada hep çakılan taraf olur ama nedense son zamanlarda harika uyarlamalar izliyorum ve şaşırtıcı bir şekilde kitabı bile solluyorlar.
Normal People'ın oyuncu seçimleri h a r i k a olmuş. Abartmıyorum. Bir insan Marianne'yi bu kadar gerçekçi canlandırabilirdi ve Connell'ı oynayan erkek oyuncu ise adeta vücut dilini konuşturmuş. Bir bakışı, nefes alış verişi bile söylenmeyen birçok şeyi ekrana yansıtmış. Kocaman bir tebrik geliyor ekibe. (Ben de sanki dünyaca ünlü yönetmenim he, yorumlara gel...)


Kitabı da okuyun elbette ama üşeniyorsanız balıklama diziye atlayabilirsiniz. Senaryoda dev değişiklik yapılmamış. Hatta son bölümde yeni sezona göz kırpılmış gibi geldi. Valla 2.sezon gelirse izlerim. Hatta geri sayım bile başlatırım. Hakkını vermişler. Belki de BBC yapımı olduğu için ağırbaşlı bir dizi olmuş. Aaa, şu uyarımı da yapayım. Dizinin hemen her bölümünde +21 sahneler yer alıyordu. Hatta seks sahneleri oldukça açık çekilmiş. Bunun uyarısını yapmak istedim.

Benim gözüme kötü çarpan hiçbir şey yoktu. Hatta kitabı okurken sinirlendiğim bölümleri dizide izlerken boğazım düğüm düğüm oldu. Başta söylediğim gibi duygu geçişleri çok etkileyici olmuş. Belki de izlemek daha farklı hissettirdiği için diziyi bu kadar beğendim. Dönüp dolaşıp yine aynı şeyi söyleyeceğim; oyuncular çok iyi seçilmiş! 

Her şey bir yana, dizinin soundtrack'ındaki müzikler özenerek seçilmiş ve doğru sahnelerde kullanılmış. Spotify'da deli gibi müziklerini dinliyorum. 

Kısacası diziyi memnuniyetle öneriyorum. Pişman olmayacağınızı umuyorum. Özellikle romantik delileri izlesin. Bazı sahnelerde bu karantinada bile aşık olasım geldi. :P

Kocaman sevgiler, öpücükler,
Jane

4 Şubat 2019 Pazartesi

Dizi Önerisi: Peaky Blinders


Dikkat! Bu yorumdan sonra alev alabilirsiniz.

Aman Tanrım dedim!!! Yav niye daha önce Peaky Blinders izle diye başımı duvarlara sürtmediniz. Niye bu dizi tam senlik Jane demediniz. Niyeeee! Yıllardır bu diziden mahrum oluyormuşum, haberim yok.
Ya da boşverin. Şimdi izlemem daha iyi oldu. 4 sezonu löp diye izledim. Oh mis. Biri Twitter'da şey demiş: "Ay herkes Peaky Blinders hayranı olmaya başladı. Önermeyin şu diziyi. Çakma fanlar ortaya çıkıyor. 2013'te neredeydiniz..." falan filan. Ay popom! Kalite akan bir diziyi önermeyip, turşusunu mu kuracaksın? Oh, buradan bangır bangır duyuruyorum: Gelmiş geçmiş en havalı diziyi izlemeye hazır olun!


Efenim bu diziye Instagram'daki dostlarım sayesinde başladım. Bir gün evde kilitli kaldım. Sevgili anneciğim kapıyı üstüme kitlemiş ve kendi anahtarı sanıp benim anahtarımı almış. O gün de işe gitmek için nasıl hazırlanmışım, nasıl acil işlerim var... Evden çalışayım dedim. Patroncuğum müsade etmedi. Eh, siz bilirsiniz diyerek koltuğa yayıldım ve açtım Netflix'i. O piti piti yaparken bir baktım Peaky Blinders var. "Yav bu dizi Netflix'te var mıymış?" diyerek ilk bölümü açtım. İşte o andan sonra dünyam değişti, daha da kaliteli oldu. Çünkü Thomas Shelby ile tanıştım. *-* 


Dizinin konusu şöyle: Birinci Dünya Savaşı sonrası İngiltere'de giderek yaygınlaşan çete olaylarına şahit oluyoruz. En büyük çetelerden biri de Birmingham'daki Shelby Ailesi. Gelirlerinin bir çoğu at yarışlarından gelse de kumar, soygunculuk ve silah kaçakçılığı da yapıyorlar. Polislere rüşvet vererek her işin altından kalkıyorlar. 
Shelby ailesinin lideri ortanca kardeş Thomas, dizinin de baş karakteri. Ağabeyi Arthur, erkek kardeşi John ve halaları Polly de çok sık gördüğümüz karakterlerden biri. Kız kardeşleri Ada, isyankar ve sürekli Shelby soyadını kabul etmeyen biri.
İşte Shelby ailesini -ya da çetesini demeliyim- anlattım size. Şimdi gelelim resmi olmayan kısımlara... Dedikodu zamanı!!!


Yaş 24 olmak üzere ama hala izlediğim dizi karakterlerine aşık olabiliyorum çünkü gerçek hayattaki erkeklerden bir cacık olmuyor. Yani bir Thomas Shelby olmak çok mu zor? Sevdiği kadını unutmamasına rağmen başka kadınlarla beraber olsa da -bu sahnelerde sürekli sövdüm çünkü sevmem böyle zevk için sevişen kişileri- sevdim be keretayı. Bir sigara içişi var... Aman yarabbi! Hayatımda sigara hiç ilgimi çekmemiştir ama onu her sigara içerken gördüğümde mest oldum. Adam karşıma otursun, sigara içsin. Valla manzaraya bakar gibi bakarım. Dalar giderim. Çünkü o bir Thomas Shelby... Şaka maka adam cidden deli sigara içiyor. Sahneleri çekerken kim bilir kaç paket sigara bitiriyordur. Ahhh, Thomas Shelby. Aksanına vurulduğum adam. Tam bir psikopat aynı zamanda. Gençliğinde savaşa katılıp, kötü şeyler deneyimledikten sonra psikolojik sorunlar yaşamaya başlıyor. Uyumama, sevmeme ve gülmeme gibi... Taa ki Grace ile tanışana kadar. Hadi hadi, romantik olmadan bir dizi mi olur canım? Ama söz, vıcık vıcık aşk yok. Ahh ahh dedirten bir aşk var. Sizi paramparça edecek, Thomas'la beraber yerlerde süründürecek bir aşk. Ya, boğazım düğümlendi yine. Diğer karakterlere geçeyim.

Arthur
Arthur Shelby. Tam bir sayko. Hem salak hem komik hem de korkunç yav. Sevdim bu karakteri de ama gelgitleri çok fazla. Thomas'a aşık olduğum gibi ona olamadım. 
John Shelby. Ah bayık bakışlım... İlk sezonda ağzından eksik etmediği kürdanı sürekli ağzından çekip alasım gelmişti. Ve cidden bayık bakışlı. Bir izleyin, görün. Sarhoş gibi velet ya. 
Ada Shelby. Aksanına ve tavırlarına hayran kaldığım bir karakter oldu. Ailenin en aklı başındaki kişisi. İlk sezonda salak gibi davranıyordu sonra bir baktım Shelby'lerin annesi olmuş. Of, hatun çok güzel cidden. Ve onun gibi bir aksana sahip olmak isterdim. *-*

John
Polly hala. Bu kadının da sigara içişi fena. Hatta konuşma tarzı çok hoşuma gidiyor. Çok orijinal bir karakter olmuş. Oyuncu adeta bu karakter için doğmuş diyebilirim. Aklı başında biri ve Thomas'ın en güvendiği insanlardan biri. Nerede böyle halalar be...
Efenim, gördüğünüz gibi diziye aşık oldum. Şu an 4 sezonu yayınlandı. Toplam 24 bölüm. (Sezonlar 6'şar bölümden oluşuyor.) Bölümler rahat 1 saat sürüyor. Ama inanın gram sıkılmıyorsunuz. Aksiyon da gizem de olay da eksik olmuyor. Hele dizinin müzikleri efsanin de ötesi. Jenerik müzikleri kalp ben. (Peaky Blinders) 

Ada
Dediğim gibi diziden kalite akıyor. Mis gibi aksanlar, saçmalamayan bir kurgu, cool ötesi karakterler, nefessiz bırakan sahneler, ritmi arttıran müzikler ve 1800'lü İngiltere manzaraları... Ayyyy Peaky Blinders 💚
Diziyi izlerken Instagram hikayelerimde bol bol paylaşım yaptım ve benimle izleyen birçok kişi vardı ve hepsinden olumlu yorumlar aldım. N'olur izleyin! Beğenmeyen gelsin karşıma. "Püüüh Jane, bu mu önerdiğin dizi," desin valla yayınlayacağım burada. :D

Neyse, çok abartmadan gidiyorum. (İzleyin.) Bu arada sürekli açıp izlediğim iki favori sahnem var. (Diziyi izleyin.) Aşağıya linklerini bırakıyorum. (Peaky Blinders izleyin.) Belki diziyi izleyenler tekrar izlerler. (Thomas'ı keşfedin ve izleyin.) 

No Fucking Fighting -Kavga yok diye herkesi uyarırken son anda çıldırması...
Tommy Nearly Killed - Bu sahnedeki isyanı... Oyunculuk tavan!

Son olarak, 5.sezon çekimleri tamamlandı. Bu yıl yayınlanacak ama net bir tarih yok. Neler olacak aşırı merak ediyorum. Bakalım Thomas'a sövmeye devam edecek miyim? Canım Shelby <3

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

P.s. Shelby saç tıraşı diye bir şey var arkadaşlar. Sırf ona bile aşık olursunuz. Tabii Thomas'ın saç tıraşı daha da çekici. Hele ses tonu... Sigara dumanını çekip, üfleyişi... "Heyy" diye bağırışı... Ben Cillian Murhpy'e fena aşık oldum. *-*

P.s. 2 Ekşideki bu yoruma katılmadan edemeyeceğim: diziyi izlerken bile üstünüzün başınızın sigara kokmasına sebep olan adam.

15 Aralık 2018 Cumartesi

Dizi Önerisi: The Protector - Hakan: Muhafız


Herkese selam!!!
İlk Türk Netflix dizisi yayınlanır da ben yerimde durur muyum hiç? Hazır bu aralar üşengecim, depresyondayım ve insanlardan bıkmış durumdayken bir dizi günü yapayım dedim ve The Protector - Hakan: Muhafız adlı milli dizimizi izledim. 
Dün ilk sezon Netflix'te yayınlandı. Bölümler genellikle 30-40 dakika uzunluğunda. Baş rolünde Çağatay Ulusoy var. Fantastik bir dizi. Öyle işte.
Dün Instagram'da yorum bombardımanı oldu. Yok beğenmemişler, yok basit bulmuşlar, oyuncuların oyunculuklarını yerden yere vuranlar mı dersiniz yoksa kurgunun saçmalığından bahsedenler mi...
Dedim ki, Jane sıfır ön yargı ve beklentiyle şu diziyi izle bir allasen. Neymiş, ne yapmışlar bir incele. Valla beni bilirsiniz, seversem de belli ederim sevmezsem de. Blog'dan bir para kazancım olmadığı gibi her şeyi tamamen hobi olarak yaptığım için reklam kokulu yazılar yazmama gerek yok. O yüzden gelin, bir de benim gözümden bakın diziye.

Genel konu şu: Hakan isimli genç delikanlı, onu evlat edinen yaşlı bir adamla beraber Kapalıçarşı'da çalışmaktadır. Kanı kaynayan, delikanlı ve serseri tipli biridir Hakan. Bir gün kendini hiç beklenmedik bir anda olayların içinde bulur.Geçmişiyle yüzleşir ve büyük bir sır açığa çıkar: Hakan, İstanbul'u kurtaracak bir kahramandır ve "Ölümsüz" diye adlandırılan düşmanı öldürmelidir. Muhafız'a, Sadık Olanlar var. Bunlar yıllardır son Muhafız'dan beri (Son muhafız Hakan'ın babasıdır.) üç önemli eşyayı saklıyordur: Tılsımlı Gömlek, Yüzük ve Hançer. 
Hakan'a bütün gerçekleri anlatan ise Sadık Olanlardan Kemal ve kızı Zeynep'tir. Daha bir sürü karakter var fakat bahsetmeyeceğim. Sadece genel olaydan bahsetmek istedim.
Şimdi gelelim en genel yorumuma.
Dizinin ilk birkaç bölümünde gözlerimi devirmedim değil. Türk dizilerine ön yargım var, ne yazık ki... (Çok nadirdir bir Türk dizisini finaline kadar izlemişliğim.) Yine de diziyi izlemeye devam ederseniz aslında hiç klişe olmadığını ve gerçekten ilk kez bir Türk dizisinin saçmalamadan ilerlediğini göreceksiniz. Çağatay'ın oyunculuğunu seviyorum. Mutluluğu, öfkeyi, her şeyi çok doğal ve gerçekçi yansıtıyor. Özellikle aşık hallerine bayılıyorum. Sanki o an gerçekten karşısındakine aşıkmış gibi hissettiriyor, helal. :D

Dizi, İstanbul'u çok güzel yansıtıyor. Sadece iyi yönlerini değil kötü yönlerini de sahnelere yansıtmışlar. Bunu çok sevdim. Yabancı insanlar diziyi izlediklerinde İstanbul'un harika bir şehir olmadığını öğrenecekler. 
Sahne geçişleri de çok iyi. Kullanılan müzikler de tam yerindeydi. Klasik Türk dizileri gibi klip tarzı sahneler yoktu. Fakat efektler kötüydü, beğenmedim ama zaten çok az efekt kullanılan sahne vardı. O yüzden çok da kötülemeyeceğim. 
Hakan karakterini çok sevdim! Hem komik hem ciddi hem güçlü... Güzel bir karakter ortaya çıkmış. 
Fantastik bir dizi ama sizi boğacak kadar bunu hissetmiyorsunuz. Zaten diziye de yakışmazdı sanırım. İster istemez insan, "Türkler fantastik bir dizi yapabilir mi?" diye sorguluyor. Bu konularda çok geri kaldığımız için kendimize yakıştıramıyoruz ve maalesef başarılı da olamıyoruz. The Protector ile bunun üstesinden geleceğimize inanıyorum. Zira, son sahnelerde güzel işler başarmışlar. Fantastik sahneler var ve göze batmıyor. Tam tersine çok heyecanlanarak izledim.

Dizinin çoğu sahnesinde kahkahalar attım, hiç tahmin etmediğim şeyler olduğunda şaşkınlığımı belli ettim ve diziyi bitirince "Oh be, zaman kaybı olmadı." dedim. İşe başladığımdan beri bir şey izlerken ya da okurken çok ikilemde kalıyorum. Günlük hayatta bana özel çok az zamanım var ve en iyi şekilde değerlendirmek istiyorum doğal olarak. Bu yüzden, diziye başlarken çok düşündüm. Ya beğenmeyip, cumartesimi heba ettim diye söylenirsem... Ama yo! 10.bölümün sonunda şöyleydim: "Evet bebeğim işte bu! Gelsin 2.sezon! Aferin ya aferin!" 

Netflix'e üye olup, her ay para ödememin en büyük sebebi her dizinin İngilizce alt yazı seçeneğinin olması. Artık her şeyi İngilizce alt yazılı izliyorum. The Protector, Türk dizisi olsa da alt yazımı açtım ve bazı cümleleri özellikle takip ettim. Aman Tanrım didim! Ya, dilimizi İngilizceye çevirmek cidden çok zor. :D Öyle mükemmel, benzersiz bir dilimiz var ki birebir çeviri yapmak imkansız. Bugün bunu diziyi izlerken o kadar iyi anladım ki! Cidden iyi ki Türkçe biliyorum dedim. Burada çevirmene laf söylemiyorum elbette ama bazı cümlelerimiz o kadar çevirilememiş ki... En basit örneği: Kolay gelsin cümlesini Have a nice day diye çevirmişler. Dehşetle baktığım bir sürü çeviri vardı. Keşke fotoğraflarını çekseydim. İnanılmaz kötüydü. Yani bir yabancı bu diziyi izlerken bazen çok alakasız cümleler okuyacak aslında. Ve bu bende soru işaretleri oluşturdu: Her dilin kendine has bir tarzı vardır elbette fakat ben İspanyolca bir diziyi İngilizce alt yazılı izlediğimde de bana da böyle bir çeviri mi sunuyorlar diye şüphelenmeye başladım. :( Allah beni kahretmesin ya... Takıntılı olduğum şeyler gün geçtikçe artıyor.

Ay neyse! Durun. Bombemi sona sakladım. Diziye başladığımdan beri hem kurguyu hem karakterleri hem de bazı sahneleri aklımdaki bir seriye çok benzeterek karşılaştırmalar yapıyordum. Bunu dillendirmek istemedim çünkü "Yuh Jane! O seriyle kafayı yemişsin," diye linç yemekten korktum. :( Ama sonra yorumlarına çok güvendiğim ve sıkı takip ettiğim Aydan, DM'den şu mesajı atınca zafer çığlığı attım: Ölümcül Oyuncaklar'ı anımsatmıyor mu ya? 
Mesajı okuyunca beni görmeliydiniz. Kalkıp halay çekecektim bunu düşünen bir tek ben değilim diye! Gerçekten çok benzettim. Dizinin isminin yazı biçiminden tutun da sahne çekimlerine kadar! Hakan'la Jace'i kafamda boşuna eşleştirmiyorum. İkisi de savaşçı ruhlu, komik, atarlı giderli ve güçlü kahramanlar! Sanırım Hakan'ı bu yüzden çok sevdim. :D Ya valla inanın bana, daha birçok benzettiğim şeyler var. Sanki Ölümcül Oyuncaklar'dan esinlenilmiş gibi. (Aslında bu dizi İpek Gökdel'in Dex'ten çıkan Karakalem ve Bir Delikanlının Tuhaf Hikayesi kitabından esinlenilmiş.)
Abarttığımı düşünüyorsanız açın izleyin canım! :D Ve artık Netflix'e üye olmayan kaldı mı? Böyle söyleyince arkadaşlarım beni Netflix'te çalışıp, reklam yaptığımı sanıyor ama tamamen müşteri memnuniyetimle öneriyorum. Ağustos'tan beri çatır çatır para veriyorum ve mutluyum. 
İşte böyle gençler. İlk Türk Netflix dizimiz hayırlı olsun. Umarım devamı da güzel, heyecanlı olur ve sapıtmazlar. Öneriyorum, izleyin. Hemencicik bitiyor. Öğlen 12 gibi başladım akşam 8'de bitirdim. Çünkü ben bir dizi canavarıyım. 😍

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

11 Kasım 2018 Pazar

Dizi Önerisi: Elite


Merhabalar!
Size bombe bir dizi önerisiyle geldim. Aslında bu diziyi neden önermek istedim, inanın bilmiyorum. 1.5 günde izledim. Geçen hafta sonu eve kapanıp izledim. Zaman yiyen bir diziydi ama kendini fena izlettirdi. Şimdi neden size önerdiğimi, blog yazısına devam ettikçe ben de öğreneceğim. 😁
Elite, İspanyol yapımı bir dizi. İlk sezonu 8 bölümden oluşuyor ve Netflix'te yayınlandı. Dizide tanıdık yüzler de var. La Casa De Papel'den ergen çocuğumuz Rio (Miguel Herran), tuhaf gülen Denver (Jaime Lorente) ve çok güzel kıvır saçları olan Alison Parker (Maria Pedraza) var. Açıkçası bu üçünün aynı dizide olduğunu öğrenince 'reklam' kokusu aldım. Evet, kesinlikle dizinin kadrosunda yer almaları diziyi daha da ünlendirmiş olabilir. Ama onları tamamen farklı karakterlerde görüyoruz bu sefer.
En öndeki Marina
Elite, bana Ufak Tefek Cinayetler'i anımsattı. UFC'nin ilk sezonunu deliler gibi izlemiştim. Sonra bıktım, usandım aynı döngüden. 😔 Bir cinayet işleniyor. Polisler bu cinayeti çözmek için birçok kişiyle görüşmeler yaparken o an konuştukları konuyla ilgili sahneleri görüyoruz. Her şey gizemli. Herkes katil olabilir. Entrikalar. Zengin aileler. Zorbalıklar... İşte Elite böyle bir dizi. UFC'nin tam bir ergen versiyonuydu ama çook sevdim. Dizi, sizi içine çekiyor gerçekten.
Tamam, şimdi konuyu toparlıyorum. Elite, liselilerin olduğu bir dizi. Üç öğrencinin, İspanya'daki en seçkin okullarından birinde burs almasıyla başlıyor. Bayık bakışlı Samuel, yerinde duramayan Christian ve müslüman bir kız olan Nadia kendini bir anda zengin ailelerin çocuklarının arasında buluyor. Klasik bir zengin-fakir çatışması oluyor. Sonra nedeni bilinmeyen bir cinayet işleniyor ve tüm öğrenciler sorgulanmaya başlıyor. Her biri olayı farklı açılarla anlatıyor. Zengin bebeler grubundan bahsedeyim.

Guzman
İlk başta süper gıcık olup, boğazlamak istediğiniz bir karakter olacak: Guzman. Ama sonrasında valla favori karakterim oldu. Şu an süper hayranıyım. Böyle, bir yerlerde karşılaşsak direk sarılacağım. Oyuncunun performansından kaynaklı bence. Rol yeteneği harika!
Guzman'ın kız arkadaşını her daim duvarlarda sürtmek isteyebilirsiniz: Lu. Ama kız çok güzel be! Gerçekte Meksikalı ve ünlü bir şarkıcıymış. Helaaal dedim. Cidden, diziyi izlerken kızı ayrı keseceksiniz. :D

Lu
Lu'nın bir numaralı kankisi olan ve güzelliğine hayran kaldığım bir karakter: Carla. Bakın, bu karakter sizi fazlasıyla şaşırtacak. İnanılmaz etkiledi beni. Kızın güzelliğine değinmiyorum bile... Allaaam bu İspanyol kızları neden bu kadar güzel???
Guzman'ın kız kardeşinden bahsetmiş miydim? La Casa De Papel'in Alison'ı, Elite'nin Marina'sı... Bu kadının tarzı beni benden alıyor. İzleyince ne demek istediğimi anlayacaksınız. Çok yakında bu kızı Hollywood'da görmezsek ben de neyim! Dizide de çok hoşuma gitti. Orta yolu bulan bir kız. Bazen salakça davransa da en sağlam karakterlerden biri.

Nadia ve Christian
Bu kıza aşık olan kardeşler var. Samuel ve abisi Nano... Allah'ım dizi boyunca bu ikisinden tiksindim valla. Samuel'in bayık bakışları, ezik hareketleri, itici davranışları beni deli etti. Nano da La Casa De Papel'in Denver'i işte. Bu adamdan tırsıyorum nedense. Böyle her an psikopatça bir şey yapacakmış gibi geliyor. Kiii iki dizide de deli deli hareketler yapıyor. :D
Gelelim müslüman kardeşlere: Nadia ve Omar. İkisi de gerçekte müslümanmış. Ama dizide 'müslüman' kavramı çok abartılı anlatılıyor. Çok dar görüşlü bir ailenin çocukları olan Nadia ve Omar'ın bu zengin bebeleriyle nasıl bir değişime gittiğini görüyoruz. Nadia, çok ağır başlı ve gerçekten ne yapacağını bilen bir kız. Diziyi izlerken çok takdir ettim. Ama Omar... Onla ilgili bir şey öğreneceksiniz. Ona lafım yok ama süper itici karakterlerden biri bence. -.-

Carla ve Polo
Dizide izlerken sürekli sırıttığım bir karakter var: Christian. LCDP'in Rio'su. İki dizide de acayip sempatik ve güldüren bir karakter. Tam takılmalık bir çocuk. Diziyi renklendiren bir karakter diyebilirim. :)
Sona sakladığım bir karakter var: Carla'nın manitası Polo. Abovvv. Bu çocuk nasıl bir şey?! Dizide her an delirip, herkese saldıracakmış gibi bir hali ve saçma sapan fantezileri var. Kendine güveni sıfır. Ay, bu çocuğun sahnelerinde şekilden şekile girebilirsiniz. :D

Diziyi izlemeden önce şu uyarıyı yapayım: +18 sahneler fazlasıyla var. Baya baya açık sahneler var. Bilginiz olsun. Onun dışında mis bir dizi. Buram buram İspanyol kokuyor. Valla seviyorum İspanyolları. Ne çıkarırlarsa izleyeceğim. Dizi 2.sezon onayını da aldı. Ne duruyorsunuz? Başlayın hemen. :D

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

16 Şubat 2018 Cuma

Dizi Önerisi: La Casa De Papel

Merhabalar!
Bendeniz Jane, yeni bir Netflix dizi önerisiyle karşınıza çıkıyorum. Ah, ne yapayım? Güzel bir dizinin kokusunu alınca kendimi kaptırıyorum. Kendimle övünmek gibi olsun, cidden sağlam diziler izliyorum. Yani izlediğim dizilerin arkasından "hayatımdan şu kadar zaman çaldı," demek yerine "bu diziyi izlemeden önce çok boş yaşıyormuşum," diyorsam doğru yoldayımdır. 
 Genellikle ailem Türk dizisi izlemeyip yabancı dizilere gömüldüğüm için benle uğraşıyorlar ama sorarım size Lost, Fringe ya da ne bileyim Black Mirror izledikten sonra nasıl bizim klişe dolu dizilerimizi izleyebilirim ki? Hiç izlemedim değil. Ama ne zaman bir Türk dizisi izlemeye başlasam birkaç bölüm sonra beni sinir krizlerine sokacak bir döngüye giriyor. O yüzden yaşasın yeni dönem Netflix dizileri! 
Netflix de cidden bağımlılık yapan dizilere sahip. Hayatımda ilk kez İspanyol yapımı bir dizi izledim. La Casa De Papel, İspanyolca merakımı daha da alevlendirdi. Sanki video hızlandırılmış gibi konuşuyor olsalar da diziyi aşkla izledim. Diziyi anlatmaya başlamadan önce genel bilgileri vereyim.
İlk sezonu Netflix tarafından alınıp, yayımlandı. Dizi, orijinal kanalında her bölümü 1er saat olmak üzere toplam 9 bölüm şeklinde yayımlanmış ama Netflix bölümleri 40-50 dakikaya düşürüp 13 bölümlük bir sezon yayımlamış. Ve dizinin 2.sezonu da yayımlanıp final yapmış. Henüz Netflix 2.sezonu yayımlamadı ama her yerde alt yazılı bir şekilde 6 bölümlük 2.sezonu bulabilirsiniz.
Gelelim La Casa De Papel macerama... Instagram'da sık sık karşıma çıkıyordu. Black Mirror'u bitirince direk izlemeye başladım. Açıkçası ilk bölümde biraz afalladım. Uzun zamandır(2009'dan beri) hep İngilizce diziler izliyordum. Bir anda İspanyolca bir dizi izleyince konuşulanlar, aksanlar falan çok garibime gitti. Zaten İspanyollar süper hızlı konuşuyorlar. O yüzden ilk bölümde alt yazıya odaklanmaktan birkaç sahneyi kaçırdım. Ama bir süre sonra buna alıştım ve dizinin bağımlısı oldum. Aralarda kaptığım İspanyolca kelimeleri evde kendi kendime tekrar etmeye başladım. "Ya İspanyolca öğreniyorum ben yaa," moduna girebilirsiniz. 😃 

Hatta bir ara kişisel Instagram hesabımda diziyi paylaştım. İzlediklerinden haberim olmadığım arkadaşlarım pıt pıt mesaj attı. İşte o zaman 2.sezonun da varlığından haberdar oldum. Jane durur mu? Anında tüm sezonları silip süpürdüm. Ve hemen blog'da önermeliyim dedim. Çünkü La Casa De Papel hiç boş bir dizi değil. BAYILACAKSINIZ!
Dizide alttan alttan çok ince mesajlar da verilmiş. Oyuncular mükemmel seçilmiş. Yaratılan karakterler bu kadar olmaz dedirtmiş. Adeta Hollywood yapımlarını sollamış bir dizi bence. Dizinin konusu şöyle: Bir Profesör yıllardır planladığı banka soygunu için hem tecrübeli hem de aranan 8 insanı bir araya getiriyor. Beş ay boyunca aynı evde kalıyorlar. Kişisel bilgi paylaşımı ve kendi aralarında özel bir şeyler yaşamak yasak! Gerçek isimlerini kullanmıyorlar. Her biri şehir ismi seçiyor. Tokyo, Rio, Berlin, Moskova, Denver, Helsinki, Oslo ve Nairobi. Bu beş aylık süreç içinde Profesör kusursuz planından bahsediyor ve hepsini bir eğitime sokuyor. Adam öngörülebilecek her şeyin planını hazırlamış! Polislerin nerede nasıl düşüneceğini, neyle bağdaştıracağını ve nasıl hareket edeceklerini en ince detayına kadar planına işliyor. Ve İspanya Kraliyet Darphanesi'ni soyma zamanı başlasın! 
Dizinin genel hatları bunlar ama ağzınız açık izleyecek birçok şeyle karşılaşacaksınız. Bazen Tokyo'nun asiliğine öfkeleneceksiniz bazen Berlin'in süper uyuz biri olduğunu düşüneceksiniz bazen de Profesör'ün inanılmaz zekasına aşık olacaksınız. Of, evet Profesör'e aşık oldum sanırım. Clark Kent gibi adam ya! Jet hızıyla konuşmasını, eliyle sürekli gözlüğünü düzeltmesini, şaşkınlık yaratan ani planlarını aşkla izledim diyebilirim. Bölümler boyunca birçok duygu karmaşası içinde olacaksınız. Sıradan bir polisiye, soygun, suç dizisi izlemiyor olacaksınız. 
Soyguncu ekibimiz Dali maskeleri takarak ve kırmızı tulumlar giyerek topluma bir mesaj iletiyorlar: Bize dayatılan ahlaki ve genel adetlere aykırı yaşıyoruz ve sosyalizmi temsil ediyoruz. Darphane'yi soymaları da kapitalizmi işaret ediyor. Para için nelere katlanmak zorunda olduğumuzu ve kısa yoldan para elde edersek nasıl suçlandığımızı, paranın her şeyi yönettiğini v.b. 
Profesör, cidden tam bir lider rolünde. Her şeyin hesabını yapıyor. Yani bazen aynı kalıplara bağlı kalmamak lazım.
Müthiş bir yapıt olmuş. Zaman öldürmek için izlemeyin diziyi. Çünkü cidden çok güzel mesajlar veriyor. Profesör, planın kusursuz olması için elinden geleni yapıyor ama planlamadığı tek bir şey vardır: Aşk. Bu dizinin en hassas noktası zaten. Hepsinin ölümü bile olabilir.
İki sezon boyunca olaylar heyecanından gram kaybetmeden devam ediyor. İnanın bana. Nefes almadan, saatlerce izlemek isteyeceksiniz. Bu bölümleri iyi değerlendirin çünkü üçüncü sezon yok. Kesin bir bilgi yok sanırım. Ama bence devam etmezler çünkü son bölümü güzel ve bağlayıcı bir şekilde bitirmişler. Devam etmek isterlerse de saçmalamazlar çünkü yazabilecekleri güzel bir konu mevcut. Bakalım neler olacak?
İzleyin, izletin efenim. Biraz gerçekleri, dizilerden görmemiz gerek. 💛

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane


Not: Evet, cidden Tokyo ve Duygu Özaslan birbirine çok benziyor ama Tokyo'nun ayrı bir havası var. Süs bebeği yerine asi bir kızımız kendileri.
Not 2: Denver'in gülüşüne bayık bakışlarla karşılık veren bir tek ben değilimdir umarım?
Not 3: Berlin sütten çıkmış ak kaşık olmasa bile bu adama tutulmadığınızı, nefret ettiğinizi söylemeyin bana? Profesör'ün sağ kolu olması tam yerindeydi bence.
Not 4: Bella Ciao dinlerken ister istemez etkileniyorsunuz değil mi?
Not 5: Lütfen diziyi izlerken Nairobi'nin burnuna gözünüzün sürekli takıldığını, kadını izlerken de dikkatinizin dağılmadığını söyleyin?

4 Şubat 2018 Pazar

Dizi Önerisi: Black Mirror

Merhabalar


Birkaç aydır gerçek hayattaki sorumluluklarımdan dolayı dizilerden uzak durmuştum. Ama şimdi düzenim belli saatlere ayrıldığı için akşamları rahatlamak amacıyla dizi izleyebiliyorum. Yaşasın bölümleri tamamlanan sezonluk diziler. Ve açıkçası sezon sezon dizi izlemeye aşığım. 2009'dan beri de böyleyim. Sanırım bu konuda yaşlanmayacağım. 😃
Şimdi gelelim Black Mirror macerama... Diziyi uzun zamandır biliyordum ama izleme fırsatım olmadı. Bir Netflix dizisi olduğu için yine de görmezlikten gelemedim. Ama diziye asıl başlama sebebim şuydu; iş yerindeki diğer stajyer arkadaşım Instagram kullanmadığını ve yakın zamanda kapattığını söyledi. Sebebini sordum. "Black Mirror'u biliyor musun? Bir bölümde Instagram temalı bir kurgu vardı. Çok etkilenerek izledim. Adeta o bölümde kendimi gördüm ve bu yüzden Instagram'ın zararından dolayı kapattım, kullanmıyorum," deyince o gün eve gelir gelmez 1.sezonun ilk iki bölümünü izledim. BEYNİM ALEV! Çünkü;
  • Bölümlerin birkaçı hariç, hepsi bir saat uzunluğunda ve film tadında
  • Kurgular kesinlikle basit değil, hepsinin altında süper mesajlar var
  • Oyuncular sürekli değişmesine rağmen karakter seçimlerine hayran kalarak izliyorsunuz
  • Bu dizide ne yazık ki mutlu son diye bir şey yok
  • Bol bol distopya tarzında kurgularla karşılaşacaksınız
  • Her bölüm sonrası siyah ekrana dalıp hayatı sorgulayabilirsiniz ve gelecek için endişe duyabilirsiniz
  • İngiliz aksanına doyacaksınız
Daha liste uzar gider... Ben tabiri caizse dehşet-ü-l vahşet bir şekilde izledim. Sıkıldığım bir ya da iki bölüm olmuştur. Onun dışında her bölümü "acaba şimdi hangi konu işlenecek ve ben dehşete düşeceğim," modunda izledim. 
Black Mirror şuan 4 sezonluk bir dizi. İlk iki sezon 3 bölüm, diğer sezonlar (3.sezonun Noel özel bölümü de mevcut) 6 bölümden oluşuyor. Dediğim gibi birkaç istisna dışında bölümler ortalama bir saat sürüyor. Bir İngiliz dizisi olduğu için genel olarak İngiliz aksanı duyuyorsunuz. Bu duruma ben bayıldım çünkü İngiliz aksanına alışmak hatta aksanımı o yönde geliştirmek istiyorum. 😍 Her bölüm birbirinden bağımsız. Çok ince bağlantılar oluyor ama onu da dizinin bağımlısı fark edebilir. Onun dışında şu bölümü izlemezsen o bölümü anlayamazsın diye bir şey yok. Black Mirror'a 3.sezon ortasından bir bölüm izleyerek bile başlayabilirsiniz. Ama benim sırayla izleme gibi bir takıntım olduğu için üşenmeden tek tek izledim. Pişman değilim. 😎
Dizinin her bölümünde farklı bir kurgu işleniyor dedim. Ama Black Mirror'un bir amacı var. Genel olarak konu şu; günümüz teknolojinin bizi nasıl olumsuz etkilediği, sosyal medyanın yanlış kullanımı, gelecekte teknolojinin ilerlemesiyle bizi nelerin bekleyeceği, hangi kötülüklerle karşılaşacağımıza dair teoriler ve distopik dünya örnekleriyle bunların sonuçları. İnanılmaz kurgular vardı. Cidden bu senaryoları yazan insanların hayal dünyalarını merak ediyorum. Ya da bunlar hayal edilip, kurgulanabiliyorsa gerçek hayatta da keşfedilmiş ve üzerinde çalışılan birer teori mi? Ciddi anlamda sorgulamaya başlıyorsunuz. Spoiler vermeden birkaç bölümden örnekler vererek daha açıklayıcı olayım. 
  • Instagram'daki beğeni sayısının hayatınızın her alanında sizi yönlendirdiğini,
  • Twitter'daki hashtag etkinlikleriyle çok kötü bir şeylere yol açtığınızı,
  • Robot tarzı şeylerin ölen sevdiklerinizin görünüşleri ve hatıralarıyla aranıza karıştığını,
  • Kurtuluşu olmayan ve başkaları tarafından yönetilen bir döngünün içinde olduğunuzu,
  • Sizi tamamen kopyalayarak bir yerlere nakil aktardıklarını,
  • Gördüğünüz her şeyi kaydedip, istediğiniz zaman geriye veya ileriye sarıp durdurarak, yakınlaştırarak geçmişinizdeki görüntülerinize sahip olduğunuzu 

hayal edin... Bazıları çok ilgi çekici değil mi? Aslında biz insanların yararlı şeyleri bile nasıl kötüye çevirdiğimizi yansıtan bir dizi olmuş Black Mirror. İzlediğim için kendimi kutsanmış hissediyorum desem yeridir. Her zaman bilime, teknolojiye ve distopya dünyalarına merakım olmuştur. Ve çok dile getirmesem de deli gibi kullananlardan biri olsam da teknolojinin gelişmesinden tırsan biri de olmuşumdur. Hatta en büyük hayallerimden biri bir gün sıfır teknoloji ile tatil yapabileceğim bir ıssız adada vakit geçirmek. Neyse, konu başka yere sapacak. 😄
Tek diyebileceğim kesinlikle izleyin. Zaman yaratın ve izleyin. Her bölüm mükemmel diyemem. Elbette birden fazla sevdiğim, gözümü bile kırpmadan izlediğim bölümler vardı. Ama bir tek favorim oldu. Açıp tekrar tekrar bıkmadan izleyebilirim. Aslında tüm bölümler içindeki en saf ve en sıradan olanı bile olabilir ama ben kendimden bir şeyler bulduğum için 4.sezon 4.bölüm (ki işin tuhaf yanı 4 rakamı benim uğurlu sayımdır) şuan en favori bölümüm. 4x4 bölümünü ayrı öneririm.

Not: Bazı bölümleri irdelemek isterseniz Youtube'da Black Mirror'un incelemesini yapan insanlar var. Bölüm adlarını yazarak incelemelerine ulaşabilirsiniz.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

18 Kasım 2017 Cumartesi

Dizi Önerisi: Stranger Things

Merhabalar
Hazır kış kapımıza dayanmışken, yorgan altında izlemelik bir dizi önerisi yapmaya geldim. Eminim Stranger Things'i duymayan kalmamıştır. Hem çok reklamı yapıldı hem de baya izleyici kitlesi var. Eh, haksız değiller. Hele de ben öneriyorsam kesinlikle izlemelisiniz demektir. Çünkü Jane bir oturuşta bir diziyi löp diye bitirmez. Lütfen yorumumu dikkate alınız. 😃
Şaka bir yana cidden diziye b-a-y-ı-l-d-ı-m! Her şeyden bahsedeceğim. Çünkü bu zamanda kaliteli yeni dizi bulmak zordur. Özellikle Netflix beni şaşırtmaya devam ediyor. Sanırım bu Netflix'ten izlediğim dördüncü dizi ve gram hayal kırıklığı yaşamadım. Hatta eski günlerime geri döndürdü. Bir diziye başlayınca bitirene kadar başka bir işle uğraşmazdım. Stranger Things'te de öyle oldu. Diziyi sanırım 3 günde bitirdim. Fena bir şey! Okul, yurt ve sosyal hayatım yerlerdeyken resmen kurtarıcım oldu. Bitince cidden ağlayacaktım. Yapayalnız bıraktı beni. 😢

Neyse, şimdi gelelim konusuna. Başta bana sıradan bir şeymiş gibi gelmişti: Sevimli ve sıradan masum bir çocuğun ortadan kaybolmasıyla birden işler değişir. Çünkü çok gizemli bir şekilde ortadan kaybolur. Diğer üç arkadaşı ve annesi ile ağabeyi Will'i aramaya başlarlar ama ortada hiç ipucu yoktur. Will'i aradıkları sırada yine gizemli bir şekilde ortaya bir kız çıkar. Will'in arkadaşları Mike, Dustin ve Lucas bu kızı ilk önce herkesten saklarlar. Daha doğrusu Mike, bu kızı saklamakta ısrar eder. Nereden geldiğini, kim olduğunu, ailesinin nerede olduğunu öğrenmeye çalışır ama kızdan bir tepki alamaz. Çünkü kız, Eleven, aslında çok fazla deneye mahrum kalmış ve özel yeteneklere sahip biridir. İlerleyen zamanda Eleven'ı daha fazla tanıyan bu çocuklar dünyada 'olağan' şeyler olduğunu keşfetmeye başlarlar ve Will'in kaçırılmasına da bununla bağlantılıdır. 80'li yıllarda geçen dizi gizem, gerilim ve fantastik türlerini bir araya getirerek ortaya enfes bir kurgu çıkarmış.
Konuyu çok mu karışık anlattım, bilemedim. Ama genel hatlarıyla kurgu bu. Daha ilerisini anlatmıyorum yoksa bir heyecanı kalmaz.

Dizideki karakterler muazzam! Yani hem karakterler hem de karakterleri canlandıran çocuk oyuncaklar efsaneydi. Hatta genel olarak ekip çok iyiydi. Her birinin oyunculuğunu hayranlıkla izledim. Mike, Dustin, Eleven, Will ve Lucas, çocuk oyuncu olmalarına rağmen dizinin direği olmuşlar resmen. Bu kadar mı güzel oynanır ya! Bayıldım cidden. Çoğu kişi gibi Dustin'e ayrı hayran kaldım. Çocuk inanılmaz komik. 😄

Çocuk karakterler dışında diğer karakterlere de bayıldım. Will'in annesi Joyce, cidden tam bir anne gibiydi. Kadının duygularını iliklerime kadar hissettim resmen. Oğluna ulaşabilmek için elinden gelen her şeyi yapan bir karakterdi. Joyce'a her zaman destek olan kasabının polis şefi Jim Hopper'a ayrı bir hayran kaldım. Adamın kendinden emin oluşu, cool tavırları, yani sigara içişi bile 'yav yıkılıyor ortalık' dememe sebep oldu. Ve kesinlikle 2.sezonda daha da sevdim. Of, burada anlatamıyorum ama kesinlikle izleyin. 2.sezonun ana karakterlerinden biriydi Hopper. Will'in ağabeyi Jonathan'a kalpler atıyorum buradan. İçine kapanık, pısırık gibi dursa da bu karaktere vuruldum! Böyle cidden 80'lerden fırlamış gibiydi. Mike'ın ablası Nancy'i bir kaşık suda boğmak isteyen bir ben değildim herhalde? Hele Nancy'nin erkek arkadaşı Steve'e ne demeli? İlk sezonda bu iki karakteri cidden dövesim geldi. Ama 2.sezonda tüm düşüncelerim değişti. Özellikle Steve kendini sevdirdi. Kereta ya! (Hele o saçları...)

Ah bu arada dizinin şuan 2 sezonu mevcut. Hatta 2.sezonu çıkalı daha bir ay bile olmadı. İlk sezon 8, ikinci sezon 9 bölüm olmak üzere toplam 17 bölüm yayımlandı. İlk sezon, tanıtım sezonu olmasına rağmen baya akıcıydı. Yani ben bir bölüm bitince aralık vermeden diğerine geçiyordum. Bunu yaptıran çok az dizi vardır. Ve inanın bana 2.sezon çok daha fenaydı. Yani konu olarak çok gelişme yoktu ama çok daha derin bir konu işlemişler. Onu çok sevdim. Karakterler artık tam oturmuş, dizinin gidişatı belli olmuş. Birkaç yeni karakter de gelmiş ama bazıları hiç gelmese de olurmuş. Hatta 2.sezonda hangi bölüm tam hatırlamıyorum (7.olabilir) çok gereksizdi. Yani izledim sonra dedim ki ne alakaydı? Onun dışında enfes iki sezon sizi bekliyor.
Dizinin müziklerine de aşık oldum. Olaylar 80'lerde geçtiği için efsanevi şarkılar kullanılmış. Diziyi daha da yüceltti gözümde. 
Ay daha fazla beni yormayın. Direk başlayın. Gerilim var dedim ama süper korkunç değil. Bence gayet izlenebilir. Fringe ve X-Men havası bile verebilir size. Stranger Things'i izleyin ve yapılan esprilerden geri kalmayın derim. 😘

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

23 Haziran 2017 Cuma

Yabancı Dizi Önerisi: 13 Reasons Why


Merhabalar

Gündeme bomba gibi düşen bir diziden bahsedeceğim. 13 Reasons Why (Ölmek İçin 13 Sebep) aslında bir kitap uyarlamasıdır. Ülkemizde de Artemis Yayınları'ndan çıkan Jay Asher tarafından yazılmış bir gençlik hikayesidir. 

Amerika'daki okullarda gerçekleşen zorbalıkları ön plana alan yazar, değişik bir yöntemle bunu ifade etmiş. Yani öyle ki kitabı okuyan ya da diziyi izleyen bir kişi ya çok etkilenip, aynı şeyi uygulamak istiyor ya da zorbalığa kalmış biri ise nasıl mücadele edeceğini keşfediyor. 

Kurgunun genel hatları şöyle; Hannah Baker adındaki bir genç kız okulda ciddi zorbalıklara maruz kalıyor. Bir süre sonra bunun üstesinden gelemiyor ve intihar etmeden önce intihar etmesine sebep olanlara birer kaset hazırlıyor. Toplamda 13 kişiyi hedef alan bu kasetleri, hedeflediği kişilerin dinleyeceği şekilde bir plan yapıyor. İntihar ettikten sonra ise bu kasetler sırasıyla o kişilere gidiyor. Her biri dinledikten sonra sıradaki kişiye ulaştırmak zorunda. Clay Jensen adlı bir çocuğun kasetleri alıp, dinlemesiyle asıl olaylar başlıyor. Kendisi de listenin içinde aslında. Ama diğerlerinden daha farklı bir tepki veriyor. Bir nevi Hannah'ın intikamını almaya çalışıyor.

Diziyi izlemeden önce kitabı okudum. Okurken bazı şeyleri tam kavrayamamıştım. Yani çeviriden mi kaynaklı yoksa yazarın dilinden mi kaynaklı bilemiyorum. Ama diziyi izledikten sonra her şey yerine oturdu ve büyük bir depresyona girdim. "Gerçekten de böyle şeyler yaşanıyor mu?"

Dizinin bu kadar tutmasının bir sebebi de yapımcılığını Selena Gomez yapıyor. Hatta çoğu kişi o da oynuyor sanıp diziye öyle başlamış. Buna açıklık getireyim; Selena Gomez dizide rol almıyor sadece iki şarkısı soundtrack'ta yer alıyor. Bunun dışında dizinin kadrosu çok iyi seçilmiş bence. Karakterlerle oyuncular cuk oturmuş. İzlerken rahatsız olduğum bir durum olmadı.


Öncellikle, Hannah Baker'i kesinlikle desteklemiyorum. Evet, zorbalık görmesinden dolayı zor zamanlar geçirmesi gayet normal. Ama kaçış noktası olarak intiharı görmesi çok yanlış. Ve son kez, yaşamasının bir anlamının olmadığını destekleyecek bir sebep bile arıyor. Hatta direk bu sebebe koşuyor bile diyebilirim. Okuyanlar ya da izleyenler ne demek istediğimi anlayacak. Yani Hannah'ın kararı bana tamamen yanlış geliyor. Ama öteki yandan şu kaset olayını çok güzel düşünmüş. İnsanların hatalarını saklamak ya da görmezlikten gelmek yerine bir bir yüzlerine vuruyor. Hatta birbirlerinin pisliklerini dinlemesini sağlıyor. Listedeki kişilerin yaptıkları düşünülürse gayet güzel bir yöntem.

Şöyle de bir şey var ki dizi bir çok liseliye ilham vermiş. Bazı intihar haberleri bile gelmişti. Çok riskli bir yapım olmuş. Ama diğer taraftan olaylar çok da güzel yansıtılmış. Yani bilinçli bir şekilde izlediğinizde iyi yönden örnek verici olduğunu görürsünüz. Şakasına, "Ya ehehe ben de size kaset hazırlayacağım ortalık karışacak" diyerek arkadaşlarıma da önerdim diziyi. Hatta en yakın arkadaşım 1.5 günde diziyi izledi ve ortalıkta ruh gibi gezdi. Aynı şekilde ben de bir hafta sonumu bu diziye ayırdım ve beklenmedik şekilde etkilendim. Değişik bir şey de oldu. Diziyi izlerken saçlarımı normalinden baya kısa kestirmiştim. Hemen ardından Hannah'ın da saçını kestirdiği bir bölüm vardı. Ne hikmetse saçlarımız aynı modeldi ve şöyle bir şey diyordu; "dış görünüşümdeki değişiklik aslında bir yardım çağrısıydı ama kimse duymuyordu" Bir ara kendimden şüphelendim yoksa ben de ağır bir depresyonda mıyım diye. 👀 Yani dizi aslında baya etkileyici bir faktör olmuş.


Ve tüm bu detayları görmezlikten gelirsem de diziyi izlemenizi öneririm. Cidden kaliteli bir dizi olmuş. Soundtrack müthiş. Oyuncular yetenekli. Sahne geçişleri en sevdiğim özelliği oldu. Ve kurgu sizi kendinize çekiyor. İzlediğim hiçbir bölümden sıkılmadım. İlk sezon zaten 13 bölümdü. İkinci sezon onayı da aldı. 2018'de Nexflix'de yayımlanacak. 

Çok da ciddiye almadan izleyin diziyi. Etkilenmeyin. Ama bilin ki böyle şeyler gerçekten de Amerika'da gerçekleşiyor. Bizim okullarımızla çok zıtlar. Çok farklı özelliklerimiz var ama insan ister istemez etkileniyor yine de.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

Not: Kesinlikle "The Night We Met - Lord Huron" dinlemenizi öneririm!

17 Mart 2017 Cuma

Yabancı Dizi Dedikodusu: The Vampire Diaries - Final


Merhabalar!


Ay, dayanamadım ve geçen hafta final yapan The Vampire Diaries için yazı yazmak istedim. Çünkü bu dizi benim ilk izlediğim yabancı dizilerden biridir. (İlki Gossip Girl) Hatta bu diziyle beraber yaşlandım diyebilirim. İlk izlemeye başladığımda lise 2'ye gidiyordum. 15-16 yaşlarındaydım sanırım. Hatta iki arkadaşımla eş zamanlı izliyorduk. Her bölüm izlediğimizde sınıfta oturup saatlerce dedikodusunu yapıyorduk. İngilizcemizi bile geliştirmişti sevgili Elena. Sürekli, "Are you okay?" repliği ile sınıfta havamız oluyordu. Hey gidi günler hey!

2.sezondan sonra serinin ilk dört kitabını okudum. Hala da kitaplığımda duruyorlar. Ama kitap ile dizi arasında uçurum farkı var. En basiti; Elena kitapta sarışın. Dizide ise esmer güzeli. Ve kitapta bir süre sonra olaylar süper karışıyor ve açıkçası beni sıkmaya başlamıştı. 4'ten sonra kitaba devam etmedim. Diziye ise tam gaz devam ettim. Elena'nın en büyük aşkı Stefan'ı bırakıp, Damon'a geçmesine rağmen. Her sezonun bölümünde gereksiz parti, kutlama ve ergen sahneler olmasına rağmen. Dengesiz karakterlere ve bitmek bilmeyen kötü karakterlere rağmen. Sevdiğimiz karakterler de dahil olmak üzere tahmin edemeyeceğiniz karakterleri öldürüp öldürüp, bir şekilde geri getirmelerine rağmen. Gel zaman git zaman 8 sezonu devirmişiz yahu. Yıllar ne çabuk geçiyor. Şimdi üniversiteden mezun olmak üzereyim. 

Ve dizi geçen hafta bitti. Bir günümü diziye harcadım. Yarım kalan bölümleri bitirip, hemen finale geçtim. Ve kocaman bir pof! Yani az buz olayları biliyorsunuzdur. 6.sezondan sonra Elena'yı canlandıran Nina Dobrev diziden ayrılmıştı. (Sebebi bence Ian Somerhalder'la olan sancılı ilişkisiydi.) 7.sezonda Nina olmadan yine de güzel toparladılar. Sonra 8.sezonun final olacağı açıklandı ki buna sevindim. Giderek saçmalıyorlardı. Ve son dakikada Nina'yı final sahnesi için getirdiler. (Sanki parası bitmiş de 'aa son bölümde oynayıp da bari birkaç senelik harçlığımı çıkarayım dermiş gibi...) Böyle resmen şu da olsun bu da olsun diye hızlandırılmış bir final sahnesi çekmişler. Memnun kalmadım ama sanki dizi bitmiş gibi de gelmiyor. Böyle sanki yarın yeni bölüm gelecekmiş gibi. 😒

Tabii yan dizi niteliğinde olan The Originals'ın daha final sezonu yayımlanmadı. O da yarın başlıyor. TVD'deki karakterleri görebilecekmişiz. Ki o karakter kesin Caroline. O da ayrı bir olay. Resmen beraber olmadığı erkek kalmadı. Ama yine de seviyorum sarışını. Dizide gelişme gösteren tek karakter bence. Resmen herkesi toparlayan o oldu.

Bir de TVD'nin bize kattığı en güzel şey bence Michaelson ailesiydi. Klaus, Elijah, Rebekah, Kol ve Fin'in aksanları, karizmaları, cool'luktan ölen halleri... Yani getirdikleri karakterlerden en en en iyileri onlardı. Ah bir de Stefan'ın dostu Lexi var. Bence kesinkes Lexi'yi öldürdüklerine pişman senaristler. Çünkü her fırsatta geri getirmeye çalıştıkları kişi Lexi oluyordu. Resmen bok yoluna gitti kız. 😠 

Ve yılların kapışması... Team Stefan mı Team Damon mı? Valla onu bilmem de ben Team Klaus hala. Kötü halini de her zaman göstermediği merhametli yönünü de seviyorum. Gerisi size kalmış. 

Son olarak... Şaka maka takip ettiğim bir dizi daha bitti. Ne çabuk büyüyor keretalar. Umarım ilerleyen zamanlarda ekibi tekrar bir araya toplayıp da bir kez daha diziyi ekranlara getirmeye çalışmazlar. Toparlamaya çalışırken batırıyorlardı zaten. Geri dönüş yolları olursa artık gözlerim kan ağlar. Meeh!

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

katherine gif,
Not: Katherine'i bir hiç ettiniz ya hep içimde ukte kalacak vicdansız senaristler! Mis gibi kötü karakteri görmezden geldiler. Neymiş Elena daha çok seviliyormuş. Yalan canım! Bu arada hep söylüyorum, Nina'yı tebrik ediyorum. İki karakteri öyle müthiş canlandırdı ki Elena'dan soğutup, Katherine'i sevdirdi. 

Not 2: Ay bir ben son zamanlarda baya baya Enzo'ya tutulmaya başlamıştım. Böyle o aksanla konuştukça ağzına vura vura sevesim geliyordu. *elleriylekendiniserinletiyor*

Not 3: Ve gözüm kapalı her sezonun soundtrack'larını öneririm. Dehşet bir müzik listesi var. O kadar müthiş şarkılar keşfettim ki bu dizi sayesinde... Youtube'dan hala açar açar dinlerim.

24 Mayıs 2016 Salı

Dizi Önerisi: Marvel Şeytanı 'Daredevil'


Merhabalarrr

Bu aralar sınavlara odaklanmış olsam da bu yazıyı artık yazmalıydım. Yaklaşık 10 gün önce sınavlar başlamadan önce Daredevil'ın 2.sezonuna başladım. Marvel amcamız bu dizisinde şöyle bir güzellik yapıyor; sezonu bir anda komple yayımlıyor. Yani her hafta yeni bölümü beklemek zorunda kalmıyorsunuz. Ki bilirsiniz, dizileri sezon sezon izlemeyi severim. O yüzden başladım 2.sezona...

Şöyle de acı bir gerçek var ki az daha izlemeyecektim. Nedeni ise ilk sezonu beni çok boğmuştu. 13 bölümlük sezon resmen bana upuzun gelmişti. Bölümler bitmiyor, ilerlemiyordu. Cidden ilk sezonu çöpe atın. Aksiyon sahneleri dışında... Ama durun! Sezon 2'deki aksiyon sahnelerine cidden aşık olacaksınız. Aksiyon delisi biriyimdir (her ne kadar uygulamasam da izlemeye taparım) ve cidden bu dizinin aksiyon sahneleri bir başkaydı. Görevimiz Tehlike de neymiş (?) diyeceksiniz! 

Eğer Daredevil'a hiç başlamadıysanız, ilk sezonu mecbur izleyeceksiniz. Sabırla 13 bölümü bitirin. Matt'e odaklanın. Karen'ı görmezlikten gelin. Kötü adamları da gözünüzde çok büyütmeyin. Elbet o sezon bitecek. Ve gelsin 2.sezon! Eğer ilk sezonu izlemiş ama umudunuz yoksa lütfen blog'umu kapatın ve bölümlere başlayın!


Minik bir uyarı; 2.sezonun ilk 4 bölümü "ama ama ama bari bu sezon güzel olsaydı..." dedirtebilir. Ama sonra Punisher (Karakteri canlandıran oyuncumuzu The Walking Dead'den çok yakın tanıyoruz.) geliyor. Hem de nasıl gelmek! Daha da sonrasında Electra (Hatun fena özellikle aksanına bayılabilirsiniz.) geliyor. Oy dağlar taşlar... Bu sezonun ekibi bir harika dostum! Matt yani Daredevil bile inanılmaz biri oluyor. Böyle bölümleri izliyorum ama kafam yerinde değil. "Bu adamlar nasıl böyle bir şey yapabiliyor?" kafasında oluyorsunuz. Abartmıyorum yahu. Hayatımda izlediğim en sağlam sezonlardan biriydi.

Yapmacıklık yok. Cıvık cıvık aşk sahneleri yok. (Thanks God!) Vurdulu kırdılı sahneleri eksik etmemişler. Kurgu deseniz bu sezon gümbür gümbür gelmiş. Oyuncular öyle güzel canlandırmış ki karakterleri, birine aşık olup diğerine ölesiye nefret duyuyorsunuz. Sonracığıma, bir kitap kurdu olsanız dahi kitapları elinize alamaz oluyorsunuz. Taa ki sezon bitene kadar. Şimdi kara kara düşünüyorum gelecek sezon çekilecek de tanıtımları yapılacak da aniden yayımlanacak. Daha 1 sene var! Oy, ben oyalanacak bir şeyler yapmaya gidiyorum. Siz de dizi önerisi aramayın. Daredevil izleyin. İnsanın maske takıp, adalet arayası geliyor. -.-

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

23 Haziran 2015 Salı

Dizi Önerisi (Şiddetle): Prison Break


Merhaba!

Çok ara vermeden yeni bir dizi önerisi ile geri gelmek istedim. Ki aslında bu yazıyı uzun zamandır planlıyordum. Eğer bana güveniyorsanız, bu diziye aşık olup, fena bağımlısı olacaksınız. Ve ben öyle her diziye kendimi kaptıran biri değilimdir. En favori dizilerin hangisi diye sorsalar hemen Lost ve Fringe diye atlarım. Çünkü bu dizileri cidden deli gibi izlemiştim. Hala izlemeye kıyamıyorum. Ve her fırsatta öneriyorum. (Eh, içinizde bu ikisini izlemeyen varsa yazıyı okumayı bırakın ve hemen başlayın!)

Sıra geldi yeni favorime. Prison Break! Dizi baya eski yapımlardan. 4 sezondan oluşuyor. Sizi sıkmayan, kurgusuyla her bölümün sonunda sizi daha çok bağlayan ve süperötesi şaşırtan biri dizi. Birkaç hafta önce benim hayatımı alt üst etti. Aslında birkaç yıl önce ilk bölümünü izlemiştim ama o sıralar hala Lost'un etkisinde olduğumdan olsa gerek pek anlamayıp, sevmemiştim. Daha sonra en yakın arkadaşım tutturdu izleyelim diye. Zaten sezonları indirmiştim. Başladık diziye. Ve işte o an hayattan koptuk. Tüm günüm, zamanım, hayatım Prison Break'le geçti. Kesinlikle izlenilmesi gerekiyor. Tabii siz bilirsiniz de...

Dizinin kurgusu cidden hem çok özgün hem de süper şaşırtmalı. Micheal Scofield bir mühendistir. Ama hapiste olan abisi Lincoln'ı kurtarmak için suç işler ve kendisini çok başka bir dünyada bulur. Fox River, cidden cehennemin somut halidir. Birbirinden beter serseriler, katiller, tecavüzcüler ve para göz gardiyanlar... Hepsini bir arada düşünün. Ama Micheal planını çoktan yapmıştır. Hapise girmeden önce binanın şemasını ve bazı ipuçlarını vücuduna dövme olarak yaptırmıştır. Geriye sadece göze çarpmadan bu yerden abisiyle kaçmak kalıyor. Ama tabii o kadar kolay değil hiçbir şey. Micheal sadece abisiyle kaçmayı planlarken ister istemez bir grup oluşturuyor. Ve inanın bana bu gruba bayılacaksınız. Bir yandan sevip, bir yandan sövüceksiniz. Çünkü herkes birbiri arkasından işler çeviriyor. Hepsi çakal. Hepsi büyük paralar ve bu delikten kaçma peşinde.

Konuyu oturup saatlerce bıkmadan anlatabilirim ama ne yazık ki yazıyla olacak iş değil. Gerçekten izlenmeyi hakkeden bir diziymiş. Zaten Dünya çapında baya sevilmiş. Hala izlenilen biri dizi. Tamamen gerçek hayattan oluşuyor ama o kadar özgün bir kurgusu var ki sıkılmıyorsunuz. Açıkçası bu diziyi izlerken 'iki bölüm izleyip, bırakacağım bugün' diyemedim ve demek istemedim. Hiç bunaltmadığı için canımın istediği kadar izledim. Son sezonda özellikle 9 bölüm arka arkaya izlemişim. Kardeşim dürtüklemese hipnoz olmuş gibi izlemeye devam edecektim.

Bu dizi aynı zamanda birçok kategoriye girebilir. Dram, aksiyon, gizem, aşk, komedi... Her şeyden bir şeyler var. Ah, aşk demişken... Ya öyle güzel bir aşk hikayesi var ki cidden imrendim. :D Micheal Scofield'a aşık olmayacak kız tanımıyorum. O bakışları, keskin zekası, zarifliği, korumacı halleri... Ellerimi yelpaze yapmak zorunda kalıyordum hep. Aşık olduğu kadın da The Walking Dead'in zillisi Lori'ymiş. TWD'de kadından ne kadar nefret ettiysem bu dizide bir o kadar çok sevdim. Buradaki adı Sara'ydı. Ve öyle güzel bir ikili olmuşlar ki... Hani günümüzdeki dizilerde çiftler ya vıcık vıcık aşk yaşıyıp, löp diye ayrılıyorlar ya da yataktan çıkmak bilmiyorlar ya... Bu dizide açık seçik bir şey bulmak imkansız. Saf aşkı bulabilirsiniz. Ki bu diziye daha çok renk ve özgünlük katmış. Kocaman bir artı daha!

Dizideki karakterlerden bahsedersem... Her türden var. Psikopat olanı mı dersin dosttan öte kardeşliğe adım atan mı dersin... Müthiş bir ekip kurmuşlar. Karakterleri canlandıran oyuncuları ayakta alkışlamak istiyorum. Bu kadar mı mükemmel rol yapılır. Nedense bu dizide oyuncuların performanslarını takip edip, takdir ettim. Resmen gerçeklermiş de gerçek bir şeyi yakınlarından izliyormuşum gibi hissettim. Micheal-Sara çiftine yanıp tutuşacaksınız. Micheal-Fernando dostluğuna imreneceksiniz, T-Bag ve Bellick'e süperötesi kıl olabilirsiniz. Ajan Mahone ve Ajan Kellerman sinir krizlerine sokacaktır büyük ihtimalle. Gretchen'ın güzelliğine kapılmayın, tam bir şeytandır kendileri. Ajan Don'ı nedensizce sevdim. Micheal'ın abisi olmasına rağmen Lincoln'a gıcık olabilirisiniz. Bir karakter bu kadar odun olmamalı! Ay, resmen dedikodularını yapıyorum şuanda. İçimi döktüm. Diziyi izleyenler varsa yanıma uğrasınlar. İçimdekileri dökmem lazım.

Sezonları da değerlendirmek istiyorum. Birinci sezon, dizinin ilk sezonu olmasına rağmen çok heyecanlı ve akıcıydı. Tüm karakterleri tanıma imkanı sağlayıp, diğer sezonların alt yapısını oluşturan ve kurguyu akıcı hale getiren bir sezondu. İkinci sezon baya şaşırtmalı ve komedi dolu bölümlerle çevriliydi. Her bir karakteri ayrı ayrı analiz etmişlerdi. Yeni gelen karakterleri de hemen sevdiren ve tanıtan bir sezondu. Üçüncü sezonda resmen level atlamışlar. İzlerken tırsmadım değil. Çok başka bir dünyada geçiyor olaylar sanki. Çok etkilenerek izledim. İnsanların analizlerini yaptım resmen. Ve gerçekten bana bir şeyler kattı. Son sezon ise... Resmen kalbimi parçaladı. İlk yarısı mükemmeldi. Cidden. Ekibi daha ne kadar sevebilirim bilmiyorum ama son sezonda yerimde duramadım. Tam benim istediğim ve sevdiğim şekilde olaylar gelişti. Kurgularına daha da aşık oldum. Ama ikinci yarıda bir kötü oldum. Hayır niye içim buruk bir şekilde bitirdiler ki diziyi. Rezil olacağımı bile bile söylüyorum; son bölümü ve ekstra iki bölümü zırlayarak izledim. Sanki ben yaşıyormuşum gibi. Dizi tamamen bitince 'kesinlikle favorim oldu, mahvetti beni, gerçek hayata dönmek istemiyorum' dedim ama bitti işte. Nasıl bitirirler ya! Son zamanlarda tekrardan devam edecekleri haberi geldi ama cıkss izlemem. Son sezonu izleyin, neden böyle dediğimi anlayacaksınız.

Of, son sezondan bahsedince yine kötü oldum. Daha ne diyebilirim bilmiyorum. İzleyin canlarım. Cidden izlenmeye değer bir dizi. Müthiş zekalar bir araya gelmiş, çılgın entrikalar dönüyor. En bi sevdiğimdir.

Ve size küçük bir sır vereyim mi ? Bu diziyi izledikten sonra bir cesaret geldi bana. Micheal'ı örnek alıp, ortalığı karıştırmak istercesine olaylara atlamak istedim. Ama popom yemiyor.

Son olarak favori repliklerim. Eminim ki bir yerlerde görmüşsünüzdür. İşte bu efsanevi replikler aslında Prison Break'den! (Üstlerine tıklayın.)


Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

Not: Durun son bir şey daha! Micheal'ı canlandıran Wentworh Miller, gerçek yaşamında eş cinsel olduğunu kabul etmiştir. Hadi toplanıp, ağlayalım kızlar. -.-