Pages

10 Nisan 2019 Çarşamba

Kitap Yorumu: Gölge Avcısı Akademisi'nden Hikayeler - Cassandra Clare

Selamlar 

Günün yorgunluğunu Kraliçe'm Cassandra'nın bir diğer kitabı olan Gölge Avcısı Akademisi'nden Hikayeler'in yorumunu yazarak atıyorum. Hani şu mis gibi reklam kokan kitap... Valla yorum yaparken babama bile acımam, çatır çatır yazarım. Beni bilen bilir, Cassandra'ya taparım. Ne yazsa okurum. Onun için gittim 800 küsur sayfa gözlerim kör olurcasına İngilizce kitap okudum. Yetmedi, çıkan her kitabını aldım. Yetmedi orijinallerini bile almaya başladım! Menajeri olsam bu kadar ismini duyurmazdım. Neyse. Konu dağılmasın.
Cassandra'nın Shadowhunter dünyasını aşırı seviyorum. Eklediği her bir yeni karakteri, üvey demeden bağrıma basıyorum. Bu dünya için yazdığı, yazacağı her kitabı da okurum. Ama sevgili yazarım, bazen durmak lazım.
Mesela bu kitabı iyi ki yazdın ama sanki zorlama olmuş gibi. Ki 3 farklı yazarın da ekmeği var bu kitapta. O yüzden orijinal bir Cassandra kitabı değil bence. Bunu da hissetmedim değil. Tamam, karakterlerimiz orijinalliğini korumuş ama kurgularda böyle başkasının dokunuşları olduğu belliydi. Tanırım ben Cassie'yi... 
Ama en güzel tarafı sevdiğimiz tüm karakterleri görüyoruz. Ay, pardon. Tüm sevdiğimiz karakterler mi dedim? Will Herondale her zamanki gibi yoktu! Allaaaam en sevdiğim karakter o ve resmen harcadı Will'ciğimi. :( Herkes mutlu, herkes huzurlu. Will Herondale... Neyse. Söylenmeyeceğim.

*EĞER GÖLGE AVCISI SERİSİNE DAİR BİR KİTAP OKUMADIYSANIZ YA DA HALA OKUMAYA DEVAM EDİYORSANIZ BUNDAN SONRASI FENA SPOİLER İÇERİR. LÜTFEN TÜM KİTAPLARI OKUMUŞ OLANLAR DEVAM ETSİN.*

Gelelim kitabın içeriğine. Odak noktamız Simon Lewis. En şapşal karakterimiz. En sıradan karakterdi ta ki vampir olana kadar. Sonra bir fedakarlık yapıp vampirlikten kurtulunca Gölge Avcısı olmaya karar verdi. İşte Simon'ın bu maceralarını okuyoruz. Akademiye nasıl başladı, neler yaşadı, kimlerle karşılaştı, başına neler geldi... 10 hikaye var. Her birinde farklı olaylar olsa da birbirleriyle bağlantılı. 
İlk hikayede Simon'ın akademiye gelişi anlatılıyor. Oradaki arkadaşları, öğretmenleri ve ortam tanıtılıyor. George adında aşırı sempatik bir oda arkadaşı oluyor. *-* George Lovelace. Soyadı tanıdık geldi mi? 
Bir sonraki hikayede merakla beklediğimiz karakter ortaya çıkıyor: Isabelle Lightwood. Biliyorsunuz, Simon ölümden döndükten sonra hafıza kaybı yaşamıştı. Çoğu şeyi hatırlamıyordu. Izzy de buna dahil. Yaşadıkları ilişkiyi falan gram hatırlamadığı için kitap boyunca bu ikisinin tatlı tartışmalarına şahit olacaksınız. Simon'ın aşırı şapşal hareketleri çok hoşuma gitti. Tam olarak "zıt kutuplar birbirini çeker" çifti olmuşlar. 
Üçüncü hikayede... Ayy bir şey diyeceğim. Ben iyice yaşlandım. Yukarıda o kadar atarlandım ama bu hikayede Will'i okuyoruz. :D Şöyle oluyor: Simon'ın girdiği derslerden birine Tessa konuk oluyor ve geçmişteki bir söylentinin gerçek tarafını anlatıyor. Bu yüzden geçmişe gidip, Will'in olduğu bir sahneyi okuyacaksınız. Ah ah... O sayfalar hiç bitmesin istedim!
Dördüncü hikayede Tessa'nın ve Will'in oğlu James'le ilgili bir hikaye okuyoruz. İlginçti. Aslında bu kitap sayesinde kıyıda köşede kalmış, sessizce ön plana çıkmayı bekleyen karakterlerin ön hikayelerini okuma fırsatımız oluyor. Böyle diyorum çünkü buzdolabı gibi dolaşan Robert Lightwood hakkında bilmediğimiz bir sır ortaya çıkıyor mesela. Ya da Helen Blackthorn'ı daha yakından tanıyoruz. Anne ve babasının hikayesini ilk kez detaylı okuyoruz.
Sonrasında Mark ve Kieran'la da karşılaşacaksınız. Bu kitabın geçtiği dönem, Sebastian felaketinin yaşanmasından hemen sonraki dönem. O yüzden Emma, Julian falan daha küçücük. Tabii onları da göreceksiniz.
En güzel tarafı ise ilk kez Magnus'la Alec'in ne zaman ve nasıl çocuk sahibi olduğunu okuyoruz. Ah, öyle güzel bir sahneydi ki...Ve çok anlamlı. Team Malec canım...
Son olarak, birbirinden değişik ve ilginç hikayeler okuduktan sonra Simon'ın Ölümcül Kupa'dan bir yudum alıp, yeminini ederek resmi olarak Gölge Avcısı oluşunu okuduktan hemen sonra bir olay yaşanıyor. Böyle ben huzurlu huzurlu kitabı okurken o sahneye gelince aniden gözlerim doldu ve yazara baya söylendim. Bu kadın mutlu son sevmiyor -benim gibi. Yani öyle ters köşe yaptı ki, artık kanmayacağım dediğim anda bile pes edip hüzünleniyorum.
Valla her bir karakterine nasıl bağlıyorsa öyle de koparıyor sizden bu cadaloz Cassie. Canım ciğerim ama testere mübarek.
Her neyse. Yazının başında baya söylendim ama şimdi diyorum ki iyi ki okumuşum! Bu dünyaya doyamıyorum. Hep daha fazlası diyorum ki bence daha fazlası da gelecek. Kadının hayal gücü dur durak bilmiyor. Aman nazar değmesin. Tühtühtüh. O yazsın, ben okuyayım.
Dün ben kitabı bitirirken yepisyeni bir kitabı da çıktı: Red Scrolls of Magic. Magnus ve Alec'in dünyayı gezerken yaşadıkları maceraları anlatıyor. Üç kitap olacak. PDF'ni bulursam hemen okumaya başlayacağım. N'apalım, Türk okuru olmak zor bu devirde.

Efenim, Jace'lerden bahsetmedim ama sanmayın ki yoklardı; bol bol yer alıyorlar. Aklınıza gelebilecek her karakter kitapta yer alıyor. Fırsatınız olursa okuyun mutlaka. Cassandra Clare bu, boru mu canım?

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

6 Nisan 2019 Cumartesi

Kitap Yorumu: Yakın - Octavia E. Butler

Size mükemmel ötesi bir kitap önerisiyle geldim! 2019'u yarılamak üzereyiz ve cidden enfes kitaplar okumaya devam ediyorum.

Octavia E. Butler, özel bir yazar çünkü ilk siyah kadın bilimkurgu yazarı kendisi. Onu keşfettiğim ve Yakın adlı kitabını okuduğum için gerçekten gurur duyuyorum! Bir efsanesin Butler!

İthaki'nin Bilimkurgu Klasikleri serisine giderek daha bağımlı hale geliyorum. Yakın, okuduğum 3.kitap bu seriden. Seri dediğime bakmayın, kitaplar birbirinden bağımsız. Her biri baş yapıt! Bu serinin editörüne kucak dolusu sevgiler gönderiyorum. Kitap seçimleri bir harika.

Gelelim Yakın'a... Artık işim, evimden çoook uzakta olduğu için yollarda daha çok kitap okuyorum. Yakın'ı da yollarda okuyarak bitirdim diyebilirim. Her sabah erken kalkmama rağmen heyecanla kitabı okudum. Vapur iskeleye yaklaşırken kitabı bırakmak zorunda olduğum için söylendiğim zamanlar bile oldu. Gerisini siz düşünün...

Siyah bir kadın olan Dana ve eşi yeni evlerine taşınma sürecindedir. Tam bu sırada aniden Dana'nın midesi bulanmaya ve başı dönmeye başlar ve birden kendini evinden çok uzakta bir yerde, nehrin kıyısında bulur. 
O an nehirde boğulmak üzere olan küçük bir çocuğu kurtarır: Rufus. Bu olaydan sonra Dana, sık sık zaman yolculuğu yapmaya başlar. Köleliğin en sert dönemlerinin yaşandığı Marylan'e istemsizce yolculuklar yaparak her defasında Rufus'un hayatını kurtarır. Rufus, Dana'nın atalarından biridir ve bu zaman yolculukları sayesinde kölelik anlayışını değiştirmeye çalışır.

Kitabın genel hatları böyleydi. Ah, bir de bana sorun! Bazı sahnelerde Dana'yla beraber benim de canım çok yandı. Eski döneme ışınlandığı zaman, bir siyah kadın olarak köle muamelesi gördü. Kaderini değiştirmek için buna göz yumdu ve hem fedakarlıklar yaptı hem de gereksiz yere çok fazla acı çekti. Kırbaçlandı, dövüldü, aşağılandı... Tanrım! İyi ki bu anlayış günümüzde artık yok dedirtti. Yazar, köleliği tüm çıplaklığıyla kurguyla harmanlamış ve bizlere sunmuş. 

Bu kitabı başka nasıl anlatsam bilemiyorum. Uzun zamandır bu kadar etkilenerek bir kitap okumamıştım. Artık biri öneri istediğinde aklıma gelecek kitaplardan biri olacak. Yakın, hem eşsiz hem nadir bulunan büyülü bir eser olmuş. Şu söz bile her şeyi açıklıyor aslında: "Yakın, zincirlerinden kurtulmaya çalışan insanlığın özgürlük çığlığı."

Zaman yolculuklarını konu edinen kitapları ayrı severim ama böylesine anlamlı bir kitap daha önce okumamıştım sanırım. Bir de feminist yönlerim de var benim. O yüzden bu kitabı çok benimsedim. Okurken kendimi Dana'nın yerine koydum ve çoğu zaman onunla gurur duydum. 

Yorumu şu sözle bitirmek istiyorum: "Geçmişimizi görmezden gelmek, bizi hatalarını tekrar etmeye teşvik eder."

Lütfen okuyun. 💜

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

Napoli Romanları 4: Kayıp Kızın Hikayesi - Elena Ferrante

Merhabalar

Napoli Romanları'na veda etmek ne zormuş! Son kitabı okuyalı neredeyse 2 ay olacak ama anca yorumunu yazabiliyorum. Çünkü bu seriden kopmak istemiyorum. :(

Hatta 6 gündür Bologna'daydım. Gezdiğim kitapçılarda sürekli karşıma serinin hem İtalyancası hem de İngilizcesi çıktı. Almamak için zor tuttum kendimi! Bir daha İtalya'ya gidersem sanırım sırf koleksiyonuma eklemek için serinin bir kitabının İtalyancasını alacağım. Çünkü canım Ferrante. *-*

Gelelim serinin 4. ve son kitabı Kayıp Kızın Hikayesi'ne...

İlk kitapta, 60 küsur yaşında olan Lila'nın ortadan kaybolmasıyla tüm olayları Elena'nın gözünden okumaya başlamıştım. En sonunda Lila'ya ne olduğunu öğreneceğim diye heves ederken kitabı bitirince uzay boşluğuna adım atmış gibi hissettim. Lila'ya ne olduğunu bilmiyoruz. Kocaman bir soru işareti! Nasıl ya? 

Son kitabı da soluksuz okudum. Elena'nın Nino'yla beraber olup, hayatını nasıl mahvettiğini okumak gerçekten heyecan vericiydi! Bu da yetmezmiş gibi ondan bir çocuk yaptı... Sonracığıma baktı ki Nino hiç değişmemiş, yalan üstüne yalan söylemeye devam ediyor, onu birçok kadınla aldatıyor hooop kendi hayatını kurmaya çalışmaya başladı. Zorlu bir annelik sürecinden geçerken yeni kitaplar yazdı. Eski eşi Pietro'dan da bol bol yardım aldı. Lila'ya görüşmeye devam etti ama araya hep iş güç girdiği için eskisi gibi yakın değillerdi.
Ah, asıl sürpriz onların çocuklarındaydı! Allaam böyle gözlerimi pörtlete pörtlete okudum. 

Olaylar arka arkaya gerçekleştiği için kitabı elimden bırakmak mümkün değildi. Bu kitabı, hayatımın en yorucu ve yoğun döneminde okudum bir de! Ama bitirince vay be dedim... Bir daha Napoli Romanları gibi bir seri okuyabilirim miyim, emin değilim. Başta Elena ve Lila olmak üzere birçok karakteri hem çok sevdim hem de onlara çok sinir oldum. Yazarın, karakterler üzerindeki duygu değişimleri inanılmaz gerçekti. Sanki tüm karakterler gerçek kişilerdi. (Belki de öyledir, kim bilir?) 
Bir de ben şu tarz hikayeler okumayı çok severim; iki baş karakterin her dönemini hem detaylı hem de boğmadan anlatılması. Ferrante bu konuda uzman bence. Elena ve Lila'yı küçük bir kızken tanıyoruz. Sonra ergenlik çağı geliyor, gençlik dönemleri, ilk sevgilileri, evlilikleri, çocuklarının olması falan derken sonunda yaşlılık dönemlerine geliyoruz ve geriye dönüp baktığım zaman neler olmuş neler diyorum.

İnanılmaz bir kurgu, inanılmaz bir baş yapıt. Seri tam zamanında bitmiş bence. Bir kitap daha olsaydı uzatmalı olaylar olurdu. Evet, Lila'ya ne olduğunu bilmiyoruz ama Elena da bilmiyor ve bunu böyle kabul ediyor. Çünkü Lila, çoğu zaman ya vardı ya hiç yoktu. 

Umarım seriyi okursunuz. Çok sevdiğim serilerden biri oldu. Bir gün olurda Napoli'ye yolum düşerse kitapta adı geçen mekanları da ziyaret edeceğim. *-*

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

24 Mart 2019 Pazar

Jane Neler Yapıyor?

Ah Jane neler yapmıyor ki...


Merhabalar efenim. Tam bir aydır sesim soluğum çıkmıyor. Beni tanıyanlar depresyondayım sanıyor. Oysa depresyona ayıracak bile vaktim yok. :) İş hayatına öyle bir daldım ki henüz gökyüzünü göremiyorum. Şikayetçi değilim yahu, tam tersine keyfim yerinde. Şubat ayı sosyal hayatım açısından dopdoluydu. Bazen hala onun sarhoşluğunu yaşamıyor değilim. 😎 Mart ayı ise tam tersine iş odaklı bir aydı benim için. Bunun yanı sıra inanılmaz bir şekilde bir sürü kitap okudum. Hepsini burada, minik minik yorumlayayım dedim.
Öncesinde de ufak bir şeyden bahsedeceğim. Başlarda iş gereği sonra okuma tarzımın değişmesiyle çok farklı kitaplar okumaya başladım. Lise hayatım çoook sıkıcı olduğu için kendimi hep fantastik dünyalara saldım. Vampirler, kurt adamlar, cadılar, periler, melekler, uzaylılar, distopik dünyalar derken hayal gücüm her zaman ayrı bir moddaydı. Bu ister istemez yaşantımı etkiliyordu.(Neden hala bekarım anladınız mı? *kıskıskıs*) 
Gel zaman git zaman, acısıyla tatlısıyla hayatın gerçekleriyle yüzleşmeye başladım. Özellikle son bir senedir gerçekten yaşlandığımı ve olgunlaştığımı hissettim. Başlarda, neler oluyor bana ya falan diyordum. Sonra kendimi dinledim. Memnunum bu halimden dedim. İnsanlara hayır diyebiliyorum, sevgimi kontrol edebiliyorum, içime ölmek yerine duygularımı karşı tarafa hissettiriyorum. Boş konuşan insanlar hala var etrafımda, maalesef! Yine de öğreniyorum, nasıl kendimi daha çok sevebilirim diye.
İşte bu sırada devreye okuduğum kitaplar girdi. Biraz daha gerçek hayatta geçen hikayeler okuyorum. Tek bir yere odaklanmıyorum. Daha çok Türk yazar okuyorum. Daha çok bilinmeyen yazarlara yöneliyorum. Daha, daha hep daha. 
Yepyeni yayınevleri keşfettim. Hepsi birbirinden değerli. Yeni çevirmenler tanıdım. Çevirdikleri kitapları deli gibi takip ediyorum. Aynı şekilde editörleri de öyle.
Ay neyse. Çok uzattım. :) Hemen okuduklarımdan bahsedeyim.

Bridget Jones 2 - Mantığın Sınırı: Ahhh Bridget Jones! İçimden bir ses 30'larıma geldiğimde senin gibi olacakmışım diyor. Umarım olmam ama olursam da gülüp geçeceğim. Komedi dram ilerleyen serinin ikinci kitabını da sorunsuz okudum. Göz devirdiğim yerler de vardı kahkaha attığım yerler de. Seriye devam edeceğim. Mutlaka alın, okuyun diyemem ama.

On Numaralı Kamara: İthaki Yayınları'ndan çıkan Ruth Ware'in ülkemizde yayımlanan ilk kitabı. Polisiye ve gizem dolu bir romandı. Agatha Christie'nin Doğu Ekspresi'nde Cinayet romanının bir gemide geçtiğini düşünün, kurgu bu. Beklentisiz okudum, beklentisiz bitirdim. Yazarın bir diğer romanı Kapkaranlık Ormanda'yı da okuyacağım çünkü yazar nisanda İstanbul'a geliyor. :) Benden söylemesi... Detayları Instagram'dan duyarsınız.

Savaşı Bitiren Sinek: Yolda gidip gelirken, bir günde okuduğum kitap. Çocuk kitabı ama yetişkinler de okumalı. Çok anlamlıydı. Kitabın isminden belli zaten nasıl kaliteli bir kitap olduğu. Sanırım daha çok Can Çocuk okuyacağım. *-*

ArtıkAranmayanlar Gezegeni: İlk kez Sevinç Erbulak okudum. Daha da okurum sanırım. Bu kitabı, bence, tipik bir distopya dünyasıydı. Okuması zor, anlaması daha da zor ama altını çizdiğim cümleler çoktu. İsimleri belirsiz iki baş karakter var. Bulundukları gezegende bir sürü kapı var. Her kapının arkasında ayrı bir dram yer alıyor. Tek tek kapıları geziyorlar ve hayatın gerçekleriyle yüzleşiyorlar. Ben hayranlıkla okudum. Dediğim gibi, okuması zordu. Yine de bir göz atın derim.

Mahcubiyet ve Hasiyet: Allaaam bu kitap beni kanser edecekti ki tek değilmişim. Kitap çok ince, çok! Ama kurgu çok ağır işliyor. Norveç'te bir öğretmenin hayatının okuyoruz. Günümüzdeki eğitimi eleştirirken eskiye ışınlanıp, geçmişini okuyoruz. Aslında sakin kafayla düşününce çok anlamlı bir hikaye ortaya çıkıyor ama bazen okurken beynimin zonkladığını hissetmedim değil. :D Ve kitabı bitirmeden Ayfer Tunç'la Murat Gülsoy'un "Diyaloglar" etkinliğine gittim. Bu ay bu kitap üzerine konuştular. Daha da aydınlandım. Mayıs ayında tekrar bir etkinlikleri olacak. Seçecekleri kitabı merakla bekliyorum. *-*

İyilik: Şebnem İşigüzel sonsuz kaaalp ben. Bu kadının kalemini çok seviyorum. Daha önce Ağaçtaki Kız'ı okumuştum. Diğer romanlarını okumam için daha zamanım var. Karamsar yazıyor, insanı içine içine öldürüyor ama okumayı çok seviyorum. İyilik de öyleydi. Kanser olduğunu öğrenen bir kadının yaptığı seçimleri ve bu seçimleri seçme nedenini anlatıyor. Tam hayatın içinden geçen bir romandı benim için.

Yedi Yıl: Peter Stamm, yeni keşfettiğim bir yazar. Yazdığı roman iliklerime kadar deli etti beni ama okuduğuma sevindim. Hayatın gerçeklerini anlatıyor. (Taktım bu konuya.) Baş karakter erkek. İki kadın arasındaki ikilemlerini anlatıyor. Bir kadın lüks yaşamlara sahip, diğer kadın tam tersi yoksulluk içinde. Şaşırtıcı bir son okumaya hazır olun. Dili çok sadeydi, sıradan bir konusu vardı ama iştahla okudum. Bazen cidden basit bir hikayeye ihtiyaç duyuyorum...

Naif. Süper: Erlend Loe'u çoook sevdiğimi söylemiş miyim? Doppler serisini çok severek okumuştum ama bu romanı pek benlik değildi. Sıradan bir gencin, gerçekten çok sıradan bir hayatını okuyoruz. Loe'nun sıradanlığa taptığını bir kez daha anladım böylece. Çerezlik bir kitaptı.

Hepyek: Canım Seray Şahiner... Ne yazsa okurum. Okudum ama pek beğenmedim. Ya da beklentim süper yüksekti. Yine de bir günde yedim bitirdim kitabı. *-* Çok seviyorum bu kadını ya...

Göçüp Gidenler Koleksiyoncusu: İlk Şermin Yaşar kitabımdı. Kitabın içindeki her bir hikayeye bayıldım! Bu kadar mı doğal yazar bir insan... Bazı hikayeleri o kadar çok sevdim ki arada açıp okumak için işaretledim. Bir doz Şermin Yaşar öneririm!

Yalnızca Yavaşladığında Görebileceğin Şeyler: Pegasus'tan çıkan bu minnak kitap nasıl dolu dolu! Normalde kurgu dışı kitaplar okumayı hiç sevmem, hiç! Ama bu kitap çok hoşuma gitti. Özellikle aşkla ilgili olan kısım beni benden aldı. (Bu duruma şaşırdık mı? HAYIR!) Löp diye bitecek bir kitap değil. Sindire sindire okuyun. Terapi gibi adeta. *-*

Unutmanın Genel Teorisi: Gelelim 2019'un bombasına. Sanırım en hızlı ve en zevkle okuduğum kitaplardan biriydi. Son üç aydır okuduğum en etkileyici romandı. Devrimden bol bol bahsediyor ve ben bu konuları aşırı merak eden ama pek anlamayan bir insanımdır. Bu kitabı okurken aydınlandım. Konusunu nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Çok farklı bir kurgusu var. Kitabı anlatamam ama alın okuyun derim elbette! Çevirmeni de çoook sempatik. <3 İyi ki okumuşum dedim.

Şimdilerde fantastik dünyama da sığınıyorum. Hep iş hep gereksiz insan nereye kadar. Cassandra'cığımın güvenli dünyasına sığındım. Yepisyeni yorumlar gelmeye devam edecek. Ben üşenmediğim sürece... :D 

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

19 Şubat 2019 Salı

Konser Macerası - Tom Odell / 2019 Jubilee Road Turu - İstanbul


Sizi şimdi 2014 yılına uçuracağım. O zamanlar daha gencim, yepisyeni bir hazırlık sınıfı öğrencisiyim. Her şeyden habersiz, saf saf takılan biriyim.

Üniversitede, hazırlıktaki hocam dersleri hep eğlenceli bir hale getirmek için sürekli bir şeyler bulurdu. Bir gün geldi, "Bugün benim favori şarkımı dinleyip, elinizdeki kağıtlardaki eksik şarkı sözlerini dinleyerek tamamlayacaksınız." dedi. Gözlerim parladı. *-* En sevdiğim alıştırma.
Şarkıyı başlattı. Another Love. Obaaa. İngiliz aksanı akıyor adamdan. 3 kez dinletti ve ben "love" dışında bir şey yazamamışım falan. Neyse. Eve gittim ve klibiyle beraber şarkıyı dinledim. Sözlerini ezberledim. O gün bugündür Another Love'ı dinlerim. Tom Odell, o klibinde bebeksi bir çocuktu. O günden sonra hiçbir şarkısını dinlememiştim.
Sonra Spotify hayatıma girince Long Way Down ve Wrong Crowd albümlerini dinledim. "Here I Am" ve "I Know" şarkıları favorim olunca sadece onları dinler oldum. Geçen ekim ayında Jubilee Road albümü çıkınca onu da dinledim. Oradan da birkaç favori şarkım oldu. İşte Tom Odell hayatıma girdi.
Ne kliplerini ne canlı performanslarını izledim. Taa ki konser için 3.kez İstanbul'a geldiğini duyana kadar... Çok tesadüf eseri oldu. Öyle Biletix'i sıkı takip eden biri değilimdir. İş yerinde yakın arkadaşım "Another Love'ı söyleyen çocuk geliyormuş," deyince bilet fiyatlarına baktım. Uygun. (130 TL) Hemen bitmeden aldım. Hayatımın en doğru kararını vermişim!!!

Sonra üç haftalık bir maceraya başladım:
Konserlerinde genel olarak söylediği şarkıları listeledim ve Spotify'de bir liste oluşturup her gün dinledim; yolda, evde, işte, her yerde!
Favori şarkılarımın canlı performanslarını sayısız kez izledim.
Hiç duymadığım şarkılarını üst üste dinleyip, giderek sesine aşık oldum.
Şarkıların sözlerine bakıp mest oldum.
Ve elbette ekşisözlükte hakkında yazılan her yazıyı okudum.

Sonuç: I'm so fucking in love with Tom Odell!!!

Günlerim böyle geçerken -ki çok sancılı süreçlerden geçtim- sonunda konser günü geldi: 18 Şubat 2019 <3 Hayatımın en olağanüstü gecesi! 
Zorlu PSM'de gerçekleşti. Ayakta izledik. 21:00 konserine 15 dakika gecikmeyle başladı. Ama nasıl bir açılış... Aman yarabbi! Bir şeyler içip sahneye çıktığı belli. Kafa bin beş yüz. Ama iyi ki öyle çünkü o kadar insanı nasıl eğlendireceğini biliyor.
2 saat nasıl geçti anlamadım. -.- Ömrümün sonuna kadar durup, izleyebilirdim. Her şeyiyle mükemmeldi. Şu ana kadar Jessie J, Demi Lovato, The Chainsmokers ve Imagine Dragons konserlerine gittim ve içlerinde favorim Imagine'di ama şu andan itibaren kesinlikle Tom Odell konseri!!! "Adamın sahnesi harika," diyenleri destekliyorum. Harikadan da öte bir şeydi. Sahne performansı of of dedirtti. Ses deseniz... Ya hakkını fazlasıyla veriyor. Artist artist dans gösterileri yok, kas gösterisi yok, vikvik müzik zevki yok. Tam bir İngiliz asaletine sahip Tom'cuğum. Giymiş krem rengi takım elbisesini, hem piyano çalıyor hem şarkılarını dibine kadar hissedip söylüyor hem de bir oraya bir buraya savrulup deli deli hareketler yapıp insanları fena coşturuyor. Hele aralarda yaptığı espriler... Ağzına vura vura seveceksin tam. *-* 
Allaaaam üstüme bir Tom Odell gönder please... Bebeksi suratın, bir piyano çalışı var arkadaşlar, oy oy oy. Piyano olayım çal beni Tom Odell dedirtiyor. *Hormonlarım yine tavan yaptı.*

Bir de adamdaki cesarete bakın hele; Hold Me şarkısını söylerken hayranların arasına karışıyor. Bu yaptığı bir konser geleneği aslında. Her gittiği yerde yapıyor ama dün sadece 2 metre uzağımda olması... Onu bu kadar net görmem... Günlerce internette videolarını izleyip, hayran kaldığım adam şimdi canlı kanlı karşımda! İnanılmaz bir duygu. İyi ki bu hayatı yaşıyorum dedim.

Bir de şapşal, birkaç Türkçe kelime ezberlemiş sahneye çıkmadan. Arada onları söyledi. "Merabaa merabaaa. Nasilsin? Lütfen. İyi geceler Istanbul!" Eh bence bu kadarı yeter de artar bile; evlenebiliriz Tom'cuğum. *-*

Bir şarkısını da söylerken "I don't wanna go home Istanbul," diye haykırdı. Ulan sana kim git diyor! Kır dizlerini, otur yanımda. Ben sana bakarım bebeksi suratım. *-* (Jane aşşşık oldu.)

Ah gençler... İnsanın hayallerini gerçekleştirmesi gibisi yok. Bu yazıyı da bu yüzden blog'da yayınlıyorum: Hayallerinizin
 büyük küçük fark etmez, peşinden koşun. İsteyince, çabalayınca her şey oluyor. Özellikle konserlerde 'yaşadığınızı' daha da hissediyorsunuz. Bu deneyimi yaşamınızı isterim. Baterinin, gitarın, piyanonun o gümbür gümbür sesini göğsünüzün içinde hissedince bağımlılık yapacak. İki saat de olsa her şeyi unutun, mutlu olun. Oh mis!

Bir de o mükemmel geceden sonra sabah 7'de kalkıp işe gitmek var. Gidememek mi demeliyim? Mutlu mesut, kendimden geçmiş bir halde Tom Odell dinlemeye devam ederek vapura yetiştim ve bilin bakalım ne oldu? Sis yüzünden seferler iptal. Obaaa. Sabah sabah Tom eşliğinde 1.5 saat yollardaydım. :) Olsun be, bir iyi bir kötü hayat geçiyor. Yeter ki her şeye olumlu bakın.

Tom Odell gibi birileri varken sizi hödüklerin üzmesine izin vermeyin. Ay bir dakika! Konuyu saptırıyorum. Toparlamaca: Buraya kadar okuduğunuz için teşekkürler. Bundan sonra Tom Odell'i enişteniz bileceksiniz. :D Şaka, ama sık sık onun ismini duyacaksınız. 4.konserine kadar görüşmek üzere...

Gitmeden en favori şarkılarımı da buraya bırakıyorum: I Know, Here I Am, Can't Pretend, Hold Me, Magnetised (klibini de izleyin), Wrong Crow, Half As Good As You, Concrete, Daddy ve Another Love.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

I Know'un bu performansını izlemenizi öneririm: 


Not: Geçmiş olsun gençler; şimdi de Biletix'e yatırım yapmaya başladım. Temmuz'da Marshmello konseri var. Kaçıramam. Acaba konserde yüzünü gösterir mi diye gideceğim... 

Not 2: Tom'cuğum görmeyeli yaşlanmış. Olsundu, az kilo da almış çok daha yakışıklı olmuş bebeksi suratım. Her haliyle severim!

Not 3: Valla gitaristlerinden birine yan gözle bakmadım değil... Kısa saçlı olan baya çekici değil mi yav? Oy oy oy.

Not 4: Tom'la beraber 4 erkek sahnede oluyor. Dördünün de uyumu müthiş! Konserde özellikle bateristine bayıldım. Süper eğlenceli biriydi. *-*

4 Şubat 2019 Pazartesi

Dizi Önerisi: Peaky Blinders


Dikkat! Bu yorumdan sonra alev alabilirsiniz.

Aman Tanrım dedim!!! Yav niye daha önce Peaky Blinders izle diye başımı duvarlara sürtmediniz. Niye bu dizi tam senlik Jane demediniz. Niyeeee! Yıllardır bu diziden mahrum oluyormuşum, haberim yok.
Ya da boşverin. Şimdi izlemem daha iyi oldu. 4 sezonu löp diye izledim. Oh mis. Biri Twitter'da şey demiş: "Ay herkes Peaky Blinders hayranı olmaya başladı. Önermeyin şu diziyi. Çakma fanlar ortaya çıkıyor. 2013'te neredeydiniz..." falan filan. Ay popom! Kalite akan bir diziyi önermeyip, turşusunu mu kuracaksın? Oh, buradan bangır bangır duyuruyorum: Gelmiş geçmiş en havalı diziyi izlemeye hazır olun!


Efenim bu diziye Instagram'daki dostlarım sayesinde başladım. Bir gün evde kilitli kaldım. Sevgili anneciğim kapıyı üstüme kitlemiş ve kendi anahtarı sanıp benim anahtarımı almış. O gün de işe gitmek için nasıl hazırlanmışım, nasıl acil işlerim var... Evden çalışayım dedim. Patroncuğum müsade etmedi. Eh, siz bilirsiniz diyerek koltuğa yayıldım ve açtım Netflix'i. O piti piti yaparken bir baktım Peaky Blinders var. "Yav bu dizi Netflix'te var mıymış?" diyerek ilk bölümü açtım. İşte o andan sonra dünyam değişti, daha da kaliteli oldu. Çünkü Thomas Shelby ile tanıştım. *-* 


Dizinin konusu şöyle: Birinci Dünya Savaşı sonrası İngiltere'de giderek yaygınlaşan çete olaylarına şahit oluyoruz. En büyük çetelerden biri de Birmingham'daki Shelby Ailesi. Gelirlerinin bir çoğu at yarışlarından gelse de kumar, soygunculuk ve silah kaçakçılığı da yapıyorlar. Polislere rüşvet vererek her işin altından kalkıyorlar. 
Shelby ailesinin lideri ortanca kardeş Thomas, dizinin de baş karakteri. Ağabeyi Arthur, erkek kardeşi John ve halaları Polly de çok sık gördüğümüz karakterlerden biri. Kız kardeşleri Ada, isyankar ve sürekli Shelby soyadını kabul etmeyen biri.
İşte Shelby ailesini -ya da çetesini demeliyim- anlattım size. Şimdi gelelim resmi olmayan kısımlara... Dedikodu zamanı!!!


Yaş 24 olmak üzere ama hala izlediğim dizi karakterlerine aşık olabiliyorum çünkü gerçek hayattaki erkeklerden bir cacık olmuyor. Yani bir Thomas Shelby olmak çok mu zor? Sevdiği kadını unutmamasına rağmen başka kadınlarla beraber olsa da -bu sahnelerde sürekli sövdüm çünkü sevmem böyle zevk için sevişen kişileri- sevdim be keretayı. Bir sigara içişi var... Aman yarabbi! Hayatımda sigara hiç ilgimi çekmemiştir ama onu her sigara içerken gördüğümde mest oldum. Adam karşıma otursun, sigara içsin. Valla manzaraya bakar gibi bakarım. Dalar giderim. Çünkü o bir Thomas Shelby... Şaka maka adam cidden deli sigara içiyor. Sahneleri çekerken kim bilir kaç paket sigara bitiriyordur. Ahhh, Thomas Shelby. Aksanına vurulduğum adam. Tam bir psikopat aynı zamanda. Gençliğinde savaşa katılıp, kötü şeyler deneyimledikten sonra psikolojik sorunlar yaşamaya başlıyor. Uyumama, sevmeme ve gülmeme gibi... Taa ki Grace ile tanışana kadar. Hadi hadi, romantik olmadan bir dizi mi olur canım? Ama söz, vıcık vıcık aşk yok. Ahh ahh dedirten bir aşk var. Sizi paramparça edecek, Thomas'la beraber yerlerde süründürecek bir aşk. Ya, boğazım düğümlendi yine. Diğer karakterlere geçeyim.

Arthur
Arthur Shelby. Tam bir sayko. Hem salak hem komik hem de korkunç yav. Sevdim bu karakteri de ama gelgitleri çok fazla. Thomas'a aşık olduğum gibi ona olamadım. 
John Shelby. Ah bayık bakışlım... İlk sezonda ağzından eksik etmediği kürdanı sürekli ağzından çekip alasım gelmişti. Ve cidden bayık bakışlı. Bir izleyin, görün. Sarhoş gibi velet ya. 
Ada Shelby. Aksanına ve tavırlarına hayran kaldığım bir karakter oldu. Ailenin en aklı başındaki kişisi. İlk sezonda salak gibi davranıyordu sonra bir baktım Shelby'lerin annesi olmuş. Of, hatun çok güzel cidden. Ve onun gibi bir aksana sahip olmak isterdim. *-*

John
Polly hala. Bu kadının da sigara içişi fena. Hatta konuşma tarzı çok hoşuma gidiyor. Çok orijinal bir karakter olmuş. Oyuncu adeta bu karakter için doğmuş diyebilirim. Aklı başında biri ve Thomas'ın en güvendiği insanlardan biri. Nerede böyle halalar be...
Efenim, gördüğünüz gibi diziye aşık oldum. Şu an 4 sezonu yayınlandı. Toplam 24 bölüm. (Sezonlar 6'şar bölümden oluşuyor.) Bölümler rahat 1 saat sürüyor. Ama inanın gram sıkılmıyorsunuz. Aksiyon da gizem de olay da eksik olmuyor. Hele dizinin müzikleri efsanin de ötesi. Jenerik müzikleri kalp ben. (Peaky Blinders) 

Ada
Dediğim gibi diziden kalite akıyor. Mis gibi aksanlar, saçmalamayan bir kurgu, cool ötesi karakterler, nefessiz bırakan sahneler, ritmi arttıran müzikler ve 1800'lü İngiltere manzaraları... Ayyyy Peaky Blinders 💚
Diziyi izlerken Instagram hikayelerimde bol bol paylaşım yaptım ve benimle izleyen birçok kişi vardı ve hepsinden olumlu yorumlar aldım. N'olur izleyin! Beğenmeyen gelsin karşıma. "Püüüh Jane, bu mu önerdiğin dizi," desin valla yayınlayacağım burada. :D

Neyse, çok abartmadan gidiyorum. (İzleyin.) Bu arada sürekli açıp izlediğim iki favori sahnem var. (Diziyi izleyin.) Aşağıya linklerini bırakıyorum. (Peaky Blinders izleyin.) Belki diziyi izleyenler tekrar izlerler. (Thomas'ı keşfedin ve izleyin.) 

No Fucking Fighting -Kavga yok diye herkesi uyarırken son anda çıldırması...
Tommy Nearly Killed - Bu sahnedeki isyanı... Oyunculuk tavan!

Son olarak, 5.sezon çekimleri tamamlandı. Bu yıl yayınlanacak ama net bir tarih yok. Neler olacak aşırı merak ediyorum. Bakalım Thomas'a sövmeye devam edecek miyim? Canım Shelby <3

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

P.s. Shelby saç tıraşı diye bir şey var arkadaşlar. Sırf ona bile aşık olursunuz. Tabii Thomas'ın saç tıraşı daha da çekici. Hele ses tonu... Sigara dumanını çekip, üfleyişi... "Heyy" diye bağırışı... Ben Cillian Murhpy'e fena aşık oldum. *-*

P.s. 2 Ekşideki bu yoruma katılmadan edemeyeceğim: diziyi izlerken bile üstünüzün başınızın sigara kokmasına sebep olan adam.

3 Şubat 2019 Pazar

Kitap Yorumu: Napoli Romanları 3: Terk Edenler ve Kalanlar - Elena Ferrante

Selamlar!

Valla Napoli Romanları serisi öyle bir sardı ki gözüm kimseyi görmez oldu. Geçenlerde birkaç günlüğüne Köyceğiz'e kaçamak yapmıştım ve yollardayken hep ama hep üçüncü kitabı okudum. Yanımda kardeşim de vardı, sürekli söylendi, "Bir kitap kadar olamadık be!" diye. Yani süper yol arkadaşı olduğum söylenemez çünkü yanımda hep kitap götürürüm.
Neyse efenim. Ben yine daldan dala atlamadan hemen kitabın yorumunu yapmak ve dördüncü kitabı da yorumlamak istiyorum zira o da bitti. :) Seri bitmesin diye uzatmaları oynayacaktım ama yok anam... Üçüncü kitabı okuyup da sakin sakin oturan insana insan demem.

Şimdi genel bir özet geçeyim. İkinci kitapta hop oturup hop kalkmıştım. Lila'yı yerden yere vurmak istemiştim. Stefano ile evlenip, mutsuz bir yaşam sürerken annesi ve Elena'yla beraber Ischia'da tatile yapmaya gittiklerinde Elena'nın çocukluk aşkı Nino ile sevgili olunca beynim alev almıştı. Yakın bir arkadaş bunu nasıl yapabilir! Nino da ayrı bir salak... Şu karakteri bir türlü sevemedim. -.-

Durun, bu olaylar bir hiç! Nino'yla aşk yaşayıp, hamile olduğunu öğrenince Lila, Stefano'yu terk edip saçma sapan bir hayat yaşamaya başlamıştı. Bu sırada Elena, olayları her şeye rağmen soğukkanlılıkla karşılayıp, eğitim hayatına devam etti. Ben olsam Lila'nın saçını başını yolardım.
Aslında ikinci kitabın sonlarına doğru bir sürü olaylar oluyordu. Herkes daldan dala atlar gibi birbiriyle oluyordu. Olayların en dışında kalıp kendini koruyan tek kişi Elena'ydı.
Kitabın sonunda akademik kariyerinde büyük bir adım atmıştı. Hayatında yeni biri vardı: Pietro. Yaşam kalitesi giderek artarken bilin bakalım karşısına kim çıkmıştı? Nino!
Üçüncü kitapta olaylar kaldığı yerden devam ediyor. Ama yazar U dönüşü yapmış. İlk iki kitapta olaylar hep Lila'nın etrafında gerçekleşiyordu. Her şeyi Elena'nın gözünden okusak da odak noktamız hep Lila'ydı. Bu sefer spot ışıkları Elena'ya dönmüş durumda çünkü hayatı çok değişiyor.
Napoli'yi anlatan bir roman yazıp da yazarlık kariyerine adım atınca bambaşka bir çevreyle karşılaşıyor. Bunun Pietro'nun da etkisi çok. Çocuğun ailesinin çevresi hep yayıncılık dünyasından. Durum böyle olunca Elena birden parlayan yazar konumuna geliyor.
Sonrasında her şey pat pat gerçekleşiyor. Okurken başım döndü ve daha neler olacak diye heyecanla okudum kitabı.

Bu kitap, kesinlikle Elena'nın geçiş dönemlerini yansıtan bir kitap olmuş. Hayatı birden değiştiği için iniş çıkışlı yaşıyor her şeyi. Pietro'la evlendikten sonra aslında istediği şeyin bu olmadığını fark ediyor ama çok geç. Çoluk çocuğa karışıyor. Anneliğe alışma süreci çok sancılıydı. Bu duyguyu iliklerime kadar hissettim çünkü benim de korkulu rüyam budur. Anne olduktan sonra kitap yazamamaya başlıyor. Kendi annesi ve Pietro'nun annesi Adele her ne kadar ona yardımcı olmaya çalışsa da bunalıma giriyor. Kendini beğenmiyor. Pietro'nun umursamazlığı sinirlerini bozuyor. O bu şu derken Nino hayatına tekrar giriyor. Hem de öyle bir giriyor ki çok normal bir şeymiş gibi. Pietro'yla yakın arkadaş oluyorlar. Nino da Eleonora diye biriyle evlenmiş ve bir oğlu olmuş. Ailecek görüşmeye başlıyorlar. Elena'nın aklı çok karışık. Bir yandan eşinin işkolikliği ve çocuklarının sorumluluğu bir yandan Nino'dan gördüğü ilgi bir yandan Lila'nın kendi yaşamına odaklanması derken ipin ucu kaçıyor ve bam! Kitabın sonunda "Holly shitttt" diye bağırıyorsunuz. Elena Ferrante'nin cehennemine hoş geldiniz...

Sanırım, uzun zamandır bu kadar soluksuz bir seri okumamıştım. İtalyan yazarımız Ferrante'ye daha da tapmaya başladım. Kalemi inanılmaz sağlam. İki baş karakterin hayatlarındaki en kritik dönemleri öyle güzel anlatıyor ki sanki Lila ve Elena hep sizden biriymiş, yakın birer arkadaşınız gibi hissediyorsunuz. Çocuklukları, ergenlikleri, gençlikleri, yetişkinliğe ilk adımları, evlilikleri, annelik dönemleri... İnanılmaz bir kurgu!
Bu seri nasıl sonlanacak diye kudururken dördüncü kitabı da okudum. Çok ara vermeden onu da yayınlayacağım. O zamana kadar bu seriyi hala okumadıysanız, okuyunuz efenim. Napoli'nin gerçekleriyle yüzleşin.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane