Pages

Polisiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Polisiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ocak 2019 Pazartesi

Kitap Önerisi: Doğu Ekspresinde Cinayet - Agatha Christie

Merhabalar

Bu aralar kitapları çatır çatır okuyorum inşallah nazar değmez. *-* 
Dün akşam gözümden uyku akarken Agatha Christie'nin Doğu Ekspresinde Cinayet romanını okudum ve bitirdim. Bugüne kalsaydı meraktan çatlardım. Polisiye kitapların da böyle bir özelliği var işte. Olay çözülene kadar süründürüyor insanı. Olsun. Pişman değilim!
Bu benim ikinci Agatha Christie romanımdı. Yazarı nedense çok seviyorum. Hatta tapıyorum! Tüm yazdıklarını henüz okumasam da ona karşı ayrı bir sempatim var. Çünkü bu yazarla tanışmama vesile olan kişi annemdir.:) Benim yaşlarımda deli gibi okurmuş. "Keşke kitaplarını sana saklasaydım," diye de hayıflanır. Eski basımları için nelerimi vermezdim be!

Şimdi gelelim bu romanına. Aslında çok tesadüf eseri aldım. Filmini izlemeden önce okumak istedim. Keşke biraz araştırma yapmış olsaydım. Bu aslında bir serinin 10.kitabıymış. Agatha'nın Hercule Poirot karakterinin maceralarını anlattığı bir seri var. İlk kitap Ölüm Sessiz Geldi'ymiş. Ben tabii bilmeden ortadan atladım seriye. Kitaplar birbiriyle bağlantılı mı bilmiyorum ama bundan sonra kronolojik sıraya göre okuyacağım seriyi.

Doğu Ekspresinde Cinayet, şaşırtıcı bir kitaptı. Üstelik ilk sahneleri İstanbul'da geçiyor. :)
Hercule Poirot, Belçikalı bir dedektiftir ve mesleğine ara vermiştir. Suriye'den İstanbul'a, İstanbul'dan da Londra'ya trenle seyahat etmektedir. İstanbul'a geldiği zaman eski dostu Mr.Bouc ile karşılaşır ve onun ısrarıyla Doğu Ekspresinde yolculuk yapmaya başlar. 
Tren yola çıktıktan bir gün sonra gece yarısı yoğun kar yağışı nedeniyle durmak zorunda kalır. Bu sırada yolculardan birinin öldüğü haberi gelir.
Hercule'in bir dedektif olduğunu bilen Mr. Bouc, olayı çözmesi için ondan yardım ister. Ve böylece 12 yolcuyla tek tek görüşülür, ipuçları toplanır ve cinayete kurban giden Mr. Ratchett'in katili/katilleri bulunur.

Amaaa sizi şu kadarını söyleyeyim çok şaşıracaksınız. Bir polisiye kitabı için söylenecek en klişe yorum ama cidden aklıma gelmezdi böyle bir kurgu. Agatha Christie'ye bir kez daha hayran oldum ve umarım 2019'da bol bol okuma fırsatım olur.
En favori Agatha Christie romanınız hangisi?

Not: Kitap sonrası hemen filmi de izledim. Johnny Deep var ve bazı sahneler İstanbul'da geçiyor diye seviniyordum fakat filmi beğenmedim. :( Kitap çok daha güzel. 

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

13 Temmuz 2017 Perşembe

Kitap Yorumu: Siyah Buz - Becca Fitzpatrick


Merhabalar

Bu aralar ya bende sorun var ya da okuduğum kitaplarda... Yani okuduğum son iki kitapta da acayip sıkıldım ve "neden böylesin be canısı" diye söylendim. Kitap okumayı aşırı derecede seviyorum ama sanırım yaş ilerledikçe seçici olmaya başladım. Lise zamanlarındaki Jane olsa Becca Fitzpatrick'in alışveriş listesini bile okurdu. Ki favori erkek karakterlerimden biri de yazarın Fısıltı serisinin baş karakteri Patch'dir. Hal böyle olunca durup kendimi sorguladım. Demek ki bazı kitaplar belli yaşlarda okunmalı. Çünkü Siyah Buz bana süper klişe geldi. Göz devirerek okudum.

Tamam, Fitzpatrick çok yetenekli bir yazar değil. Hayal gücü inanılmaz diyemem ama yazarın dili çok sade ve akıcı. Siyah Buz'u okurken zorlanmadım. Ama kurgusu hem tahmin edilebilir hem de dediğim gibi klişelerle doluydu. 

Yazar, Siyah Buz'u polisiye tarzında yazmaya çalışmış. Britt ve kız arkadaşı kış tatilini dağda geçirmek isterler. Ama arkadaşının ağabeyi Calvin de peşlerine takılır. Yine de ayrı ayrı dağa çıkarlar. Kızlar aşırı kar yağışından yolda mahsur kalırlar ve sığınaca bir kulübe bulurlar. Orada iki gençle karşılaşırlar ve olaylar böyle başlar. Ortada kimin yaptığı bilinmeyen üç cinayet var. Britt ile Calvin eskiden sevgilidir ama Calvin onu terk etmiştir. Britt bir yandan Calvin'le ilgili geçmişini düşünürken bir yandan kulübedeki erkeklerden biri olan Mason'ı gözüne kestirir. Falan filan. Konuyu anlatmaya üşendim resmen. Ama genel hatlarıyla bu.

Yazar bilerek mi yapmış bilmiyorum ama kitabı okudukça zaten nasıl biteceğini tahmin etmeye başlıyorsunuz. Hele kitabın ortasında tüm olayı çözmüştüm ve aynısı çıkınca hiç şaşırmadım. 😎 Kitabın son 15 sayfası resmen bambaşka bir kurgu gibiydi. Yani şöyle söyleyeyim; ilk 360 sayfa siyah ve gri tonlarında, son 15 sayfa iç açıcı renkler tonundaydı. O ayrımı yazar güzel yapmış ama yine de kitabı gram sevmedim. Hiçbir karakterle kendimi özdeştirmedim. Şu sahneyi çok sevdim diye bir yer de olmadı. Yani Becca Fitzpatrick benim lisedeki yazarımmış, onu anladım.

Yazarın bir de Tehlikeli Yalanlar adlı kitabı elimde mevcut. Aslında bu kitapları ben almadım. Kardeşim okuyup, getirmiş. Okumamazlık da yapmak istemiyorum, Sevinç abla çevirmiş. Ama bakalım kim bilir ne zaman okurum...

Yani diyeceğim o ki, beyin yakmayan kafa dağıtmalık bir kitap istiyorum diyorsanız alın okuyun tabii. Belki siz benden daha çok seversiniz. Kim bilir? 😏

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

19 Eylül 2016 Pazartesi

Kitap Yorumu: Ölüm Serisi 5 - Büyülü Ölüm / Nora Roberts


Merhabalar


Enfes bir kitap daha okudum. Nora Roberts okudukça mutlu oluyorum. Çünkü bu yazarın kitaplarını bulmak zor. (Giderek daha da zorlaşıyor. Epsilon yeni basım yapmadığı için, sağolsun!) O yüzden sahaflarda karşıma Nora Roberts kitapları çıkınca -özellikle Ölüm Serisi kitapları- adeta elmas bulmuş gibi atlıyorum. Ölüm Serisinin şu ana kadar beş kitabını buldum. Zaten en son da beşinci kitabı, Büyülü Ölüm'ü okudum. Daha fazlasını istiyorum!


Roberts'ın Ölüm Serisi cidden çok güzel ve etkileyici. Sıkmayan, boğmayan bir polisiye kurgusu var. Özellikle karakterleri çok sağlam ve bağımlılık yapıyorlar. Serinin her bir kitabında farklı cinayetlere tanık olup, Eve Dallas ve ekibinin olayı çözmesini ve aşamalarını okuyoruz. Büyülü Ölüm'de de durum böyle. Fakat sanki yazar çıtayı bir tık düşürmüş. Neden mi?


  • Önceki kitaplara göre bu kitapta katilin kim olduğu bariz belli. Yani açık açık o kişinin cinayetleri işlediğini biliyorsunuz. Ama yeterli delil olmadığından Dallas, oradan oraya savruluyor. 
  • Kitabın sonu ve davanın kapanması çok basite kaçmış. Son on sayfaya her şeyi sıkıştırmış yazar. Oldu, bitti. Böyle 'ha' diye kalıyorsunuz. Sonu beni tatmin etmedi.
  • Ama bu kitabın diyalogları kalp ben derim. Diğer kitaplara oranla Büyülü Ölüm'de daha çok sohbet ve polisiye dışı bir diyalog vardı. Eve ve Roarke çiftine artık baya alışmış oluyorsunuz. Roarke'ın yaptıklarını böyle içiniz eriye eriye okuyorsunuz. Yok mu bize de bir İrlandalı serseri ama aslında süper zeki biri? Eve o kadar şanslı ki... Bazen sarsmak istiyorum. Şu adama değer verdiğini daha fazla göster diye. Neyse ki bu kitapta daha renkli bir çift olmuşlar.
  • Bir de geçici yeni bir karakter vardı. Jamie. Adeta Roarke'ın ergen hali ve çok fena bir karakterdi. Hem komik hem zeki hem de Roarke'a kafa tutmayı cesaret eden biriydi. Sırf şu ikisinin komik diyalogları için bile seriye başlayıp, bu kitabı okuyun derim. En favori sahnelerim onlara ait.

Kitabın diğer karakterleriyle de tam gaz devam. Eve'nin çılgın arkadaşı Mavis; iş ortağı ve dostu Feeney; cinayetlerden gelişmeler alıp, haber yapmaya çalışan Nadine ve en bir sevdiğim karakter ise Eve'nin yardımcısı Peabody. Kitapta her karşıma çıktığında 'go my girl' diye bağırasım geliyor nedense. :D

Ve bir şaşkınlığımı dile getireyim. Nora Roberts bu seriyi yazmaya 1995 yılında (doğum yılım) yazmaya başlamış. Tuhaf olan seri 2058 yılında geçiyor. Ve yazarın inanılmaz bir hayal gücü var. Taa 1995 yılında droidleri, uçan arabaları, robotları, ileri teknolojiyi ve lazerli silahları düşünüp, kurguyu bunun üzerine kurmuş. Zaten seriyi bu kadar ilgili çekici yapan da yazarın farklı düşünmesi. Kim 90'larda droid'leri düşünür ki? Hatta hala dönemimizde olmayan uçan arabaları? Gerçekten ilginç. Kitaplarını okudukça arada sırada, "nereden aklına geldi acaba yoksa kadın cidden geleceği mi görüyor" diye mırıldanıyorum.

Okuduğum tek polisiye serisi. Okuyun, okutun. Nora Roberts candır.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

4 Aralık 2015 Cuma

Kitap Yorumu: Ölüm Serisi 4 - Mutlu Ölüm / Nora Roberts


Merhabalar

Bugün blog'a yorum yazma günü ilan ediyorum. Bu aralar zaten büyük bir açlıktan çıkmış gibi okuduğum kitapları yiyip, bitiriyorum. Zaten bu hafta iki kitap yorumu gireceğimi planlamıştım. Sanırım üçüncüsü de yolda olacak. Bunlardan biri de Nora Roberts'ın meşhur Ölüm Serisi'nin 4.kitabı Mutlu Ölüm. Beni biliyorsunuz. Bu seriyi zor buluyorum ve sanırım bu yüzden baya değerli gözümde. Ama 4.kitabı sevmedim. -.- Bana bir şeyler oluyor sanırım. Okuduğum kitaplarda illa bir kusur buluyorum. Bu ya çok hızlı okuduğum için ya da çok fazla kitap okuduğum için artık seçici olmaya başladım. En titizinden hem de...

Ki gerçekten Ölüm Serisi'ni çok seviyorum. Polisiye aşkımı tatmin ediyor. Ama Mutlu Ölüm bana o tadı vermedi. Böyle çok tahmin edilirdi. Daha ilk sayfalarda katili buldum ve Eve'nin nasıl bu kadar kör olduğunu algılayamadım. :D Ya da artık Roberts'ın dilini ve kurgusunu çözdüm. Kitabı okurken biraz sıkıldım ama bir şey aklıma takıldı. Bu Roarke neden bu kadar mükemmel ? Neden Eve'i bu kadar iyi tanıyor ve anlıyor ? Eve'e neden el bebek gül bebek bakıyor. Adam resmen çıtayı yükseltiyor. Kitabı okurken adeta şöyleydim: "Bundan ben de istiyorum. Adama bak ya. Ne! Gerçek kahvesi mi var ? Ben de istiyorum. Bu modelde birini istiyorum. Neden etrafta böyleleri yok ki..." diye diye kendimi yedim. Sonra Jane neden boş geziyor. Bu kitaplar yüzünden. Etrafımdakiler adeta cansız varlıklar. :D

Eheem, neyse. Konudan sapmayayım. Kitabın kurgusuna gelirsek. Aslında kurgusu zekice ve kitabın ismi cuk oturmuş. Katil, insanların beyinlerini ele geçiriyor. Ama teknoloji yoluyla. En basitinden müzik mesela. Hipnoz gibi bir şey. Sizin bilinçaltınızı ele geçiriyor. Ve bu durum yüzünden nedensiz yere intihar vakaları gerçekleşiyor. İntihar ederken hepsinin suratında huzura kavuşmuş gibi bir gülümseme var. Eve'nin elindeki tek ipucu bu işte. Olayı çözene kadar baya ölümden dönüyor. Cidden. Kitabın tek sevdiğim tarafı buydu. Eve'nin hayatta kalma mücadelesi ve kendine güveni...

Bunların dışında yeni evli oldukları için Roarke'la Eve'nin tavşanlar gibi sürekli çiftleşmesi canımı sıktı. Her o sahneye geldiğimde gözümü devirdim. 300 sayfalık kitap zaten. Az bi' uslu durun di mi ? Yok. Sürekli hoop yatak.

Neyse. En eğlendiğim sahneler de Peabody'nin olduğu bölümler. Kadın komedi. Eve'nin yardımcısı oldu artık ve cidden onunla başa çıkan da bir tek o. Aralarındaki diyalog okunmaya değer.

Bu kitap yorumu da böyle işte. Sıradaki kitap çok eğlenceli olacağa benziyor. Barrons & Mac ikilisine devam edeceğim. *-* 

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

4 Ekim 2015 Pazar

Kitap Yorumu: Ölüm Serisi 3 - Ölümsüz Ölüm / Nora Roberts


Merhabaaa

Okullar başladı mı?  Benimki süper hızla başladı. Bünye alışık olmadığı için ilk birkaç gün sudan çıkmış balık gibiydim. Amaa Harry Potter 2'yi ve Ölümsüz Ölüm'ü arka arkaya okudum. Tekrar suya dalmış gibi ayıldım. *-*

HP'nin yorumunu yapmayacağım. Kaç yıllık seri yani. Bilmeyen yoktur. (Kesin vardır ama yorum yapmaya tırstım.) Tek diyebileceğim hem filmleri hem kitapları müthiş olan bir seri yani. Üstüme Hogwarts'ı yapın.

Spot ışıklarını Ölümsüz Ölüm'e alalım. Nora Roberts'ın Ölüm Serisi'ni göz önünden ayırmıyorum. Her gittiğim sahafta didik didik serinin kitaplarını arıyorum ve illa ki biri karşıma çıkıyor. Ölümsüz Ölüm'ü de öyle bulmuştum ve 3 günde yuttum elemanı. Ay yine müthişti. Büyük bir zevkle okuyorum seriyi.

Giderek de güzelleşiyor. Ama bu sefer katili daha sahneye adım atar atmaz anladım. Karakteri okuyorum böyle... Bir itici bir ukala geldi ki sormayın. Hemen katil etiketini üstüne yapıştırdım ve son bölümde o olduğunu öğrenince 'hıh demiştim' dedim kendi kendime. Ama yine de kitap süper akıcıydı.

"Neredeyse dilini yutacaksın, Peabody. Bir erkek, şeytan gibi bir yüze ve tanrı gibi bir bedene sahip olduğunda niçin kadınların gözleri cam gibi oluveriyor?" -Feeney

Bu sefer cinayet suçuna Eve'nin yakın arkadaşı Mavis bulaşıyor. Tabii suçun onun işleyip işlemediği belli değil ama tüm kanıtlar onu gösteriyor. Eve cidden süper iki şey arasında kalıyor. En iyi arkadaşlık görevi mi mesleği mi? Ve bir yandan da evlilik hazırlıklarıyla baş etmeye çalışıyor. :D Ya çok komiklerdi. Hele Roarke... Adamdaki o hava... Yazar çok keskin ve sağlam karakterler yaratmış. Eve'nin ekibine ayrı bayılıyorum. Özellikle bu kitapta Feeney ve Peabody baya ön plandaydı ve onları okurken sırıtmamak imkansız. Eve'i hem çıldırtıyorlar hem de süper destek oluyorlar. Bir de Eve'nin geçmişiyle ilgili baya bir bilgi öğrendim. Önceki kitaplarda sadece söz ediyordu ama şimdi Dr.Mira ve Roarke sayesinde geçmişiyle ilgili baya şeyi dile getirdi. Fenaydı. Ya kitap miss gibiydi. Polisiye türünü daha çok sever oldum. Yazar bazı terimleri öyle basitçe anlatmış ki sıkılmıyorsunuz. Detaylar yerinde. Romantiklik doğru oranda. Karakterler arasındaki bağ deseniz en bi' sevdiğim şey. Okuyun bu seriyi. İlk 10 kitabını bulmak çok zor. Basımları tükendi ve yayınevi tekrar basmayı düşünmüyormuş. Ya sahaflarda arayacaksınız ya da internette pdf'leri var onları indireceksiniz. Elimde olmayan kitapları indirdim mesela.

Şimdilik böyle. Yine görüşmek üzere.
Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

18 Ağustos 2015 Salı

Kitap Yorumu: Ölüm Serisi 2 - Görkemli Ölüm / Nora Roberts


Merhabaaa

Biri bana dur desin yoksa kitapsız kalacağım. Normalde ayda kaç kitap okuduğumu hesaplamam ya da 'şu kadar okumam lazım yea' demem. Sonuçta kitap okumak bir hobi, iş değil. Hatta Goodreads'teki 'yılda bu kadar kitap okucam' meydan okumasına katıldığım için lanet okuyorum. Sanki 50 kitabı okumazsam bir daha hiç kitap yüzü görmeyecekmişim gibi hissediyordum. O yüzden bazı kitapları zorlamaymış gibi okuyordum. Falan filan. Neyse ki yazın bu durumu toparladım. Zevk için okuyorum. Bir daha Goodreads'te öyle bir etkinliğe katılmam. Lanet gibi resmen. -.- 

Atarlanmam bitti. Konu buraya nasıl geldi bilmiyorum. Her neyse. Bu aralar kitaplara doyamıyormuşum gibi jet hızıyla okuyorum. Biraz da göt korkusu var. Eylül ayından sonra zorlu bir döneme gireceğim kesin. Bölümün zorluğunu bilmiyorum ama başımda Rusça gibi bir tatlı bela olacak. O yüzden yaz tatilimi iyi değerlendirmeye çalışıyorum. Ve ayın 6.kitabını da bitirdim. Resmen benim için rekor!

Ay ama bıdı bıdı'larım bir yana, Nora Roberts okumayı o kadar çoook özlemişim ki... Bu yazarı bi ayrı seviyorum. Nedense Ölüm Serisi'ne de fena bağımlıyım. Ki daha 2.kitabı bitirdim. Gören de serinin yeni kitabını bekliyor falan diyecek. (Şaka maka yurt dışında 40 küsürüncü kitabı çıkmış serinin.) Ama yine de çok seviyorum seriyi. Sanırım farklı olduğundan ve ülkemizde bulunmadığındandır. Evet, bu seriye başlayanları bir uyarayım. Serinin ilk 7 kitabını çoook zor bulursunuz. Aktif satışı yok. Sahaf sahaf gezip bulmalısınız. Olmadı pdf dosyasını bulup, indirin. İlk kitabı öyle okumuştum. Şimdi 2.kitabı normal okudum. Şans eseri bulup, almıştım. Ve acı haber; yayınevi -Epsilon- yeni basım yapmayı düşünmüyor. Ne diyeyim. Aynen devam. -.-

Neyse. Yine de bu seriden kopamam. Eve Dallas'ın sert karakterini okumayı özlemişim. Gizemli olayları çözerken ki halleri öldürüyor beni. Kadın adeta kitap dünyasının Kraliçesi. Eh, Roarke'ın hakkını yiyemem. Eve gibi zorlu bir kadını elde etti de sonunda mutlular. Aslında bu kadar hızlı giden çiftleri pek sevmem ama bunlar o kadar doğal ve normaller ki... Cıvık cıvık aşk yok. Aşk üçgeni yok. (Roarke'ın eskileri karşılarına çıkıyor ama tepki alacak kadar değil.) İkisi de yaralı ve birbirlerini iyileştiriyorlar. Roberts'ı alkışlıyorum. Süper bir çift yaratmış.

"Ona... meşgul olduğumu söyledim. O sıralarda başka birine aşık olmak üzereydim."

Ama Görkemli Ölüm'de işler biraz karışık. Eve, işine aşık bir kadın ve hayatına değer vereceği biri girdiğinde ne yapacağını şaşırıyor. Hem Eve'nin hem de Roarke'ın eski yaşamlarını merak ediyorum. Umarım ilerleyen kitaplarda görürüz. Çünkü bu kitapta baya çelişki yaşadılar. Eh bir de yine cinayet olayları vardı. İki ünlü kadın aynı şekilde öldürülüyor ve ikisini de yakından tanıyan yine Roarke. Eve artık kafayı yiyecek sanırım. İlk kitapta da buna benzer olay vardı. Ama Roarke n'apsın. Adam zengin, çevrisi geniş, İrlandalı, yakışıklı, zevk düşkünü... Eheem, konuyu saptırmayayım. 

Bu kitap da gizemli olayları içeren bir polisiye kitabıydı ve öyle güzel okutturdu ki kendini... Eve'nin ekibini çok seviyorum. Partneri Feeney'i sevdiğimi söylemiştim zaten. Bi de Şef Tibble ile acemi polis memuru Peabody ortaya çıktı. Bu ikisini daha çok görmek istiyorum! Ve Eve'nin ilginç bir karaktere sahip olan arkadaşı Mavis'i çok sevdim. Bu kitapta ekip daha eğlenceliydi. Aralarındaki diyalog beni yedi bitirdi. :D

Hmmm. Bunların dışında, valla seriyi özlemişim. Bir daha bu kadar ara vermeyeceğim. Sağlam bir polisiye serisi istiyorsanız, Nora'ya yapışın derim.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

23 Haziran 2015 Salı

Dizi Önerisi (Şiddetle): Prison Break


Merhaba!

Çok ara vermeden yeni bir dizi önerisi ile geri gelmek istedim. Ki aslında bu yazıyı uzun zamandır planlıyordum. Eğer bana güveniyorsanız, bu diziye aşık olup, fena bağımlısı olacaksınız. Ve ben öyle her diziye kendimi kaptıran biri değilimdir. En favori dizilerin hangisi diye sorsalar hemen Lost ve Fringe diye atlarım. Çünkü bu dizileri cidden deli gibi izlemiştim. Hala izlemeye kıyamıyorum. Ve her fırsatta öneriyorum. (Eh, içinizde bu ikisini izlemeyen varsa yazıyı okumayı bırakın ve hemen başlayın!)

Sıra geldi yeni favorime. Prison Break! Dizi baya eski yapımlardan. 4 sezondan oluşuyor. Sizi sıkmayan, kurgusuyla her bölümün sonunda sizi daha çok bağlayan ve süperötesi şaşırtan biri dizi. Birkaç hafta önce benim hayatımı alt üst etti. Aslında birkaç yıl önce ilk bölümünü izlemiştim ama o sıralar hala Lost'un etkisinde olduğumdan olsa gerek pek anlamayıp, sevmemiştim. Daha sonra en yakın arkadaşım tutturdu izleyelim diye. Zaten sezonları indirmiştim. Başladık diziye. Ve işte o an hayattan koptuk. Tüm günüm, zamanım, hayatım Prison Break'le geçti. Kesinlikle izlenilmesi gerekiyor. Tabii siz bilirsiniz de...

Dizinin kurgusu cidden hem çok özgün hem de süper şaşırtmalı. Micheal Scofield bir mühendistir. Ama hapiste olan abisi Lincoln'ı kurtarmak için suç işler ve kendisini çok başka bir dünyada bulur. Fox River, cidden cehennemin somut halidir. Birbirinden beter serseriler, katiller, tecavüzcüler ve para göz gardiyanlar... Hepsini bir arada düşünün. Ama Micheal planını çoktan yapmıştır. Hapise girmeden önce binanın şemasını ve bazı ipuçlarını vücuduna dövme olarak yaptırmıştır. Geriye sadece göze çarpmadan bu yerden abisiyle kaçmak kalıyor. Ama tabii o kadar kolay değil hiçbir şey. Micheal sadece abisiyle kaçmayı planlarken ister istemez bir grup oluşturuyor. Ve inanın bana bu gruba bayılacaksınız. Bir yandan sevip, bir yandan sövüceksiniz. Çünkü herkes birbiri arkasından işler çeviriyor. Hepsi çakal. Hepsi büyük paralar ve bu delikten kaçma peşinde.

Konuyu oturup saatlerce bıkmadan anlatabilirim ama ne yazık ki yazıyla olacak iş değil. Gerçekten izlenmeyi hakkeden bir diziymiş. Zaten Dünya çapında baya sevilmiş. Hala izlenilen biri dizi. Tamamen gerçek hayattan oluşuyor ama o kadar özgün bir kurgusu var ki sıkılmıyorsunuz. Açıkçası bu diziyi izlerken 'iki bölüm izleyip, bırakacağım bugün' diyemedim ve demek istemedim. Hiç bunaltmadığı için canımın istediği kadar izledim. Son sezonda özellikle 9 bölüm arka arkaya izlemişim. Kardeşim dürtüklemese hipnoz olmuş gibi izlemeye devam edecektim.

Bu dizi aynı zamanda birçok kategoriye girebilir. Dram, aksiyon, gizem, aşk, komedi... Her şeyden bir şeyler var. Ah, aşk demişken... Ya öyle güzel bir aşk hikayesi var ki cidden imrendim. :D Micheal Scofield'a aşık olmayacak kız tanımıyorum. O bakışları, keskin zekası, zarifliği, korumacı halleri... Ellerimi yelpaze yapmak zorunda kalıyordum hep. Aşık olduğu kadın da The Walking Dead'in zillisi Lori'ymiş. TWD'de kadından ne kadar nefret ettiysem bu dizide bir o kadar çok sevdim. Buradaki adı Sara'ydı. Ve öyle güzel bir ikili olmuşlar ki... Hani günümüzdeki dizilerde çiftler ya vıcık vıcık aşk yaşıyıp, löp diye ayrılıyorlar ya da yataktan çıkmak bilmiyorlar ya... Bu dizide açık seçik bir şey bulmak imkansız. Saf aşkı bulabilirsiniz. Ki bu diziye daha çok renk ve özgünlük katmış. Kocaman bir artı daha!

Dizideki karakterlerden bahsedersem... Her türden var. Psikopat olanı mı dersin dosttan öte kardeşliğe adım atan mı dersin... Müthiş bir ekip kurmuşlar. Karakterleri canlandıran oyuncuları ayakta alkışlamak istiyorum. Bu kadar mı mükemmel rol yapılır. Nedense bu dizide oyuncuların performanslarını takip edip, takdir ettim. Resmen gerçeklermiş de gerçek bir şeyi yakınlarından izliyormuşum gibi hissettim. Micheal-Sara çiftine yanıp tutuşacaksınız. Micheal-Fernando dostluğuna imreneceksiniz, T-Bag ve Bellick'e süperötesi kıl olabilirsiniz. Ajan Mahone ve Ajan Kellerman sinir krizlerine sokacaktır büyük ihtimalle. Gretchen'ın güzelliğine kapılmayın, tam bir şeytandır kendileri. Ajan Don'ı nedensizce sevdim. Micheal'ın abisi olmasına rağmen Lincoln'a gıcık olabilirisiniz. Bir karakter bu kadar odun olmamalı! Ay, resmen dedikodularını yapıyorum şuanda. İçimi döktüm. Diziyi izleyenler varsa yanıma uğrasınlar. İçimdekileri dökmem lazım.

Sezonları da değerlendirmek istiyorum. Birinci sezon, dizinin ilk sezonu olmasına rağmen çok heyecanlı ve akıcıydı. Tüm karakterleri tanıma imkanı sağlayıp, diğer sezonların alt yapısını oluşturan ve kurguyu akıcı hale getiren bir sezondu. İkinci sezon baya şaşırtmalı ve komedi dolu bölümlerle çevriliydi. Her bir karakteri ayrı ayrı analiz etmişlerdi. Yeni gelen karakterleri de hemen sevdiren ve tanıtan bir sezondu. Üçüncü sezonda resmen level atlamışlar. İzlerken tırsmadım değil. Çok başka bir dünyada geçiyor olaylar sanki. Çok etkilenerek izledim. İnsanların analizlerini yaptım resmen. Ve gerçekten bana bir şeyler kattı. Son sezon ise... Resmen kalbimi parçaladı. İlk yarısı mükemmeldi. Cidden. Ekibi daha ne kadar sevebilirim bilmiyorum ama son sezonda yerimde duramadım. Tam benim istediğim ve sevdiğim şekilde olaylar gelişti. Kurgularına daha da aşık oldum. Ama ikinci yarıda bir kötü oldum. Hayır niye içim buruk bir şekilde bitirdiler ki diziyi. Rezil olacağımı bile bile söylüyorum; son bölümü ve ekstra iki bölümü zırlayarak izledim. Sanki ben yaşıyormuşum gibi. Dizi tamamen bitince 'kesinlikle favorim oldu, mahvetti beni, gerçek hayata dönmek istemiyorum' dedim ama bitti işte. Nasıl bitirirler ya! Son zamanlarda tekrardan devam edecekleri haberi geldi ama cıkss izlemem. Son sezonu izleyin, neden böyle dediğimi anlayacaksınız.

Of, son sezondan bahsedince yine kötü oldum. Daha ne diyebilirim bilmiyorum. İzleyin canlarım. Cidden izlenmeye değer bir dizi. Müthiş zekalar bir araya gelmiş, çılgın entrikalar dönüyor. En bi sevdiğimdir.

Ve size küçük bir sır vereyim mi ? Bu diziyi izledikten sonra bir cesaret geldi bana. Micheal'ı örnek alıp, ortalığı karıştırmak istercesine olaylara atlamak istedim. Ama popom yemiyor.

Son olarak favori repliklerim. Eminim ki bir yerlerde görmüşsünüzdür. İşte bu efsanevi replikler aslında Prison Break'den! (Üstlerine tıklayın.)


Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

Not: Durun son bir şey daha! Micheal'ı canlandıran Wentworh Miller, gerçek yaşamında eş cinsel olduğunu kabul etmiştir. Hadi toplanıp, ağlayalım kızlar. -.-

19 Eylül 2014 Cuma

Yabancı Dizi Önerisi : White Collar !


Herkese Merhaba !

Şu aralar ruh halim öyle böyle. Evde oturmaktan patlayacağım sanırım. :D Tüm yaz bir şeylerle uğraştıktan sonra evde oturmak... cidden işkence gibi. Okul başlasa da yoğunluğun dibine vursam diyorum. Eh, böyle deyince de çevremdekiler "Otur kitabını oku, dizileri izle. Kafa dinle!" diyorlar. Haklılar. Ben de yarım kalan dizilerimi bitirmeye karar verdim. İlk olarak White Collar'a başladım. En son 5.sezonda kalmıştım. İzledim ve bitirdim. Şimdi sizlere tanıtma zamanı!

Bu diziyi Matt Bomer sayesinde keşfettim. Kendilerini Elli Ton Serisindeki Christian Grey adayı olarak isteyenlerdenim. Seriyi ilk okumaya başladığım zamanlarda Matt'i daha yakından tanımak için hayatını araştırırken White Collar ile karşılaştım. Bir polisiye dizisi ! Onun FBI ajanı olarak görmeyi hayal ederken karşıma bir numaralı suçlu olarak çıktı. :D Ki bundan daha memnun oldum. Bir rol bir insana bu kadar mı yakışır arkadaş !


Dizi şuan 5.sezonunu bitirdi. Yeni sezon gelecek fakat son sezon. Yine de şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki Amerika'da oldukça izlenilen bir dizi. Ülkemizde ise pek keşfedilmemiş. FX TV'de bazen bölümleri yayınlanıyor. Ki ilk 2 sezonu TV'den izledim. Polisiye türüne göre oldukça kaliteli, oyuncu kadrosu müthiş bir dizi. Ayrıca hiç sıkıcı değil. Bol bol komedi de var.

Dizinin konusundan bahsetmek gerekirse, Neal Caffrey (Matt Bomer) New York FBI'da en çok arananlar listesinde bir numaralı dolandırıcıdır. Hemde öyle böyle değil. Nerede çok değerli sanat eserleri varsa hepsini yürütmüş. Caffrey'i yakalaması için Özel Ajan  Peter Burke (Tim DeKay) ise iş başındadır. Caffrey'i iki kere enselemiştir. Artık bu sıkıcı ve yorucu kovalamadan sonra Burke ve Caffrey bir iş birliği yapar. Ajan, onu hapisten çıkarmasına karşılık Caffrey dolandırıcılık ve diğer tüm suçluları yakalamasında yardımcı olacaktır. Bir izleme cihazının üstünde olması şartı ile elbette. Ve beraber Beyaz Yaka (White Collar) ekibinde çalışmaya başlarlar. İlk başta pek farkında olmasalar da mükemmel bir ikili olurlar. Fakat aralarındaki güvensizlik bir süre sonra işleri karıştırır. Çünkü Neal Caffrey, benliğinden kopamaz.

İlk sezonda bol bol olaylarla karşılaşıyorlar. Ve cidden ikisi müthiş işler çıkartıyor. Neal uzman bir dolandırıcı olduğu için operasyonlarda baya yardımcı oluyor. Kendi meslektaşlarını yakalattırıyor. :D Neal'ın ortağı ve en yakın arkadaşı Mozz da işin içinde. Her ne kadar FBI ajanlarını sevmese de eğlenceli ve komik bir şekilde bizimkilere çok yardımcı oluyor.
Neal'ın bu iş ortaklığını kabul etmesinin sebebini de bu sezonda öğreniyoruz. Aşık olduğu kızı, Kate'i tekrardan bulmak için dışarda olması gerekiyor. Bu yüzden Peter'la iş birliği yapmaktadır. Bir yandan FBI ajanlarına yardım ederken diğer yandan da Kate'i aramaktadır. Fakat olaylar sezon sonunda fena karışır. Tam kızı buldu derken... Bundan sonrası elbette spoiler. :D İzleyin, görün, şok olun ve tabii ki sinir olun.


İkinci sezonda ise olaylar hem karışık hem komik hemde dramatik. Neal, gizli saklı olayların arkasındaki kişiyi aramaktadır. Elbette Mozz ve Peter onun için endişelenmekte. Ve her fırsatta yardım etmeye çalışıyorlar. Sezon sonunda ise tüm olayların arkasındaki kişi ortaya çıkıyor. Neal'ın dolandırıcı olmasına sebep olan kişiye, Keller'a ulaşıyoruz. Bu sezonda en renkli bölümler ise sigortacı ve Neal'ın daha önce mahkemede tutuklanmasını sağlayan Sara ile Neal'ın hem çekişmeli hemde romantik sahneleriydi. Sara'yı cidden çok seviyorum. Çok değişik bir kadın. :D Kate'e zaten gıcık oluyordum, acaip soğuk tipli biri. Alex ise... Neal'ın sözde dostu ! Neyse, bir çok isim verip aklınızı karıştırmak istemiyorum. Diziyi izledikçe herkesi çok iyi tanıyorsunuz zaten. :D

Üçüncü sezon ise en riskli sezon. Peter ve Neal'ın dostuluğu tehlikede. Çünkü Neal ve Mozz, Peter'ın arkasından baya işler karıştırıyorlar. Keller'ın hazinesini ele geçirip, saklıyorlar. Peter ise o hazinenin peşinde. Ve elbette bu ikiliden şüpheleniyor ama kanıtı olmadığı için eli kolu bağlı bekliyor. En sonunda akıl hocası olan Kramer'ı çağrıyor. İlk başlarda adamı sevmiştim. Fakat Neal'ın başını ciddi bir belaya sokuyor. Ki zaten sezon sonunda ağzım açık kaldı. Ve diziye daha da hayran oldum. Sezon biter bitmez direk sıradaki sezona başladım.

Dördüncü sezon, kesinlikle favorim. İlk iki bölümünü izlerken hem çok heyecanlandım hemde habire sırıttım. Bazı sahneleri tekrar tekrar izledim. Matt, Neal Caffrey'i çok eğlenceli ve etkileyici oynuyor. Ona tutulmamak imkansız. Bu sezonda Peter&Neal ikilisinin inanılmaz dostluğunu daha sık görüyoruz. Aralarındaki bağ çok hoşuma gitti. Peter, Neal'ı kendi evladı ya da kardeşi gibi sevip, koruyor. Mükemmel mesleğini -FBI- tehlikeye atacak kadar çok seviyor hemde. Bu yüzden bu sezonda onlara daha çok bağlandım. Ve elbette bu sezonda da işler fena halde karışır. Neal, geçmişindeki sırları öğrenmek için onu büyüten ve aynı zamanda babasının iş ortağı olan Ellen'dan yardım ister. Ama esrarengiz birisi sırların açığa çıkmasını engellemeye çalışır. Ve bu sırada Neal, yıllar sonra babasıyla karşılaşır. Açıkçası babasına çok gıcık oldum. Ki Neal tam istediğim gibi davrandı. Bu sezon sonunda ise Ellen'ın, Neal'ın bulması için bıraktığı bir kutu meydana çıkar.

Beşinci sezon, resmen bomba gibiydi. Bu sezonla ilgili konuyu pek anlatamayacağım çünkü diğer sezonlar hakkında spoiler vermiş olurum. Ama şöyle söyleyeyim; Neal, bazı hataları yüzünden bunları telafi etmek ister ve iyice dibe batar. Peter'a yalan üstüne yalan söyler ve cidden arkasından fena işler çevirir. Ama bu onun elinde değildir. Bir tehdit altındadır. Ve hayatına hiç ummadığı anda yeni biri girer. Kate'in masumluğunu, Sara'nın zekiliğini ve Alex'in çekiciliğini taşıyan bir kadın...
Çok çok ve çok güzel bölümler vardı. Şunu söylemezsem olmaz. Sezonun sonlarına doğru bir bölüm var ki... Ağzınız açık kalacak. O bölümü gece yarısı izliyordum. Resmen şoktan donakaldım ve diğer bölümlere gömüldüm. Sonra bir baktım sezon bitmiş... Dehşet bir şeydi. Mutlaka izleyin. Mutlaka!

White Collar hakkında söylenecek çok şey yok. Keşfedilmemiş, altın değerindeki dizilerden biri. İzleyin, izletin. Gerçekten polisiye ve komediyi seviyorsanız bu diziye bayılacaksınız. :D

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

8 Şubat 2014 Cumartesi

Tatili Tekrardan Yaşayabilir miyiz ? Hiç mi ? Peki.


Bu tatili bir daha baştan yaşayabilir miyiz ? Gelmiş geçmiş en iyi yarıyıl tatilimi geçirdim diyebilirim. Benim için çok verimliydi. Gündüzleri inekledim, geceleri film izledim. Hiç mi hiç kitap okumadım. Sağolsun Cassandra Clare, Mekanik Prenses'ten sonra ne bir şeyler okumak istedim ne de romantik bir şeyler görmek istedim. :D Bu yüzden bende bol bol macera, aksiyon, komedi ve fantastik filmler izledim. Yazarken bile içim kıpır kıpır oluyor. Şansıma hep iyi ve kaliteli filmler izledim. Eh, izlediğim filmlerin adlarını ve ekibini görünce zaten kalitesiz bir yapım olmalarının imkansız olduğunu anlayacaksınız. :D 

Tatilin ilk günü Frozen'ı ve We're The Millers'ı izledim. Frozen, bir animasyon filmi. Oscar'a aday. Ve bir Disney filmi olduğu için hemen izledim. Tahmin edebileceğiniz gibi bayıldım ! Gelmiş geçmiş en iyi animasyonlardan biriydi. Cidden Oscar'lık. :D Kurgusu ve sahneleri çok anlamlı, eğlenceliydi. Kesinlikle izleyin derim. Film bitiminde zaten habire "Do you wanna build a snow maaan ?" şarkısını söyler oldum. Let It Go'yu çok uzun zamandır dinliyordum. Her ikisini de dinleyin ve filmi kesinkes izleyin diyorum.

We're The Millers'ın fragmanını daha önce TV'de görmüştüm. Eh, kadrosu güzel olunca izleyeyim dedim. Jennifer Aniston, Emma Roberts ve Jason Sudeikis başrollerde. Biraz küfür içerikli bir film. Yani beni rahatsız etmedi ama burada uyarayım. Yine de çok komik ve eğlenceli bir filmdi. Kurgusu hoşuma gitti. Birbirinden bağımsız dört kişi bir araya geliyor ve aile gibi gözükerek Meksika'ya bir "iş yapmaya" gidiyorlar. Uyuşturucu kaçakçılığı... Ama öyle komikler ki... izlerken habire sırıttım. Benim çok hoşuma gitti. :D Komedi severler izlesin kesinlikle.

Çok küçükken TV'de Mr & Mrs Smith'i izlemiştim. Ama hiç hatırlamıyordum. Bu tatilde filmi yeniden izleyeyim dedim. Demez olaydım. Bu filmden sonra kendime gelemedim resmen. :D Aksiyonun dibine vurmuş adamlar. Resmen filme aşık oldum. Ki ben Brad Pitt ile Angelina Jolie'yi pek seven biri değilim. Aslında hiç ilgimi çekmezler. Bu filmden sonra çifti bir sever oldum ki... Anlatamam. Öyle böyle değil. Film zaten her zaman izlenecekler listeme eklendi. Geç izlediğim için kendime baya söylendim. Çünkü cidden müthiş bir film. Aşık oldum resmen. :D Bu filme kelimeler yetmez. Gidin izleyin, tekrar tekrar...

Büyük bir aksiyon filminden sonra yine komedi tarzına döndüm ve Horrible Bosses'ı izledim. Bizdeki adı ile Patrondan Kurtulma Sanatı. Şans eseri filmi izledim ve burada da karşıma Jennifer Aniston ile Jason Sudeikis çıktı. :D Filmi ilk başta pek anlamadım. 3 kafadar patronlarından şikayet edip durmakta ve patronlarından kurtulmak için kiralık bir katil tutmak isterler. Fakat bu kiralık katil bunlara ne yapmalarını anlatır sadece ve bu üç şapşal öyle karmaşık ve eğlenceli bir plana atılırlar ki izlerken acaip eğlendim. :D Olayların oluş biçimi bile çok güzeldi. Bu film sayesinde Jamie Foxx'u tanıdım. Jason Bateman'ı daha da sever oldum. Kadrosu on numara yani. :D Komedi severler için ayrı bir öneririm.

White House Down'ı izler izlemez zaten blog'da detaylı bir yorum yazısı hazırladım çünkü cidden filme hayran kaldım. Gerek oyuncuları gerekse kurguları falan... Hatta hızımı alamadım. Aksiyon sever bir arkadaşım var. Onu aradım ve "kesinlikle bu filmi beraber izlemeliyiz" dedim. Onunla da tekrar izledim. Tek diyebileceğim bu haftasonu kesinkes izleyin ! Detaylar için ; White House Down 

Ve şimdi geldik, bu tatilde izlediğim en mükemmel film serilerini anlatmaya. Her tatilimde bir film serisi izlemeye çalışıyorum ama bu sefer kendimi aştım ve Görevimiz Tehlike ile Karayip Korsanları serilerini peşpeşe izledim. Pişman mıyım ? Deli miyim ben pişman olayım. :D Keşke daha fazla zamanım olsaydı da diğer film serilerine de gömülseydim.


Karayip Korsanları'nı inadımdan geç izlediğim için kafamı duvarlara sürtmek, kendimi camdan aşağı atmak ve gözlerimi oymak istiyorum. Hangi akılla ben bu filmi izlememişim, bilmiyorum ! Bir de seriyi izlerken aklıma habire ; 2010'da TTS- Eclipse'ı sinema salonunda izlerken yan salondan Karayip Korsanları Gizemli Denizlerde'yi izleyenlerin seslerini duyuyordum. Habire bir gürültü, kahkaha falan. Eclipse'ı doğru düzgün bile izleyememiştim. O anlar aklıma geldi de... Nasıl pişman oldum anlatamam. Neyse, filmden söz edeyim. Son pişmanlık fayda etmez. :D

Sonunda Kaptan Jack Sparrow ile tanıştım. Bu kadar sempatik, eğlenceli, umursamaz ve sarhoş tipli birini daha tanımak çok iyi geldi. :D Filmin neden bu kadar çok tuttuğunu anladım. Böyle sağlam bir karakter ile değil dört film milyon film çekilir. Johnny Depp yine oyunculuğunu konuşturmuş. Adamı zaten çok seviyorum. Gerek kişiliği gerekse oyunculuğu... Ama Kaptan Jack Sparrow sayesinde aşık oldum. Filmdeki konuşmaları, aksanı, hareketleri... Her şeyi etkileyiciydi. 

Orlando Bloom'u daha da sever oldum. Onun karakteri de çok etkileyiciydi. Keira Knigtley'i ilk bu filmde gördüm. Oyunculuğu çok hoşuma gitti. Film serisinin kadrosu zaten çok sağlam. Son filmde Sam Claflin ile Amanda Seyfried'i görünce kalp krizi geçirecektim. :D Sam'e bayılıyorum çünkü. Amanda da favorilerimden. Bu yüzden bu film serisine tutuldum. Favorilerimden oldu kesinlikle. Aslında bir bakıma iyi ki geç izlemişim dedim. Çünkü filmlerin arasında uzun bir zaman var. Özellikle Ölü Adamın Sandığı 'nı-ikinci film- izledikten sonra diğer filmi nasıl izledim hatırlamıyorum. Çünkü çok heyecanlı bir yerde bitti. Ki zaten ikinci film favorim. :D Son filmde merak edici bir şekilde bitti. Artık 2016'da sinema salonunda kamp kururum. 

Müthiş kadro, eğlenceli karakterler, komik sahneler, heyecanlı bölümler ve Kaptan Jack Sparrow, Karayip Korsanları'nı başka türlü nasıl anlatırım bilmiyorum. Artık her fırsatta filmlerini izlerim. :D 
Minik Not : Sparrow'un çığlığını mutlaka duymalısınız. :D Filmde, her çığlığında kahkaha krizine giriyordum. Bu kadar komik biri olamaz ! Adamın ses tonu bile bazen komik geliyor. Aksanına kalp kalp kalp.


Görevimiz Tehlike  filmlerine gelirsek... Adeta benim için yapılmış filmler sanki. :D Aksiyon'u ayrı bi seviyorum filmlerde. Durmadan aksiyon sahneleri olsun, hiç sıkılmadan izlerim. Bu film serisini de o yüzden izledim. Ki zaten uzun zamandır bildiğim bir seri. Sinema salonlarında kocaman afişlerini görüyordum ama izleme fırsatım olmadı hiç. Geçen TV'de Görevimiz Tehlike 4'ü veriyorlardı. Bir göz atayım dedim. Elimde kumanda, gözlerim hipnoz olmuş, ekranın karşısında heykel gibi kalmışım. O kadar heyecan verici bir sahne vardı ki... Sonra durdum ve dedim ki "TV'yi kapat. Seriyi baştan izle. Böyle olmayacak !" Ve dediğimi yaptım. İlk film açıkçası pek hoşuma gitmedi. Ki bu normal. 1996 yapımı, ne bekleyebilirim ki ? Yine de Ethan Hunt'ın peşini bırakmadım ve peşpeşe filmleri izledim. 

İlk filmden sonra diğerlerinde zaten aksiyon tavan yaptı. İkinci film çok iyiydi, cidden. Ama benim favorim üçüncü film. Film bitiminde detaylı bir araştırma yaptım ve karşıma yapımcı ve yönetmen koltuğunda J.J. Abrams çıktı. Bu adama kesinlikle bayılıyorum. Lost, Fringe ve Once Upon A Time dizilerinde beni kendine hayran bıraktı. Bu adamın her projesini gözüm kapalı izlerim. Tom Cruise ile mükemmel bir iş çıkarmışlar. O kadar güzeldi ki... Romantik bir şey falan görmek istemiyordum ama bu filmde romantik ve aksiyon çok uyumluydu. Bitmesin istedim. Tom Cruise neden babam yaşında diye bile söylendim. :D Ethan Hunt karakterine çok uymuş. Ve bu filmde geçen günlerde vefat eden Philip Seymour Hoffman ile City of Bones'dan tanıdığım Jonathan Ryhs Meyers vardı. Kadrosu harikaydı.

Son filmde ise karşıma sürpriz bir isim çıktı. İzlerken bir an kalbim durdu zaten. Yok canım, o olamaz falan derken Josh Holloway olduğunu kabul ettim. J.J. Abrams yine yapımcı olur da eski oyuncularını geride bırakır mı hiç ? İkili Lost'tan sonra bir araya gelmiş yine. Tabii filmde umduğum kadar yer almadı ama olsun. Jeremy Renner'ı doyasıya izledim. Bu adamı bu sene çok sever oldum. :D O yüzden son filmi de çok sevdim. Artık bir diğer filmi 2015'te sabır küpü olup, beklerim.

Benim tatilim böyle geçti işte. Cidden kurguları, oyuncuları ve efektleri müthiş olan filmler izledim. Hayatıma renk, aksiyon ve yenilik kattılar. Frozen'dan Anna ve Olaf sayesinde baya eğlendim, Millers ailesi ile kahkahalar attım, Smith'lerle aksiyona doydum, üç kafadar ile patronlara karşı yapılan planlarda yer alarak yeni şeyler öğrendim, John Cale ile dövüş teknikleri öğrendim, Kaptan Jack Sparrow ile hayatın tadını çıkardım ve Ethan Hunt sayesinde birkaç pratik şey öğrendim. 

Artık gelecek tatilimde -sanırım yaz tatili oluyor o- diğer film serilerini izlerim. Öneri de istiyorum. Az biraz film zevkimi anlamışsınızdır. :D Umarım iyi bir tatil geçirmişsinizdir ve bu yazım ile film konusunda yardım edebilmişimdir. Şimdiden iyi seyirler, iyi eğlenceler !

Sevgiler, öpücükler : Jane

9 Ocak 2014 Perşembe

Kitap Yorumu: Çıplak Ölüm - Nora Roberts


Aslında kitap okumaya kısa bir ara verecektim. Kafam rahatlasın, az biraz beynim karakterlerden ve çılgın yazarların stres oluşturan romanlarından uzak dursun diye böyle bir şey düşünmüştüm. Ama taa ki telefonumda bir e-kitap karşıma çıkana kadar. Yani resmen "durmadan oku, yakanı bırakmayacağız" diye gözüme gözüme sokuyorlar kitapları. Normalde e-kitap okuyamam ve sevmem de. Bir kaç yıl önce internet üzerinden bir hikayeyi öyle okudum. Sonrasında gözlerim iflas etmişti. O günden beri e-kitap okumaya karşıydım. Ama Nora Roberts'ın Ölüm Serisi'nin ilk kitabı karşıma çıkınca kendime engel olamadım ve her gece yorganın altına girip, ne kadar yorgun olursam olayım okumaya başladım. Aslında çok kısa bir kitaptı ama her gece gıdım gıdım okuyunca yeni bir rekor daha kırmış oldum. 

Bu yıl zaten bol bol polisiye okumak ve izlemek istiyordum. Bir yandan White Collar izlerken diğer yandan Çıplak Ölüm'ü okudum. Resmen kendimi FBI ajanı ya da Teğmen gibi hissettim. Ki, dedektifliğe bir ara kafayı takmış bir insanım ben. Bu polisiye aşkımın debreşmesi normal. 
2014 yılının ilk kitabı olarak Nora Roberts'la başladım. Umarım aynı performansla devam ederim. :D

Ölüm Serisi'nin ilk kitabı Çıplak Ölüm'den bahsetmeye gelirsek... Baş karakterimiz Eve Dallas, bir Teğmendir. Hemde iyi eğitimli bir Teğmen. New York Polis Departmanın'da , tüm suçların işlendiği yerde görevini yapmaktadır. Serimiz, 2050'li yılların New York'unda geçmektedir. Yazar, polisiye türüne bir farklılık katmak istemiş sanırım. Ve günümüzden çok ilerideki bir dünyayı kendi hayal gücü ile ele almış ve süslemiş. Ki bence çok iyi düşünmüş. Geleceğe dair hayal dünyalarını okumayalı baya olmuştu. 2050'li yıllarında dünyada bir çok değişiklikler var. Bir kere, teknoloji o kadar gelişmiş ki okurken "cidden bunlar mı olacak" diye sormadan edemedim. En çok dikkatimi çeken gelişme ise silah kullanımı yasak fakat ondan daha tehlikeli ve hızlı olan lazerler mevcut. Polisler için bir avantaj iken suçlular için aslında bir dezavantaj. Bunların dışında, teknolojide ne kadar gelişim gösterilebilir ki diye soruyorsanız, cidden büyük gelişmeler var. Kitabı okurken daha rahat keşfedersiniz.

Kitap, Eve'nin bir kabustan uyanması ile başlıyor. Kabus görmesinin sebebi ise uyumadan önce görev gereği suçluyu vurup, öldürmesi ve çaresiz bir çocuğu kurtaramamanın verdiği vicdan azabı. Normalde, birini öldüren polis hemen psikolog tarafından tedavi edilmesi lazımdır. Ama Eve bunu kabul etmemiştir. Ve kabustan uyanır uyanmaz yeni bir göreve çağrılır. Sharon DeBlass, bir fahişedir ve aynı zamanda Amerika Senatör'ün torunudur. Kaldığı evde ölü bir şekilde bulunur. Eve, bu çılgın cinayeti araştırmak üzere görevin başına geçer. İşte bundan sonra başı beladan çıkmaz. Çünkü cinayeti işleyen katil, cesetle beraber bir not ve eski model bir silah bırakmıştır. Notta "Altının biri" yazmaktadır. Bu demek oluyor ki katil oyun oynamak istiyor. Dallas, soruşturma için iş arkadaşı ve yardımcısı Feeney ile işe koyulur.

Soruşturma sırasında elbette Sharon'un en son görüştüğü kişiler ön planda olur. Ve böylece serimizdeki ilk yakışıklı, göz alıcı bir erkek karakter ortaya çıkar.  Roarke'a merhaba deyin ! Kendisi Eve'nin gözünde bir numaralı şüpheli olarak gözükebilir ama çok çekici biri. İrlandalı, mavi gözlü, siyah saçlı ve boylu poslu. Sonunda bir İrlandalı karakter buldum diye sevinmedim değil. Karakteri okudukça aklıma Christian Grey geldi. Baya benzerlikleri var. Roarke, aşırı zengin, hakkında pek bilgi yok, çok ünlü ve her imkana sahip diyebilirim. Ve çapkın gibi. Eve ile karşılaştıktan sonra peşini bırakmaz. Her fırsatta dibindeydi. Ayrılmaz ikili oldular resmen. Eve, geçmişi yüzünden çevresine duvarlar örmüş genç bir kadın olduğu için ilkten Roarke'ı görmezlikten gelmeye çalıştı. Ama bir yere kadar... Kim İrlandalıya karşı koyabilir ki ? Cidden çok eğlenceli, komik ve romantik sahneleri vardı. Bende bir Roarke alabilir miyim ?

Kitabın sonlarına doğru her polisiye türünde olduğu gibi katil bulundu. Ama cidden okurken tahmin etmiştim ve hiç şaşırmadım. Bu konuda yazarı zayıf buldum diyemem çünkü bu türle çok içli dışlı olduğum için tahminimin doğru olması bir ihtimaldi. Artık her polisiye okurken ya da izlerken hiç katil olmayacak kişileri gözüme kestirmeye başladım. Ve o kişiler çoğunlukla katil oluyor. :D Yinede okurken çok zevk aldım. Uzun zamandır polisiye okumuyordum. (En son Millenium serisini okudum.) Nora Roberts da okumayı özlemişim. Kadın döktürmüş yine. Polisiye tarzında da çok iyi gerçekten.

İyi kurgulanmış bir kitaptı ama ilerleyen kitaplardan daha çok şey bekliyorum. Umudum yüksek. Roarke'ı tanıdığıma göre artık o da listeme eklendi. Fakat ne yazık ki hakkında çok bilgi  yok. Umarım ilerleyen kitaplarda bol bol bilgi öğrenirim. Ve Eve de çok içe kapanık bir karakter. Güçlü ve zeki ama geçmişindeki olaylar yüzünden savunmasız. Yazar cidden gizemli karakterler yaratmış...

Seri baya eski olduğu için ilk kitabı, kitapevlerinde bulamadım. Fuarda yayınevine yeni basımı sordum fakat şuan için yeni basım yok. Yani Çıplak Ölüm'ün baskısı tükenmiş durumda. E-kitap indirip, okuyabilirsiniz. Ve sanırım e-kitap okumaya alıştım. Seriyi böyle okumaya devam edebilirim. :D

Bir sonraki Nora Roberts kitabında görüşmek üzere !

Sevgiler, öpücükler : Jane

Not: Ülkemizde şuana kadar seriden 14 kitap yayımlandı. Yurtdışında ise yazarımız 37 kitap yayımlamış. Şubat ayında ise 38.kitap çıkıyor. Seriye başlamadan önce bunları bilmek istersiniz diye düşündüm. :D Serilerin uzun olmasını seven ben, biraz gözüm tırstı ama seri cidden akıcı ve 400 sayfayı geçen kitabı yok sanırım.

Not 2 : Kitabı okurken habire aklıma Fringe geldi. Hem polisiye olması hemde gelişmiş teknolojisi ile Fringe'ı hatırlatıp, özlemimi arttırdı. :(

31 Aralık 2013 Salı

Jane : Tüm İçtenliğimle; Bol Vampirli Zombili Yıl Diliyorum !


2013'ün son blog yazısından herkese merhaba ! Bu yazıyı, yazıp yazmamak konusunda biraz kararsız kaldım. Ama sonra dedim ki "kitap, müzik ve filmler hakkında bir kaç şey yazdın, dizilerin suçu ne?" Öyle ya, ben bu blog'da hobilerim hakkında bir şeyler paylaşıyorum. 2013'ün son gününde izlediğim dizilere yön vermek istedim. 

Bu sene baya dizi izledim. Yabancı diziler sayesinde zaten ingilizcem gelişti. :D Bu senede bir çok dizi izleyerek, kendimce rekorumu kırdım. Huyum kurusun ki bir diziyi çok sevdiysem, o diziyi hem doya doya izlemek isterim hemde her gün "ayy dur şu bölümü de izleyeyim kapatıyorum" diyerek kendimi kandırırım. Sonucunda ise aşık olduğum dizi karakterlerine elveda demek zorunda kalıyorum. Hem arka arkaya bölümler izlemek hoşuma gidiyor. Hemde söyleniyorum; "bak yine aynı hatayı yaptın, hani yavaş izleyecektin?!"

Bu senede aynı şeyleri yaşadım. Yazın kardeşimle beraber Merlin ve Sonny With A Chance dizilerinin tüm sezonlarını izledik. Ve final bölümlerinde salya sümük ağlayıp "bitti, n'apcaz biz şimdi" modunda olduk. Sonrasında zaten sürekli izlediğim dizilerin devam sezonları başladı.

Bunlardan biri Supernatural. Bayadır izliyorum. İlk 6 sezonu arka arkaya izledim ve sonrasında dizinin her sezonu bekleyerek, yaşlanmaya başladım. :D Ara sezonlara hiç girişmiyorum bile... Bazı kişiler her ne kadar Supernatural artık bozdu, deselerde ben gayet memnunum. Özellikle bu sezon yani 9.sezonda çok iyi ilerliyorlar. Belki de dizinin en iyi sezonu diyebilirim. Her çarşamba eve uçarak geliyorum, yeni bölümü hemen izlemek için. Şuan ne yazık ki ara sezonda. Merakla bekliyoruz... Doğaüstü olayları izlemeyi sevenler Supernatural'ı izlesin, ne diyeyim. :D Dean Winchester'a aşık olmayı unutmayın !

Gelelim The Vampire Diaries'e... Aslında bu sezon izlemeyecektim. Klaus ve müthiş ailesi yoksa ben diziyi n'apıyım dedim. Ama sonra duydum ki Katherine Pierce ön planda olacakmış. Durur muyum, direk yeni bölümlere atladım. Ki dedikleri doğruymuş. Bu sezon mükemmel ! Cidden. Geçen sene "Ögh geldi bu diziden artık. Klaus ve Damon'ın mimikleri için izlerim." diyordum ama bu sezon resmen yeni bölümleri dört gözle bekler oldum. Katherine karakteri olmasa bu dizi zaten ölmüş, bitmiş. Her zaman dediğim gibi Katherine, TVD'nin şahdamarı. Senaristler o şahdamarı keserse dizi kan kaybından ölür. (Dizinin konusuyla uyumlu oldu di mi ? Ben ve ilham perilerim. :D)

Hazır Klaus'tan bahsetmişken The Originals'dan bahsedelim. TVD'nin yan seri niteliği taşıyan yeni sezon bir dizi. Klaus ve Köken ailesi (Rebekah, Elijah...) başrolde. Konuyu geçtim, adamların duruşları, aksanları, vampirlik taslamaları bile diziyi alıp götürür. Ki ben cidden çok severek izliyorum. İlk sezonları olmasına rağmen çok sağlam bir konusu ve ekibi var. Klaus'un göz alıcı dudakları, Rebekah'ın aksanı, Elijah'ın karizması yeter diyorum... TVD izlemekten bıkanlar, rahat olun ve The Originals'a başlayın. Pişman olmayacaksınız. Söz.

Vampir konulu her şeyden bıktım diyenleri The Walking Dead bölümüne alayım... Onu bunu bilmem ben bu diziye aşığım. Nedense bayılıyorum. Bir kere TV'de izledim. Sonrasında internetten izlemeye devam ettim. Tek sinir olduğum şey sezonların az bölümden oluşması ve ara sezonun çoook uzun olması. Şuan mesela ara sezondalar ve başlaması için artık gün saymıyorum. Yeni bölüm karşıma çıksında, şaşırayım diyorum. 
Ben ki zombilerden nefret eden insan, bu dizide zombisever oldum. Hatta bir ara İstanbul'da yapılan Zombi etkinliklerine katılmayı bile düşündüm. Ölmeden önce yapılacaklar listemde bile yer alıyor bu etkinlik. :D  Neyse, çok kaliteli bir dizi. Bir zombi saldırısı olursa ne yapacağınızı bilmek istiyorsanız, izleyin. Vali'ye de benden selam söyleyin !

Arada bana bir gaz geliyor, How I Met Your Mother arka arkaya izliyorum. Hatta tırsıyorum "off sezonlar bitecek, ot gibi ortada kalacağım" diye. Ama sonra bir bunalma geliyor. Diziyi aksatıyorum. Genellikle yaz tatilinde geceleri izliyorum. Eylül ayı bir geliyor, sanki düğmeye basılmış gibi HIMYM izlemeyi bırakıyorum. Ve cidden bu huyumdan nefret ediyorum. Zaten Mart'ta final bölüm yayınlanacak. Diziyi izlemeye kıyamaz oldum ama en kısa zamanda izleyeceğim. Sizde izleyin.


Bu yılın sonlarına doğru White Collar izlemeye devam ettim. Geçen sene TV'de bir kanal keşfetmiştim. Haftasonları 5-6 bölüm arka arkaya White Collar yayınlıyorlardı. Bende Matt Bomer'a kafayı takmıştım. İlk 2 sezonu TV'de bir güzel izledim. Sonra bi şey oldu, devam etmedim. Geçen gün TV'de yine karşıma çıktı. "Ahaa izlenecek bir dizi buldum." dedim. Diğer diziler ara sezonda nasılsa... En son hangi bölümde kaldığımı hatırlamadığım için 2.sezonu baştan sona izledim. Meğersem 2.sezonun final bölümünde kalmışım. Yani genel bir tekrar yapmış oldum. :D Olsun canım, Matt'i bıkmadan izlerim. Bu hafta da 3.sezona başladım. Dizi şuan 5.sezonda. Son sezona geldiğimde blog White Collar ve Matt Bomer'la dolacak, merak etmeyin. 
Cıvık cıvık aşklardan, kanlı canlı vampirlerden bıktıysanız komedi polisiye dizisi olarak White Collar'ı öneririm. Aman dikkat ! Matt Bomer'a aşık olmadan önce hakkında minik bir araştırma yapın. Yoksa benim gibi mağdur olmayın.

Son olarak ; bu 2013'teki son yazım olduğu için minik bir dilek paylaşımı yapayım dedim. Gelecek seneden çok umudum ve beklentilerim var. Hatta olacağına tüm içtenliğimle inanıyorum. Bir yengeç bunu diyorsa sizde inanın ve bekleyin. :D Şaka bir yana cidden 4 rakamı benim uğurlu rakamım. (Batıl inancımda vardır) 2014'ü zaten daha yaşamadan sevmeye başladım. O yüzden, yeni yılda bol bol dilekler dileyin. İsteyin. Hedefleyin ve gerçekleştirmek için elinizden gelen her şeyi yapın. Sağlık, huzur ve mutluluğun yanı sıra bol bol kitap, müzik, film, dizi, para, kuru kafalı olan her şeyi istiyorum. :D Aşk istiyorum diyeceğim, olmayacak. Rahatıma neden diken batırayım. Kısacası, umarım herkesin isteği gerçekleşir. Tüm içtenliğimle; umuyorum, diliyorum, yeni yılınızı kutluyorum ve kocaman sevgiler, öpücükler diyorum : Jane

Not : 2014'teki izlenilecek dizi listem baya kabarık. Teen Wolf, Friends, Arrow, The Big Bang Theory, Prison Break gibi diziler önceliğim olacak gibi. Her zamanki gibi önerilere açığım.

30 Aralık 2013 Pazartesi

Jane : Filmlerde Yeni Keşifler Yapma Yılı ; 2013 !


2013 benim en verimsiz olduğum yıldır herhalde. Ne doğru düzgün kitap okuyabildim ne de doyasıya film izledim. Bir dakika. Birazcık doyasıya film izlemiş olabilirim. Özellikle yaz tatilinde ve sonrasında film serileri izledim. Harry Potter ve Batman serilerini baştan izledim. Buz Devri serisini yeni keşfederek bir kaç kere üst üste izledim. Iron Man serisini geç izlediğim için biraz hayıflandım ama doya doya izledim. Spiderman'in diğer versiyonunu da unutmayayım. Yani bu sene aslında çoğunlukla Bilim Kurgu ve Fantastik türü filmler izledim. Animasyonlar vazgeçilmezim. Romantik-Komedi olmazsa olmazım. Aksiyon-Macera filmlerine hiç girmiyorum bile...

Yok ya, izlemişim yine bu sene film. Ama geçen seneye oranla baya eziktim. Geçen sene resmen filmkoliktim. İzlemediğim romantik-komedi ve gerilim-korku filmi kalmamıştı resmen. Testere ve Son Durak filmlerini repliklerine kadar ezbere bilirim. :D Sonra arkadaşlarım "sen neden bu kadar psikopatsın yea" diyorlar. İzlediğim filmleri bir göründe konuşun. 




Ama bu seneki en büyük keşfim kesinlikle Hint filmleri oldu. Hint filmi deyince aklıma direk Aamir Khan geliyor. Adama aşığım diyeceğim olmayacak. Adam, babam yaşında ama koluma takıp gezsem sevgilim zannederler o derece genç gözüküyor ve karizmatik !  Arkadaşımın zoruyla Ghajini'yi izledim ve sonra beni tutabilene aşk olsun. Bir ara zaten Aamir Khan dışında film izlemez olmuştum. Bir de adamın filmlerini izledikçe millete habire "Hint filmi izleyin" diye baskı yapmaya başladım. Onlarda bensiz izlemiyor. :D Ghajini'yi ve 3 Idiots'u rekor kıracak bir şekilde izledim. Ki biri çıkıp "hadi yine izleyelim" dese hiç durmam anında izlerim. Hatta Mart'ta sınav öncesi 3 Idiots izlemeyi planlıyorum. Ama şimdi o filmi izleyip, eğitime karşı çıkma hırsım yeniden alevlenirse sorun olur. Yok, en iyisi ben Titanik geleneğini bozmayayım. (Evet, her kritik sınav öncesi Titanik izliyorum. Ne kadar mükemmel değil mi ?)
İzlenecek daha çok Aamir Khan filmi var. Artık yeni yılda bol bol izlerim. Ve Dhoom 3 filmini sinemada izlemezsem kahrımdan ölürüm. Fragmanlarına mutlaka bakın derim. Bir insan her filmde mükemmel olmamalı ! Ben ki İngilizce şarkılar dışında yabancı şarkı dinlemeyen insan, Hintçe şarkılar dinlemeye başladım. Ön yargılarınız varsa kesinlikle filmleri izleyin, düşünceleriniz değişecek.
Bunların dışında bu sene kitaptan uyarlanan filmler de izledim. Stephenie Meyer'ın Göçebe adlı romanının filmi de onlardan biri. Kitaba zaten bayılmıştım. Filmi de bir harikaydı. İzlemenizi öneririm. Yazında Cassandra Clare'nin Kemikler Şehri romanının filmini izledim. Her ne kadar hiçbir umudum olmadan izlesem de filme taptım diyebilirim. Hatta en kısa zamanda tekrar izlemeyi planlıyorum. Kitabı okumadan filmi izlemek yok ama, burada bir anlaşalım. :D 
Ve geçtiğimiz ay Açlık Oyunları'nın ikinci filmi Ateşi Yakalamak'ı izledim. Allah'ım, resmen filmle aşk yaşadım. İlk film yüzünden Ateşi Yakalamak'a gitmeyi bile düşünmüyordum. Neyseki içimdeki kitap kurdu yerinde duramadı ve filme gittim. İyi ki gitmişim. Kendimi bu mükemmelikten mahkum etseydim... bilemiyorum ne yapardım.

Bu sene gerilim-korku filmi izledim mi hatırlamıyorum. Halle Berry'nin Karanlık Dalgalar ve Jessica Alba'nın Göz filmlerini izledim diye hatırlıyorum sadece. Bunların dışında bol bol romantik film izledim. Now Is Good,
hem romantik hem duygusaldı. Silver Lights Playbook zaten bu yılın bomba filmiydi. Oscar'ı kesinlikle hakkeden bir filmdi. Jennifer Lawrence'ı bu filmden sonra daha da çok sever oldum.


Ah bir de, bir gün de Tumblr'da gezinirken bir gif gördüm. Resmen gifle evlenmek istedim, o derece sevdim. Sonra hangi filmden olduğunu öğrenip, izledim. L.O.L filmini çok uzun zamandır biliyordum ama nedense izlememiştim. Ve izleyince, bir daha izlemek istedim. Konusu basit, sıradan ama sahneler ve oyuncular o kadar müthişti ki filme çok anlam katmışlar. Sonrasında gaza gelip Miley Cyrus filmlerine dadandım. So Undercover filmini de öneririm. Eğlenceli bir polisiye filmdi. Polisiye demişken, 2014'te bol bol polisiye filmler izlemek istiyorum. Böyle bol aksiyonlu, vurmalı kırmalı, heyecanda doruk yapan filmler...Önerileriniz varsa lütfen söyleyin. Kendimde araştıracağım ama öneriler önceliğim olur her zaman. Polisiye film istiyorum !

Silver Light Playbook filminden replik.
Ve son olarak bu sene yeni bir film ve oyuncular keşfettim. Aslında bu keşfim bir bakıma Tatlı Bela kitabı sayesinde gerçekleşti. Kitabı okumadan önce blog'lardaki yorumları okumak istedim. Bir blog'ta -şuan adını hatırlayamıyorum- Tatlı Bela okuyanlar mutlaka bu filmi de izlesin yazmış. Önerilen bir filmi hiç göz ardı eder miyim ? Hemen not ettim. İki filmlik bir seriymiş. Bende Tatlı Bela'yı okur okumaz filme gömüldüm. Bir İspanya Yapımı olan Aşkta Yükseliş (Tres Metros Sobre El Cielo), cidden çok güzeldi ya. Kitapla çok benzerlikleri vardı ve filmde çok etkileyiciydi. Bazı sahnelerinde zaten çok imrendim. Bende böyle şeyler istiyorum diye. Hint filmlerinden sonra İspanya filmlerine de sardım. Filmin devam niteliğindeki ikinci filmini izlemedim. Çünkü ilk filmin sonunda sinirlerim çok bozuldu. Acaip sinir bozucu bir final sahnesi vardı. Ama merakıma yenik düşüp, filmi izleyeceğim. O yakışıklının sonunu görmem lazım !


2013'teki film maceram böyle geçti. Yeni yılda bol bol film izleyeceğim. Her haftasonu mutlaka bir film saati ayarlayacağım. Gerçekten insanı çok rahatlatıyor. Umarım 2014'te doyasıya Animasyon, Polisiye, Aksiyon-Macera ve Korku filmleri izlerim. Romantik-Komedi de izlemek istiyorum ama Katherine Heigl, Gerard Butler gibi sağlam oyuncular işin içinde olursa izlerim. Bu seneki tek film dileğim ; kitaptan uyarlamalarda bizi, çılgın kitap kurtlarını hayal kırıklığına uğratmayın ! (Vampir Akademesi, Aynı Yıldızın Altında, Uyumsuz, Alaycı Kuş Part 1)

2014 - Film etkinliklerinde görüşmek üzere !
Sevgiler, öpücükler : Jane