Pages

22 Haziran 2017 Perşembe

Kitap Yorumu: Bane Günlükleri - Cassandra Clare


Merhabalar

Sizde benim gibi Ölümcül Oyuncaklar dünyasını özlediniz mi? Valla ben her geçen gün daha da özlüyorum. Yani, imkanım olsa Cassandra Clare ile kendimi bir eve kapatıp her saniye hayal dünyası hakkında sohbet ederdim. Hal böyleyken çıkaracağı kitapları beklemekle kalıyorum anca. 

Geçen sene çıkardığı Karanlık Sanatlar serisinin ikinci kitabının ülkemizde çıkmasını beklerken uzun zamandır okumayı ertelediğim Bane Günlükleri'ni okudum ve kendimi yumruklayasım geldi. "Canısı neden daha önce okumadın?" 

Cassandra Clare ve iki yazarın daha yazdığı 11 hikaye ilk önce internet üzerinden yayımlanmıştı. Daha sonra bir kitap haline getirilip, basıldı. Ölümcül Oyuncaklar ve Cehennem Makinaları serisinden aşina olduğumuz Magnus Bane'in bilinmeyen yönleri ve daha önce anlatılmamış hikayelerini içeriyor bu kitap. Serileri okuyanlar zaten az biraz Magnus'u biliyorlar. Kendisi biseksüel ve çok çılgın bir yapısı var. Moda uzmanı ve delisi. Partilerin baş elemanı. Ve nerede bela varsa içinde mutlaka yer alır. Bunlar bir yana aslında çok yumuşak kalpli ve sevdiklerine sonsuz değer veren bir karakter. Ve umursamıyormuş gibi görünse de içi içini yer. Yardıma ihtiyacınız varsa Magnus Bane'in kapısını çalabilirsiniz. Tabii belli bir karşılığı olabilir de. 👀

Kaptırılan kalpler iadesi mümkün olmayan birer hediyeydi. 

Gelelim Bane Günlükleri'ne. Hem çok eğlenceli hem hüzünlü hem de 'vay be' dedirten anılarla dolu bir kitap olmuş. Bane'in ilk aşkı ve sonrakileri, Will Herondale ve soyu ile bağlantısı, Peru'ya girişinin yasaklanması, Tessa'yla olan sonsuz dostluğu, yılların vampiri Camille olan dengesiz ilişkisi, baş belası Raphael Santiago ile nasıl tanıştığı gibi bir sürü hikaye var. Elbette Alec Lighwood'la olan ilişkisi de mevcut ki zaten sanırım şu an en çok merak edilen odur. 😈

Ben çok eğlenerek okudum. Yani zaten Magnus süper eğlenceli bir karakter. Onun yaşadığı olaylar ise ayrı bir komik ve eğlenceliydi. Cassandra Clare'in dünyasını seviyorsanız zaten kesinlikle okuyun. 

Ve son olarak... Eğer önceki serileri okumadıysanız -ki o zaman bu karakteri de tanımıyor olursunuz ama her neyse- Bane Günlükleri'ni okumanızı tavsiye etmem. Arada spoiler niteliğinde bağlantılar var. Ona dikkat edin. 👍

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

20 Haziran 2017 Salı

Kitap Yorumu: Bülbül - Kristin Hannah


Merhabalar

Blog'a yazacak milyon konum var ama zamanım yok. Yani yoktu şu aralar rahat rahat yazabilirim. 
Okulu bitirdim gençler. 3 yıllık Safranbolu maceram bitti. Ama okul hayatım bitmedi, merak etmeyin. :D Eylül ayında inşallah güzel haberlerle geleceğim size. 
Şimdi gelelim geçen aylarda okuduğum enfes kitaplara. İlk sırada elbette Kristin Hannah var. Bu yazarı lise zamanında tanımıştım ve cidden bir ara bağımlısı oldum. 8 kitabını okudum. Ve işin ilginç yanı Polonya'dayken Bülbül kitabı çıkmıştı. Daha Kristin Hannah'ın kitabı olduğunu bilmeden kitabın kapağına aşık olup, kesinlikle okuyacağım demiştim. Bir baktım ki bir Kristin Hannah eseri. Eh, sonrasında da döner dönmez kitabı aldım. Pegasus Yayınlarını seviyorum, efsane bir kitap çıkarmışlar ortaya. 

Aşkta kim olmak istediğimizi, savaştaysa kim olduğumuzu keşfederiz. 


Yazarın şu ana kadar yazdığı en içten ve en içine sinen kitapmış, Bülbül. Ki gerçekten de yazar bu kitabında kendini aşmış. Kitabı okurken -abartmıyorum- resmen film izliyormuş gibiydim. Derslerin yoğunluğunu es geçip deli gibi okudum. Ve Literature Translation dersinde tanıtımını bile yaptım. O derece sevdim! 

Kurgu 2.Dünya Savaşı dönemindeki Fransa'da geçiyor. İki zıt kız kardeşin farklı hikayeleri anlatılıyor. Eğer eski zamanları seviyorsanız, gerçekçi bir kurgu arıyorsanız zaten Bülbül'ün bağımlısı olacaksınız.

Aşk romanları ilk kez anlam kazanmıştı. Isabelle bir kadının ruhunun manzarasının, savaştaki bir dünya kadar hızlı değişebileceğini anladı. 

Bu iki kız kardeş küçük yaşta annelerini kaybediyorlar ve annelerinin ölümünden sonra kendine gelemeyen babaları tarafından da terk ediliyorlar. Viann, büyük kardeş, çocukluk aşkı Antoine ile evleniyor. Isabelle, küçük kardeş, ise isyankar ve sıradışı biri olarak gittiği her okuldan atılıyor. Ve tam o sırada savaş patlak veriyor. Almanlar, Fransa'yı ele geçiriyor. Tüm düzen bozuluyor. Antoine savaşa gitmek zorunda kalıyor. Viann, kızıyla beraber hayatta kalmaya çalışıyor. Isabelle ise kimseyi dinlemeyerek isyan hareketlerinde görev almaya başlıyor.
Kurgunun genel hatları böyle ama inanın bana detayları okumak istersiniz. Şu ana kadar okuduğum en iyi tarihi yansıtan kitaplardan biriydi. Sıkmadan, boğmadan olayları çok gerçekçi anlatmış yazar. Okurken sanki bir yandan Viann bir yandan Isabelle oluyordum. 

Ve bu kitap feminist yönümü daha da alevlendirdi. Öyle körlük derecesinde 'kadınlar dünyanın merkezidir' diyenlerden değilim. Ama her hakkımızı savunanlardanım. Ve Kristin Hannah da her kadının gücünün farklı olduğunu bu kitabında öyle güzel belirtmiş ki... 

Ve kitabın sonunda gözlerim de doldu. Diğer kitapları gibi keskin bir acı son yapmamış. Tam tadında ve olması gerektiği gibi yapmış. 
Önerilerime güveniyorsanız hemen alın ve okumaya başlayın. Okuduğuna pişman olacak biri olacağını sanmıyorum. 👀

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

29 Nisan 2017 Cumartesi

Hayallerimi Gerçekleştirirken 1: Anne Frank ve Hayat Hikayesi


Merhabalar

Blog'da yeni bir yazı etkinliği oluşturdum. Gerçekleştirdiğim ve sizi de etkileyebileceğini düşündüğüm birkaç hayalimden bahsedeceğim. İlk yazımda cidden beni derinden etkileyen ve onu gerçekleştirdiğim için her fırsatta kendimle gurur duyduğum hayalimi paylaşmak istedim.
Anne Frank ismini daha önce duymuş muydunuz? Duymadıysanız size inanılmaz hayat hikayesinden biraz bahsedeyim. İnanın sıkılmayacaksınız. İlham kaynağınız bile olabilir.

Anne Frank, 1929 yılında Almanya'da doğan bir Yahudi'ydi. Sıradan ama güçlü bir aileye sahipti. Fakat Adolf Hitler döneminde yaşadığı için diğer Yahudiler gibi saklanarak yaşamak zorunda kaldı. Henüz 14 yaşındayken Hollanda'da bir ofis binasının gizli bölümünde ailesi ve yakın dostlarıyla yaşamak zorunda kaldı. Yine de sıradan hayatlarını devam ettirmeye çalıştılar. Anne, ders çalışmaya ve günlük işlerini yapmaya devam etti. Doğum gününde hediye edilen defter sayesinde günlük yazmaya başladı. Yaşadığı dönemi çok güzel aktaran, tüm duygularını çekinmeden yazan Anne, günlük sayesinde gözle görülmeyen ve duyulmayan şeyleri günümüze kadar aktarmış oldu. Fakat bir ihbar sonucunda Almanlar tarafından el kondular ve Polonya'daki Auschwitz toplama kampına gönderildiler. Orada ailesinden koparıldı. Neler yaşadığı bilinmese de hoş şeyler olmadığı bariz. Ve daha 15-16 yaşlarındayken tifüsten öldü. Ailesinden hayatta kalan babası, Anne'nin günlüklerini yayımlamaya karar verdi. 60 dile çevrilip, milyonlarca satış yaptı. Anne Frank, ölümünün üzerinden 72 yıl geçmesine rağmen tüm içtenliğiyle yazdığı günlüğü sayesinde günümüzde hala yaşamakta aslında. 

Berlin - Madame Tussauds Müzesi / Anne Frank 

Anne Frank'in ismini sık sık duyardım ama hiç araştırmamıştım. İlk kez Berlin'de Madame Tussauds Müzesi'ne gittiğimde Anne Frank'in heykeliyle fotoğraf çektirdiğim zaman kim olduğunu çok merak etmiştim. Hatta nedense korku hikayeleri yazan ünlü bir yazar sanmıştım. Fakat sonra araştırdım ve yukarıda karşılaştığım bilgilere ulaştım. 

Krakow'daki Auschwitz toplama kampı
İlk önce Polonya'dayken Auschwitz toplama kampının olduğu yere, Krakow şehrine gittim. Hava inanılmaz soğuk ve yağmurluydu. Yine de amacıma ulaştım. Her yıl milyonlarca insanın görmek için dünyanın her yerinden geldiği Auschwitz'e vardım. Kelimelerle anlatmak imkansız ama öyle bir atmosfere sahip ki... Resmen orada işkence gören, ölen insanların hala varlığını hissedebiliyorsunuz. Piyanist filminin setindeydim sanki... Öyle tüyler ürpertici ki... Kamp alanı hiç değiştirilmemiş. O yüzden böyle yürüyüp, etrafa meraklı gözlerle bakarken süper ötesi vicdan azabı çektim. Anne Frank ve daha niceleri orada akıl almaz işkencelere maruz kalmış. Elinizi kolunuzu sallayarak gezemiyorsunuz doğal olarak. Her girdiğim odada karnıma bıçak saplanıyormuş gibiydi. Her insana zorla giydirilen kıyafetler, isim listeleri, kadınların kesilmiş saçları, insanları yaktıkları fırın... Oturup saatlerce ağlamak istedim. Sırf Yahudi diye bu insanlara nasıl böyle işkence çektirmiş olabilirler? Gerçekten aklım algılayamıyor bu konuyu. Fırsatınız olursa kesinkes Auschwitz'i görmeye gidin. Vicdan azabı çekeceksiniz; onların işkence çektiği yeri 'ziyaret ettiğiniz' için ama acı gerçekleri görmek zorundasınız. Yoksa bu duygu hiçbir şekilde anlaşılmaz.

Amsterdam - Madame Tussauds / Anne Frank

Sonra en büyük hayallerimden biri olan mini Avrupa turuna çıktım. Kendimce işte... Paris ve Brüksel'den sonra Amsterdam'a adeta uçarak gittim çünkü benim en merak ettiğim ve en görmek istediğim şehirdi. 2 gün kaldım ve hala hiç yaşamamış gibi hissediyorum. Neyse. Amsterdam'daki 2.günümde Anne Frank'in gizli bir hayat yaşadığı yeri müzeye çevirdikleri yere gittim. 

Amsterdam - Anne Frank Müzesi bilet sırası

Abartmıyorum tam bir saat bilet sırasında bekledik. Yağmur suratımı adeta dövdü, ellerim buz kesti, karnım açlıktan zil bile çalamaz oldu ama bekledim. İnat değil mi? Ve sonunda içeri girdim. Böyle nasıl heyecanlıyım. Anne Frank'in yaşadığı yerdeyim. Hem süper hem de yine acı verici bir durumdu. Her odayı gezdiğimde, her bir eşyayı incelediğimde kendimi onun yerine koymaya çalıştım. Hayata bir kere geliyorsunuz ve yaşadığınız şeye bakın. O kadar boktan bir şey ki... Her bir detayı es geçmeden, derinlemesine inceleyerek evi gezdim. Aynı Yıldızın Altında filminde de baş karakterler Anne Frank'in evini gezmişti. Filmdeki sahneyi birebir, canlı bir şekilde görmüş oldum. Müzeden çıkmadan önce de bir kartpostal ve Anne Frank'in günlük niteliğindeki kitabını satın aldım. Bilet de ayraç şeklindeydi ama öyle kullanmaya kıyamadım. Anılarla dolu olan kendi günlüğüme yapıştırdım ve 'iyi ki günlük tutuyorum' dedim. Ah, bir de müzenin sonunda ziyaretçilerin not yazdığı bir defter vardı. Jane durur mu? Elbette kalemi aldım ve kendimce benden bir iz bıraktım. (Fotoğrafta bunu görebilirsiniz; sağ üst köşede yer alıyor.)



Polonya'ya geri döndüğümde kitabı sindire sindire okudum. Okurken, müzede gözlemlediğim şeyler gözümün önüne geldi ve inanılmaz bir şeydi. Hem kendi gözlerimle gördüm hem de Anne Frank'in gözünden okudum. Öyle etkileyici, öyle muazzam ve öyle tarifsiz ki... Bu günlüğü okumanızı istiyorum. Türkçe çevirisi mevcut. Filmi de var sanırım ama henüz izlemedim.

Hayallerimin içinde hayallerimi gerçekleştirdim. Öyle bağlantılı ki yaşadıklarım... Bazen fotoğraflara ve videolara baktığım an gerçek olduklarını hatırlıyorum. Çünkü cidden inanılmaz geliyorlar. Sanki hiç yaşamamışım gibi... Sanki hayal ürünüm gibi... Hayalleriniz olsun. Öyle imkansız gözüyle bakmayın sonra gerçekleştirince gerçek olduğuna uzun bir süre inanamıyorsunuz. :) Şaka bir yana, hayatım boyunca bu mükemmel anıyı hep hatırlayacağım. Ve evet, kesinlikle kendimle gurur duyuyorum. Kitap kurduyum ve değişik, sıra dışı hayallerimi ve onları gerçekleştirmeyi seviyorum. 

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

Not 1: Fotoğraflar bana ait. Hepsini kendi gözlerimle görüp, çektim.
Not 2: Madame Tussauds Müzesi hakkında ayrı bir yazı yazacağım.
Not 3: Anne Frank'i okuyun. Okutun. İlham alın. Pişman olmayacaksınız.
Not 4: Piyanist filmini izlemediyseniz size yalvarırım, mutlaka izleyin. Hayatımda hiç sıkılmadan izleyeceğim filmler arasında. En kısa zamanda izleyin.

28 Nisan 2017 Cuma

Erasmus Döneminde Okuduğum Kitaplar


Merhabalar

Artık resmen blog'a yazmak için gün sayıyorum. Okul öyle yoğun ve yorucu ki inanın bazen 24 saat yetmiyor. Proje ödeviydi, günlük ödevler yok okunması gereken hikayeler derken hoop zaman nasıl geçiyor anlamıyorum. Ama bendeniz Jane elbette kitaplardan ve dizilerden uzak duramıyorum. Ama önceliğimi Erasmus döneminde okuyup da blog'a aktarmadığım kitaplara vermek istedim. Okuduğum kitaplar ya çok güzeldi ya da 'bana göre' baya vasattı. İyilerden başlayıp, kötülere doğru yol alacağım. Ve inanın bana kesinlikle okunması gerekenler de var! (Ve ee, yazı sonunda kavga bile çıkabilir.)

Sitede daha önce de yorumunu yaptığım Sahte Romeo ve Paramparça Juliet kitaplarını kesinkes okuyun. Hala favorim. Keşke okuyacak bolca zamanım olsa da tekrar okuyabilsem. O derece sevmiştim. 

Diğer en sevdiğim kitap ise Artemis Yayınları'ndan çıkan Ay Günlükleri serisinin ara kitabı olan Levana idi. Serinin üçüncü kitabı Cress'den sonra okunması gerekiyor. Ben pdf olarak okumuştum. Ve başlamamla bitirmem bir oldu. Süper akıcı, etkileyici ve seriyi bozmayan tam tersine çok daha renk katan bir ara kitap olmuş. Marissa Meyer'ın kalemine hayranım. Azıcık bir kurguyla bile kadın dünyalar yaratmış. Seriyi bilmiyorsanız hemen ilk kitabı Cinder'ı inceleyin. Eğer seriye devam ediyorsanız da sakın Levana'yı es geçmeyin!

Ve artık İngilizce kitaplar da okumaya başladığım için Harry Potter'ın HP and The Cursed Child (HP ve Lanetli Çocuk) kitabını çıkar çıkmaz pdf olarak orijinal dilinde okumuştum. Hem çok uzun değil hem de dili bence gayet basitti. Yani HP dünyasını biliyor ve o dünyanın diline hakimseniz (yazarın özel terimlerine) çok rahat bir şekilde okuyabilirsiniz. Ve kesinlikle çok beğendim. Kitabı J.K. Rowling değil de bir hayran yazmış olsa da bence kurguyu çok güzel oluşturmuş ve bana göre Ateş Kadehi'ni daha da netleştirmiş. Ki seride Ateş Kadehi benim favorimdir. O yüzden kitabı böyle mutlulukla okudum. Ve okuduktan sonra da 'hah onu ben orijinal dilinde okudum canım ya' diye kasılmadım dersem yalan olur. :D

Şimdi bahsedeceğim kitapları sevemedim. Bitirdikten sonra 'pof, aradığım bu da değil' tarzındaydı ve açıkçası konularını dahi net hatırlamıyorum ama yine yazıp, bildireyim. Belki farklı düşünen olur ve beni etkileyebilir. 😃

Ben, Earl ve Ölen Kız: Çok merak ediyordum. Hatta orijinal dilinden okuyacaktım ama sonra Pegasus Yayınları'ndan Sevinç ablanın çevirisiyle çıktığını görünce çevirisini okumaya karar verdim. Ama pek bana göre değildi. Hatta filmini de izledim. Filmi bir nebze iyiydi. Ama kitap... bilemiyorum. Sevemedim. 😓

Sil Baştan: Parodi Yayınları'ndan bir kitap. Ya bu kitabı neden okudum tam hatırlamıyorum. Ama bir yerde biri baya dolu dolu yorum yapmıştı, ona kanıp okudum sanırım. Cidden konusunu dahi hatırlamıyorum. Neden okudum, nasıl bir psikolojideydim, inanın bilemiyorum.

 Kağıttan Kalpler: Arkadya Yayınları'ndan çıkan bu kitabı merak etmiyor değildim. Okumadan önce de baya heves etmiştim. Ama yok yani konusu bana göre değildi. Aslında baş karakterle baya ortak noktamız vardı. Ruh öküzünü arıyordu ama bulamıyordu. Kitaplar varken neden bir adama ihtiyaç duyacaktık falan... Ama klişelerle dolu bir kitaptı. Baya da tahmin etmiştim ne olacağını. Meh...

Gece Evi 11 - İntikam: Ya aslında buna çok kötü diyemeyeceğim. Sonuçta lise çağında okumaya başlayıp, hala devam ettiğim bir seri. Neredeyse üniversiteden bile mezun olacağım ama bu seriden mezun olamadım. :D Şaka bir yana uzata uzata okumayı seviyorum. Çünkü bu serinin karakterlerine acayip bağlıyım. Yani ilk okuduğum, benimsediğim karakterlerden biri. Ekibi seviyorum ama yazarların hayal dünyasını gram sevmemeye başladım. Bence artık ana-kız oturup, 'nasıl saçmalasak da para kazansak' diye düşünüyorlar. Olsundu. Ben okudum, okuyorum. Serinin son kitabını da yakın zamanda okuyacağım umarım. Bitecek yahu.

Kapanışı yerden yere vuracağım bir kitapla yapmak istedim. Kemerlerinizi bağlayın. Jane çok fena laflar edebilir!
Pegasus Yayınları'ndan çıkan, Amerika'da Wattpad sayesinde ünlünen, milyonlarca hayranının olmasının en büyük sebebinin One Direction grubunun üyelerini yansıtan karakterleri olan (ki bence alakası bile yok) Anna Todd tarafından yazılan After serisinin ilk kitabı Karşılaşma hayatımda okuduğum en uzun işkenceli kitaptı. KİTAPTI. Daha önce böylesine işkence çektiğim bir kitap okumamıştım. AMAN TANRIM DEDİM! WTF? 

Kitap cidden uzun ve öyle böyle değil süperötesi klişelerden oluşuyordu. Yani bunu yazarken Anna Todd hangi psikolojideydi? Nasıl bir kadını bu kadar ezebilir? Bu kadar mı gurursuz, erkek düşkünü ve aciz varlıklarız? Kitabı okurken feminist tarafım alev almıştı. Öyle söylenerek okuyordum ki oda arkadaşım bırakmamı bile önerdi. Ama yo, bir kitabı yarım bırakamam. Belki cidden toparlar, ders veren bir yönü olur dedim. Löp diye bitirdi. Sanki devam edecekmişim gibi... 
Ya şimdi büyük konuşmak, asla'lar falan demek istemiyorum ama kitaptaki kız karakterin yerinde olsaydım kesinlikle öyle ezik, gurursuz, yüzsüz ve acınası olmazdım. Adam suratına tükürse 'yarabbi şükür' diyecek kıvamındaydı. Ben her zaman gerçek aşkı; aşkın yanı sıra en iyi arkadaşım olacak ruh öküzümü arayan romantik bir insanımdır. Ama yeri gelir feministliğim ağır basar ki o da şöyle olur; bir erkek 'sözde' sevdiği kadınına karşı ilgisiz, duygusuz ve hakaret içerikli bir şekilde davranıyorsa 'erkeksiz de yaşayabilirim' düşüncesini savunuyorum. Yani bir öyle bir böyle davranıyorsa o kişi, siktir edin daha iyi. Niye kendinizi üzüyorsunuz? Neden yıpratıp, küçük düşürüyorsunuz. Ya da ne var biliyor musunuz? Alın, okuyun ve böyleleri gibi olmayın. Dünyada başka erkek mi yok? Ya da aynı şey bir erkeğin başına geliyorsa, dünyada başka sevilecek kadın mı yok? 
Demek istediğim şu ki; öyle bir dönemdeyiz ki güçlü olmak zorundayız. Kendini ezdiren genç kızları anlamıyorum. Daha kaç yaşındasın da bu kadar çok sevip, vazgeçemiyorsun? Kitap bu yüzden beni deli etti. Devam edecektim ama sinir krizleri geçirip, kendime gelemezsem diye ilk kitabı bitirip, sessizce Anna Todd'dan uzaklaştım. Ben böyle bir şey görmedim hayatımda! 😝

Pekala, baya saydım sövdüm ama içim rahatladı. :D Bir sonraki yazıda enfes kitaplarım var. Yine bekleriz efendim.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

17 Mart 2017 Cuma

Yabancı Dizi Dedikodusu: The Vampire Diaries - Final


Merhabalar!


Ay, dayanamadım ve geçen hafta final yapan The Vampire Diaries için yazı yazmak istedim. Çünkü bu dizi benim ilk izlediğim yabancı dizilerden biridir. (İlki Gossip Girl) Hatta bu diziyle beraber yaşlandım diyebilirim. İlk izlemeye başladığımda lise 2'ye gidiyordum. 15-16 yaşlarındaydım sanırım. Hatta iki arkadaşımla eş zamanlı izliyorduk. Her bölüm izlediğimizde sınıfta oturup saatlerce dedikodusunu yapıyorduk. İngilizcemizi bile geliştirmişti sevgili Elena. Sürekli, "Are you okay?" repliği ile sınıfta havamız oluyordu. Hey gidi günler hey!

2.sezondan sonra serinin ilk dört kitabını okudum. Hala da kitaplığımda duruyorlar. Ama kitap ile dizi arasında uçurum farkı var. En basiti; Elena kitapta sarışın. Dizide ise esmer güzeli. Ve kitapta bir süre sonra olaylar süper karışıyor ve açıkçası beni sıkmaya başlamıştı. 4'ten sonra kitaba devam etmedim. Diziye ise tam gaz devam ettim. Elena'nın en büyük aşkı Stefan'ı bırakıp, Damon'a geçmesine rağmen. Her sezonun bölümünde gereksiz parti, kutlama ve ergen sahneler olmasına rağmen. Dengesiz karakterlere ve bitmek bilmeyen kötü karakterlere rağmen. Sevdiğimiz karakterler de dahil olmak üzere tahmin edemeyeceğiniz karakterleri öldürüp öldürüp, bir şekilde geri getirmelerine rağmen. Gel zaman git zaman 8 sezonu devirmişiz yahu. Yıllar ne çabuk geçiyor. Şimdi üniversiteden mezun olmak üzereyim. 

Ve dizi geçen hafta bitti. Bir günümü diziye harcadım. Yarım kalan bölümleri bitirip, hemen finale geçtim. Ve kocaman bir pof! Yani az buz olayları biliyorsunuzdur. 6.sezondan sonra Elena'yı canlandıran Nina Dobrev diziden ayrılmıştı. (Sebebi bence Ian Somerhalder'la olan sancılı ilişkisiydi.) 7.sezonda Nina olmadan yine de güzel toparladılar. Sonra 8.sezonun final olacağı açıklandı ki buna sevindim. Giderek saçmalıyorlardı. Ve son dakikada Nina'yı final sahnesi için getirdiler. (Sanki parası bitmiş de 'aa son bölümde oynayıp da bari birkaç senelik harçlığımı çıkarayım dermiş gibi...) Böyle resmen şu da olsun bu da olsun diye hızlandırılmış bir final sahnesi çekmişler. Memnun kalmadım ama sanki dizi bitmiş gibi de gelmiyor. Böyle sanki yarın yeni bölüm gelecekmiş gibi. 😒

Tabii yan dizi niteliğinde olan The Originals'ın daha final sezonu yayımlanmadı. O da yarın başlıyor. TVD'deki karakterleri görebilecekmişiz. Ki o karakter kesin Caroline. O da ayrı bir olay. Resmen beraber olmadığı erkek kalmadı. Ama yine de seviyorum sarışını. Dizide gelişme gösteren tek karakter bence. Resmen herkesi toparlayan o oldu.

Bir de TVD'nin bize kattığı en güzel şey bence Michaelson ailesiydi. Klaus, Elijah, Rebekah, Kol ve Fin'in aksanları, karizmaları, cool'luktan ölen halleri... Yani getirdikleri karakterlerden en en en iyileri onlardı. Ah bir de Stefan'ın dostu Lexi var. Bence kesinkes Lexi'yi öldürdüklerine pişman senaristler. Çünkü her fırsatta geri getirmeye çalıştıkları kişi Lexi oluyordu. Resmen bok yoluna gitti kız. 😠 

Ve yılların kapışması... Team Stefan mı Team Damon mı? Valla onu bilmem de ben Team Klaus hala. Kötü halini de her zaman göstermediği merhametli yönünü de seviyorum. Gerisi size kalmış. 

Son olarak... Şaka maka takip ettiğim bir dizi daha bitti. Ne çabuk büyüyor keretalar. Umarım ilerleyen zamanlarda ekibi tekrar bir araya toplayıp da bir kez daha diziyi ekranlara getirmeye çalışmazlar. Toparlamaya çalışırken batırıyorlardı zaten. Geri dönüş yolları olursa artık gözlerim kan ağlar. Meeh!

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

katherine gif,
Not: Katherine'i bir hiç ettiniz ya hep içimde ukte kalacak vicdansız senaristler! Mis gibi kötü karakteri görmezden geldiler. Neymiş Elena daha çok seviliyormuş. Yalan canım! Bu arada hep söylüyorum, Nina'yı tebrik ediyorum. İki karakteri öyle müthiş canlandırdı ki Elena'dan soğutup, Katherine'i sevdirdi. 

Not 2: Ay bir ben son zamanlarda baya baya Enzo'ya tutulmaya başlamıştım. Böyle o aksanla konuştukça ağzına vura vura sevesim geliyordu. *elleriylekendiniserinletiyor*

Not 3: Ve gözüm kapalı her sezonun soundtrack'larını öneririm. Dehşet bir müzik listesi var. O kadar müthiş şarkılar keşfettim ki bu dizi sayesinde... Youtube'dan hala açar açar dinlerim.

Kitap Yorumları: Sahte Romeo ve Juliet Paramparça


1.Kitap: Sahte Romeo / 2.Kitap: Juliet Paramparça - Leisa Rayven | Yabancı Yayınları

Merhabalar!

Öyle bir kitap açlığındayım ki... Ve şansıma doya doya kitap okuyacak zaman bulamıyorum. Çünkü okulumun son dönemi ve deli gibi ödevlerle cebelleşiyorum. Aslında şu an tam sudan çıkmış balık gibiyim. Amaaan olsundu. Şimdi size enfes bir seri önereceğim. Ya da şöyle söyleyeyim, sosyal medyadan beni kopararak, saatlerce kitap okumamı sağlayan bir seriydi.

Varşova'da kaldığım hostelde internet sürekli gidip geliyordu. Eh, biliyorsunuz günümüz artık hep internet ve stalk. Ben de internetsiz kalınca n'apsam n'apsam diyordum ki ilk aklıma gelen kitabın pdf'sini indirdim. Sahte Romeo. Nedense kitabın ismi beni çekmişti. Ve, Tanrım! İyi ki okumuşum. Ben nedense çok ama çok sevdim.

Kitap elimde yok -en kısa zamanda alacağım- ve okuyalı birkaç ay oluyor. O yüzden eksik bilgi verebilirim. Aklımda kalan her şeyi yazacağım. Kurgusu şöyle; Cassie Taylor ve Ethan Holt üniversitede tiyatro bölümünde iki öğrencidir. Cassie, yetenekli, cıvıl cıvıl ve insanlarla nasıl anlaşacağını bilen biri; Ethan ise gizemli ve kötü imaj veren bir yakışıklıdır. Öyle böyle derken derste Romeo ve Juliet oyunu için ikisi başrol seçildiğinde asıl hikayeleri başlıyor. Tanışmaları, zamanla birbirleriyle anlaşmaları, Ethan'ın dengesizlikleri, Cassie'nin fedakarlıkları derken yıllar birbirini kovalıyor... Kitap zaten bir geçmişi bir de günümüzü anlatıyor. Ki benim en sevdiğim türdür. Böyle geçmişte neler olduğunu günümüz olaylarını anlatırken birbirine başarı ile bağlayan yazarlara ayrı bir hayranım.

Geçmişte inişli çıkışlı ilişki yaşayan Cassie ve Ethan, günümüzde kanlı bıçaklı bir şekilde karşımıza çıkıyorlar. Sebebini okudukça öğreniyorsunuz. Kaçan kovalanırmış misali bu sefer Cassie tersleyip, Ethan çabalıyor. Ben nedense bu dengesiz ilişkilerini sevdim. Yani gizemli erkekleri seviyorum. Çözmeye çalışırken uğraşıyorsunuz, kafa yoruyorsunuz, yönlendirmeye çalışıyorsunuz ve bir şeyler elde edince zafer kazanmış gibi oluyorsunuz. Cassie de bunu başaranlardan biri. Ama hakketmediği bir şey yaşıyor... Buralar spoiler tatlım.

Ben çok mu çok sevdim. Kitabı alınca tekrar okuyabilirim bile. Yani hem çok eğlenceli hem de karın ağrısı yaratan bir kitap. Karakterler çok oturmuş kurguya. O yüzden benim favorilerim arasına girdi ve kesinlikle öneririm.

Juliet Paramparça kitabı, Sahte Romeo'nun hemen devamını konu ediniyor. Yine geçmiş ve günümüz olayları var. Kitap süper okutturuyor. Ben iki kitabı üst üste okudum. Ve her şey cuk oturdu. Hiç de sıkılmadım. Hadi şunu da söyleyeyim; hikayenin sonu mutlu ve içinizi rahatlatacak bir şekilde bitiyor. Yani ben bu iki kitabı almayıp da n'apayım?

Son olarak... Seri iki kitapmış gibi anlattım ama iki kitap daha mevcut. Fakat son iki kitaptaki karakterler başka. Yanlış hatırlamıyorsam Ethan'ın kız kardeşinin hayatıyla ilgili bir kurguydu. Merak etmedim ve okumadım. Dilerseniz siz bir bakın. Ama bu iki kitabı kesinlikle okuyun derim. Yani cidden okunmayı hakkediyor. Kesinlikle boş kitaplar değil...

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

17 Şubat 2017 Cuma

Ayaklı Gazete Geri Döndü!


Merhabalar!!!

Artık Türkiye sınırları içerisindeyim ve son derece mutluyum. Anlatacak milyon konum var ve hepsi için sabırsızlanıyorum. Dedikodular, kitap-dizi-film haberleri ve Erasmus maceralarımla deneyimlerim... Ama ilk önce bir dönüş yazısı yazmak istedim.

Yaklaşık 4.5 aydır blog yaşamından uzaktayım. Ama benliğimden bir şey kaybetmedim. Başka bir ülkede yaşamış olsam bile günlük düzenime devam ettim. İstisnalar dışında... Ama pişman değilim. Hayatımın hiç unutulmayacak ve belki de bir daha hiç böyle bir deneyim yaşamayacağım aylarını geçirdim Varşova'da. Şimdi ise tamamen yoğun bir döneme girdim. Alışma süreci elbet olacak ama yine de hemen blog'a dönmek istedim. Çünkü gerçek, sorumluluk dolu ve boğucu yaşamımdan kaçtığım yerlerden birisi de burası. Yaşasın yeniden Jane'e dönmek. 😍



Gelelim ben neler okudum neler izledim. İlk bunlardan bahsetmek istedim çünkü inanılmaz verimli geçirdim günlerimi. Erasmus'a giden ve yarım kalan dizilerini tamamlayan bir adet Jane hayal edin... Neyse ki bunların yanı sıra hayallerimi de gerçekleştirdim. Gözleri kalp kalp gezen bir adet de Jane hayal edin...

Efenim, yarım kalan dizi listemi ve minik yorumlarımı sıralıyorum, dilediğiniz gibi okuyun:

➤ Supernatural: 11.sezonunu izledim. Bu dizinin bendeki yeri ayrıdır ama sezonlar ilerledikçe sıkılmaya başladım. Hiçbir zaman dizilerimi yarım bırakmadığım için izlemeye devam ediyorum. Genelinde sıkılarak izliyorum ama Dean&Sam yine de efsanedir benim için. 12.sezonun yeni bölümlerine de yetiştim. Artık sezonu bitirmelerini beklemiyorum. Yeni bölüm geldikçe izliyorum. Daha akıcı oluyor en azından.

Once Upon A Time: 5.sezonunu bitirdim. Bu dizinin ilk iki sezonu benim en vazgeçilmezlerimdendir. Ama her dizide olduğu gibi sezonlar ilerledikçe bozdu bence. Yine de bazen kurgusunu çok seviyorum. Çok değişik bir işleyişi var. 6.sezona da geçiş yaptım ve yeni bölümleri bekliyorum.

Arrow: 4.sezonda kalmıştım ve bitirdim. Bence gayet akıcıydı. Ki zaten Arrow'u seviyorum. Ama 5.sezona geçip de yeni bölüm beklerken ve gelince izledikten sonra sıkıldığımı fark ettim. Yeni sezon oturmamış gibi mi yoksa bana mı öyle geldi bilemedim bak şimdi. o.O Ölen karakterlerin yeniden gelmesine, Felicity'nin ve Oliver'ın aptallıklarından bıktım. Dizide aksiyondan çok artık aşk dramı var...

The Flash: Ah Flash... 2.sezonu baya akıcı izledim. Seviyorum bu diziyi. Hem komik hem ilginç hem de efektler olarak başarılı. Ama Iris'den nefret ediyorum. Az ötede yaşa mümkünse, modundayım. Ve 3.sezonda Kid Flash olayından tiksindim. Böyle izlerken elimi ekrana daldırıp, 'sözde Flash'dan daha hızlı olan' Kid Flash'ı boğazlamak istiyorum!


The Walking Dead: Aslında sezon tamamlama olayı yoktu bunda çünkü her yeni bölümü anında izliyorum. Fakat 7.sezon bölümleri internette mevcut değil. 4.bölüme kadar izleyebildim sonra bulamadım. TV'den takip etmeye çalışacağım. :(

Fear The Walking Dead: 2.sezonu yazın tamamlamıştım ve cidden daha da ısındım. Ben bu kurguyu deli gibi seviyorum. Her türlü izlerim, izlettiririm.

Mr. Robot: Bu dizi her defasında beynimi yakıyor ama inatla izliyorum. Çünkü cidden etkileyici. Yani izlerken sabırlı olmanız gerek. 2.sezonun başlarında cidden izlerken uyuma modunda oluyordum. Ama sonlara doğru öyle bir hal aldı ki yeni sezonu şuan dört gözle bekliyorum. En sağlam kurguya sahip dizilerden biri. Eğer ilginç bir şeyler arıyorsanız izleyin derim.

The Vampire Diaries: Duydum ki canım dizim bitiyormuş. Canım dediğime bakmayın. Sezonlar ilerledikçe süper boka saran bir dizi. Ama izlettiriyor mu izlettiriyor. Yani ben izlemeyi seviyorum hala. Lise 2'de başlamıştım ve hala devam ediyorum. 10 Mart'ta final veriyormuş. Hemen 7.sezonu bitirdim ve 8.sezona geçerek yeni bölümlere yetiştim. Nasıl bitirecekler diye heyecanla bekliyorum...

The Originals: Bir ekibi nasıl batırabiliriz diye çok düşünmüşler sanırım. Bu ekip TVD zamanlarında süperdi. Hastasıydık. Klaus ve ailesinin aksanına tapıyorduk. Ama kendi dizileri çıkınca süper sıktı. Konu hep aile ve dram. Yani özellikle 3.sezonu işkence çekerek bitirdim. Ki cidden yarım bırakmayı bile düşündüm ama sonra duydum ki 4.sezon finalmiş ve az bölüm yayımlanacakmış. Eh, nasılsa bitecek yarım kalmasın dedim. Yoksa cıks, çekilmez.

Sherlock: Saçma sapan diziler devam ederken güzelim dizilerin bitmesine ne demeli! Sherlock. Kalbimi fetheden kurgu... Hem filmleri hem dizileri hem de kitapları beni benden alıyor. Hatta kendimi Mrs. Holmes olarak görmeye bile başladım... 4.sezon öyle etkileyici müthişti ki... Bayıldım! Her bölüm film tadındaydı. Ve diziye devam edilecek falan diyorlar. Değil 2-3 yıl, 10 yıl sonra çıkacaksa bile razıyım beklemeye. Yeter ki Benedict devam etsin. Amin.

Teen Wolf: Ah benim gençlik dizim de bitiyor. Nerelere gideyim ben? 6.sezon başlar başlamaz ben de başladım. Sezonun bitmesini bekleyemedim. Geçen haftalarda 6A bitti. 10 bölümcüktü. Yer yer sıktı ama heyecanlıydı. Mantık hataları vardı ama olsundu. 6B sanırım haziranda yayımlanacak. Bekliyoruz efenim.

➹ Bunlarında dışında deli gibi Game of Thrones'un 7.sezonunu ve Daredevil'ın 3.sezonunu bekliyorm. İnanılmaz heyecanlıyım. American Horror Story'nin 6.sezonunu henüz izlemedim ama internetim güzel oldukça izleyeceğim. Ve inanılmaz baskılar üzerine Friends'e başladım. Varşova'da 1.sezonu bitirdim. Burada devam edeceğim inşallah.

Yani böyle işte gençler. İngilizcemi nasıl geliştirdiğimi soruyorsunuz ya, böyle deli gibi dizi izleyerek. Henüz İngilizce alt yazılı ya da alt yazısız izlemeye cesaretim yok ama dizileri izlerken bilinçli izliyorum. Direk Türkçe alt yazıya odaklanmıyorum. Konuşmalarına kulak verip, pekiştirme yapıyorum. Gerektiğinde birkaç kez geri sarıp tekrar dinliyorum. Not alın, tekrarlayın. Nasıl istiyorsanız yapın. Bir dili öğrenmenin en eğlenceli kısmı bu bence. İzleyerek, dinleyerek ve okuyarak. Elinizdeki fırsatları değerlendirin efenim. 👀

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane