Pages

28 Mart 2014 Cuma

Kitap Yorumu: Uğultulu Tepeler - Emily Bronté


Aşk nefrete dönüşürse... Diye bir başlık görünce ilk Dünya Klasik romanım için Uğultulu Tepeler'i seçtim. Ki geçen sene fuarda almıştım. Sevdiğim kitap karakterlerinden biri olan Bella Swan Cullen sayesinde lise hayatım boyunca bu romanı kesinlikle okumalıyım diye kendime not ettim. Çünkü Twilight serisinde adı sık sık geçiyordu. Geçen hafta da sınav sonrası kendimi Starbucks'a attım ve başladım kitabı okumaya.

Her şey ilkten çok güzel gidiyordu. Gözlüksüz yüz sayfadan fazla okudum. Dedim, oluyor, korkulacak bir şey yokmuş. Dünya Klasikler nedense her zaman gözümü korkutmuştur. Çevremdekilerin davranışlarından sanırım. Bir Dünya Klasik okumak insanı cool, özel yapıyor sanıyordum. Onları okumak ise sanki yetenek istermiş gibi... Çünkü orta okuldayken Madam Bovary'i okuyayım dedim hiçbir şey anlamamıştım. Liseye ilk başladığımda Notre Dame'ın Kamburu'nu okumaya başladım, devam edemedim. Bu yüzden Dünya Klasiklerden hep uzak durdum. Ama her fırsatta yazarların ünlü eserlerinin konularını inceledim. İlgimi çektiler ama okumaya cesaret edememiştim. Uğultulu Tepeler ile birlikte bu dünyaya bir adım attım.

Ama pek beklediğim gibi değildi. Beni büyüleyen, etkisi altına alan, kitap bittiğinde sonsuzluğa yuvarlanıyormuşum hissi veren hiçbir şey yoktu. Kitap bitince "bitti, cidden bitti! Bir an bitmeyecek sandım da..." modundaydım. Ya çok yanlış zamanda okudum, ya ilk Dünya Klasik romanım için yanlış kitabı seçtim ya da cidden bu tür bana göre değil. Sorun bende mi bilmiyorum ama sevemedim kitabı. Karakterlerine hep kısık gözlerle baktım. Belki de çok umutluydum bu kitaptan, başka şeyler bekliyordum ve hayal kırıklığına uğradım. Bilemiyorum. 19. yüzyılın İngilteresi hakkında daha fazla bilgim olsa belki daha çok severdim kitabı. Ama bana göre değilmiş kitap.

Bir de haksız yere kitaptan soğumamak için habire hakkında araştırma yaptım. Yazarın hayatını, okuyanların roman hakkındaki düşüncelerini... Beğenen çok beğenmiş. Başucu kitabı yapmış. Beğenmeyen ise hiç taviz vermemiş. Çatır çatır yorum yapmış. Gittim Goodreads'deki yabancıların da yorumlarını okudum. Adamlar benimle aynı kafadan. Sonra rahatladım. Bir tek ben düşünmüyorum böyle diye. Sıktım dişimi ve bitirdim kitabı.

Kitabın konusundan bahsetmek gerekirse... Az biraz karışık. Ne söylesem sanki spoiler olucakmış gibi. Ben dolu dolu bir aşk ve kötü bir olay sonucu bu aşkın nefrete dönüşümünü okuyacağım sanıyordum ama bambaşka bir kurgu bekliyormuş beni. Olayları evin hizmetçisi Ellen Dean anlatıyor. Hem de evin kiracısı Bay Lockwood'a. Bay Lockwood, Uğultulu Tepeler'deki evlerden birini kiralıyor. Evin sahibi Heathcliff huysuz adamın tekidir. Yanında yeğeni -Hareton Earnshaw- ve gelini -Catherine- yaşıyor. Aile soyları çok karışık. Kitabı okudukça isimler birbirine girdi. En sonunda bir kağıda isimleri ve kimlerle bağlantılı olduğunu yazdım ortaya süper karışık aile profili çıktı. :D Ama işi çözdüm. Yazar kitabın başında zaten olayın sonunu anlatmış. Bu kiracı da bu ailenin hayat hikayesini dinlemek için Ellen'ı yanına çağırır ve kadın bu adama hikayeyi en baştan anlatmaya başlar. Catherine'in annesi Catherine Earnshaw ve Heathcliff üvey kardeşlermiş. Heathcliff ailenin evlatlığı. Ama aralarındaki bağ bir süre sonra bambaşka bir olaya dönüyormuş. Fakat o kadar inatçılar ki bu bağ bir süre sonra nefrete dönüşüyor ve hayatları çok değişiyor. Bu değişimlerini Ellen tüm detaylarıyla anlatıyor. Neler neler oluyor... Kitap bundan ibaret. Bu ikisinin yanlış seçimleri ve hataları yüzünden birbirlerini mahvediyorlar. Kitabın sonlarına doğru her şey oturuyor. Aslında böyle yazınca o kadar da sıkıcı bir kitap olmadığını fark ettim. Tamam geneli cidden sıkıcı. Ama bazı bölümlerde özellikle son sahnelerde Heathcliff'in sözleri etkiledi beni. Adam çok gıcık, sinir bozucu ve tam dövmelik ama her şeyin de farkında. Yine de intikam alma şekli beni çok sinir etmişti.

Belki çok dikkatli okunursa kitaptan dersler çıkarılabilir. Mesela ben yanlış hataların ve inatçılığın sonunda ne gibi sonuçlara varılabileceğini öğrendim. Çok boş bir kitap değil. Dili ağır, aralardaki diyaloglar biraz kopuk o kadar. Bazen ne ara bu sahneye geçtik bile dedim. Şaşırtıcı ve tuhaf bir kitaptı.

Ama yazarın en sevdiğim özelliği ise kitabında o kadar güzel betimlemeler yapmış ki... Cidden hayret verici. O betimlemeler kitabın en güzel yanlarıydı. Bunun dışında bu kadar dengesiz karakterler nasıl yaratmış, merak ettim açıkçası. :D 

Bundan sonra "Uğultulu Tepeler" dediklerinde aklıma esrarengiz ve çekici dünya değil de Heathcliff gibi bir adamın nefret edilesi hayatı aklıma gelecek. Elimde olsa kitabın içine dalar ve adamın omuzlarını sarsmak isterdim.

Benim amacım kitabı yerden yere vurmak değil. Ama bir Dünya Klasik romanı diye de boş yere abartılarla yükseltmeyeceğim. Ben pek sevemedim ama belki siz seveceksiniz. Bilemiyorum. O yüzden okuyun veya okumayın demiyorum. :D

Fantastik dünyalarda görüşmek üzere ! Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

18 Mart 2014 Salı

Kitap Yorumu / Önerisi: Ölümcül Oyuncaklar 3- Camlar Şehri


"Aşk insanı yalancı yapar."

Herkese, yeniden merhaba ! Mart ayı bitmeden sonunda blog'da yazma fırsatı buldum. Bir şeyler yazmama sebebim, uzaylı bir Daemon bulmuş olmam ya da çapkın Adrian'la karşılaşmış olmam değil ne yazık ki. :D Bu sene de delicesine üniversite sınavına hazırlandığım için kitaplardan uzak durmak istemiştim. Ama egoist hocalarımdan biri benim gibi yerinde duramayan bir kitap kurduna "sınava az kaldı, açın kitap okuyun" deyince kendimi Cassandra'nın büyülü ve etkileyici dünyasında buldum. 
Dönem başından beri Ölümcül Oyuncaklar serisini tekrar okuyorum. Seriyi ilk okuduğumda biraz hızlı ilerlemiştim. Beşinci kitabı -Kayıp Ruhlar Şehri- okumadan önce seriyi baştan sona bir okuyayım dedim. :D İlk iki kitabın detaylı yorumları blog'da mevcut. Ve sıra şimdi, favorim olan Camlar Şehri'nde ! 

Normalde bu kitap, serinin final kitabıydı. Fakat hem yetenekli hem sinir bozucu yazarımız hayal gücünün sınırlarını zorlayarak son anda seriyi 6 kitapla tamamlayacağını duyurdu. Bu benim içim müthiş bir şey. Çünkü bu seriyle evlenebilirim bile !

Kitap, final niyetiyle yazıldığı için oldukça kalın. (Ki bana göre daha bile kalın olabilirdi. Aç gözlülükte sınır tanımam.) Olaylar dolu dolu ve birçok şaşırtıcı şeyler oluyor. Yani bu kitabı okurken cidden hayattan kopuyorsunuz. Belli bir süreden sonra kitabı okumadan duramıyorsunuz. Ya bitecek ya bitecek. Yemeden içmeden kesilebilirsiniz. Bunlar yan etkileri. Ben bile ikinci defa okuduğum halde aynı şeyleri tekrar tekrar yaşadım. İlk okuduğum zamanlardaki tepkilerim yine aynıydı. Aynı sahnede nutkum tutuldu, şaşırdım, yazara sövdüm ve kendi hızımı alamayıp kitabı sabahtan akşama kadar okuyup, bitirdim. Eh, en azından sınavda hızlı okuma yeteneğimi konuştururum. :D (Kendini teselli etme çabaları...)

Bu kitap, serideki favorim. Çünkü bu sefer olaylar New York'un sisli, tehlikeli ve esrarengiz sokaklarında, Brooklyn'da geçmiyor. Gölge Avcı'larının memleketi olarak nitelendirebileceğim yere, Alicante'e merhaba deyin ! Büyük bir koruma altında olan ve doğal güzelliğe sahip olan Alicante, Camlar Şehri'nin gözbebeği. Okurken Alicante'ye gitmiş kadar oldum. Mekandan dolayı bile kitap favorim diyebilirim. Tabii tek neden bu değil. Bu kitapta olaylar dur durak bilmiyor. Yani "şurası çok boş sahne olmuş, burası gereksiz" diyebileceğiniz bir bölüm yok. Cassandra, tombik parmaklarıyla hayal gücünü klavyesiyle konuşturmuş. Bazen kadının beynine gizlice göz atıp, bunları nasıl hayal ediyor diye merak etmeden duramıyorum. :D

"Sanki tanrı yüzüme tükürüyor."

Kitabın konusu, ilk iki kitapla çok bağlantılı. Valentine, önce Ölümcül Kupa'yı daha sonra Ölümcül Kılıcı çalmıştı. Şimdi ise Ölümcül Ayna'nın peşinde. Ayna'yı alabilmesi için ilk önce onun nerede olduğunu bilmesi lazım. Özel bir yer olmalı. Gölge Avcı'larıyla bağlantılı olan bir yer. Bingo! Alicante. Valentine'in yeni planı Alicante'e üzerinedir. Bizimkiler ise yani Jace, Clary, Simon, Luke ve Lightwood'lar Alicante'ye gitmek üzere Magnus Bane'e Kapı açtırırlar. Onların Alicante'ye gitme sebebi bambaşka. Clary, hala uyku modunda olan annesini uyandırmak için Alicante'deki İblis Efendisi Fell'i bulmak zorundadır. Fakat bir sorun vardır. Alicante'ye Aşağı Dünyalılardan kimse giremez. Bu yüzden Sorgucu, Simon'ı ele geçirir. Bir vampirin Alicante'de ne işi vardır değil mi ? Sonrasında Clary ve Jace bir yandan Simon'ı kurtarmaya çalışırken diğer yandan Valentine'ın planlarını engellemek için bir çözüm yolu ararlar.
Kitapta yeni karakterlerle karşılaşıyoruz. İçlerinden biri zaten Valentine'in casusu ve ileride bizimkilerin başına büyük bir düşman olacak. Burada spoileri patlatmak isterdim ama okudukça şok olun ve yazarın zekiliğini bir de siz alkışlayın. :D

Clary Jace'i düşündü ve elinde olmadan, nabzı bir yarış kapısından fırlayan at gibi hızlandı.

Romantik sahneler yok mu ? Elbette, var. Clary ve Jace her ne kadar kardeş olduklarını öğrendiklerinden beri birbirlerinden uzak durmak isteselerde bu çok zor bir irade gerektirir. Ve Clary'e göz koyan biri vardır. Lightwood'ların dostu olan Sebastian'da Clary'le takılmaya başlar. Çok çekici, sempatik ve bilgili biri gibi görünebilir. Aslında ben Sebastian'ı sevdim. Cidden. :D Belli bir imajı var çocuğun. Ama benim aklım Jace'de tabii. Bu kitapta onun iç dünyasını daha iyi görebiliyoruz. Açıkçası bu sahnelerde yazarımız resmen döktürmüş. Okurken bambaşka moddaydım. Jace'i sevmem için bir sürü neden daha verdi. Ve Isabelle'nin Jace için düşündükleri şeyler çok hoşuma gitti. Kanbağı olmadan kardeşlik bu olsa gerek dedim.
Magnus ve Alec çiftine gelirsek... Aralarında kimya gözle görülür bir şekilde ortaya çıkıyor. Magnus'u delicesine sevdiğim için onun adına sevindim. :D
Simon'dan bahsedersek... Hapishanede sürpriz bir isimle karşılaşır. Bunun yanı sıra Isabelle ve Maia -kurt kız- Simon'a göz koymuştur. :D Onların sahnesini okurken baya eğlendim.

"Belki de daha önce sahip olamayacağın bir şeyi istemenin nasıl bir duygu olduğunu hiç tatmamıştın."

Kitapta birçok sürpriz var. Yazar durmadan bombaları patlatmış. Bazıları cidden film izletiyormuş havası verdi. Ve şaşırtıcı bir isimde vardı. Aslında Cehennem Makineleri serisini okumayan biri bu kişiyi fark edemez. Tessa Gray, çok kısa bir şekilde Magnus'la takılırken görüldü. Bunların dışında bir sahne vardı ki... Cidden yazarın kızıl saçlarını yolmak istedim. İlla bir ölüm olmak zorunda mı ? Hemde çok masum bir insanın ? Beni tek sinir eden durum buydu.
Bunların yanı sıra savaş sahnesi öncesinde Clary mükemmel yeteneğini çok güzel bir şekilde kullanıyor. Açıkçası kıskandım. :D Yeni mühürler yaratıp, Gölge Avcıları içinde ünlü olmak... müthiş bir şey olsa gerek.

"Bunu yapmayacağım. Elbette yapmayacaksın",dedi Jace "çünkü bana işkence etmek için yaşıyorsun değil mi ?"

Kitabın sonu, mutlu son olarak bitti. Ama yazarımız daha her şey yeni başlıyor sinyallerini vermiş. Bende merakla seriyi okumaya devam edeceğim. Sınavı atlatır atlatmaz Düşmüş Melekler Şehri'ni kucaklamak istiyorum. Ve her ne kadar Camlar Şehri baya kalın bir kitap olsada bir haftada bitirdim. Bu kadar sıkışık bir dönemde hızlı bir şekilde okumam beni mutlu etti. Kafam cidden dağıldı. Eh, Will Herondale depresyonunu az biraz atlattım.
Fakat bir sorun var. Bunu söyleyemeden edemeyeceğim. Cassandra'yı okuduktan sonra başka bir kitap okuyasım gelmiyor. Habire kitaplarını elime alıp, tekrar tekrar okuyasım geliyor. Bu sadece bende mi oluyor bilmiyorum ama bu yazarın aslında ne kadar zevkli, akıcı ve müthiş yazdığının bir göstergesi.
Kitapla ilgili diyecek çoook şeyim var ama spoiler olur diye burada kesiyorum. Sonraki kitaplarda görüşmek üzere. Spoiler isteyen ya da aklına bir soru takılan varsa sol taraftaki "not" bölümünden bana ulaşabilirler.

Hatırladığınızda size acı veren her şeyi silemezdiniz.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

28 Şubat 2014 Cuma

Canlı Performanslar: Konsere Gidemeyenler Topluluğu

Birinin çok hayranı olup da konserine gidememe gibi bir durumunuz oldu mu? Benim o kadar çok oldu ki... Resmen en berbat zamanlarımda konser vermeye geliyorlar. Rihanna, Justin Timberlake... Daha bir çoğu var ama en çok bunlarda üzülmüştüm ki Timberlake için hala yastayım. :D En azından bir kere de olsa yabancı bir şarkıcının konserine gitmiştim. Jessie J ! O anı unutmak imkansız. Neyse, benim bu yazımdaki amacım konserlere gidemesem de evde resmen konser havasına bürünüyorum. Bayılarak izlediğim canlı performansları indiriyorum. Her yeri karanlık yapıp, bilgisayar başından son ses tek tek izliyorum. O kadar güzel ve etkileyici oluyor ki... Tabii gerçeği gibi olamaz. Böyle idare ediyorum işte.

Takıntılı olduğum çok performans var. Bu aralarda bir kaç tanesine fena halde taktım. Resmen her gün açıp, izliyorum. Bir de blog'da paylaşayım dedim. Normalde bir şeyi beğenirsem herkese izlettiririm. Bu huyumu blog'da da belli edeyim. :D Şarkıları bilmiyor olabilirsiniz ama mutlaka izleyin. Ben bazı şarkıları sırf canlı performanslar sayesinde seviyorum. Ve işte bu aralar takıntılı olduğum canlı performanslar ;


İlk olarak idollerimden biri olan Demi Lovato'dan başlıyorum. 2012 yılında Brezilya'da Z Festivali'ne katılmıştı. Oradaki performanslarından hepsine aşığım. Tarzından tutun da canlı sesine kadar... Sahne gösterisi yok ama canlı sesi yeter resmen. Ve bu konserinde ikinci albümü Here We Go Again'den Got Dynamite'ı o kadar müthiş söylemiş ki...  Orijinalinden daha çok sever oldum. Pop-rock şarkılarından en iyisi diyebilirim. İsteyen izlesin. :D


Yıllardır hiç sıkılmadan dinlediğim ve sevdiğim nadir şarkıcılardan biri Beyonce. Kendimi bildim bileli dinliyorum. Resmen aşığım kadına. Gerek sesi, gerek kişiliği... Bir çok performansı beni büyülüyor. Zaten Beyonce denince akla sahne performanslarının mükemmelliği geliyor. Ben ki bir konser sırasında dans edilmesini ya da başka gösterilerin yapılmasını sevmeyen insan Beyonce'un tüm konserlerini büyülenmiş gibi izliyorum. (Bence konserlerde şarkıcılar, izleyicilerle iç içe olmalı.) 2011 yılında, katıldığı Jimmy Fallon Show'da dördüncü albümü 4'den Countdown'ın canlısını söylemişti. Video'yu o kadar çok izledim ki artık her hareketini ve sesinin tınısının bile nerelerde yükselip, alçaldığını ezberledim. :D O derece sevdim. Beyonce severler izlesin !


Çok geç keşfettiğim bir grup olan Imagine Dragons'a şuan aşık durumundayım. Ciddiyim. Şaka yapmıyorum. 2013'de TV'de Demons şarkıları sayesinde tanıdım. Hem şarkıya hem gruba tutuldum.  Radioactive şarkılarını biliyormuşum da sonradan çaktım. :D Ve geçen kasım ayında American Music Awards'da canlı performans olarak hem Demons hemde Radioactive şarkılarını söylemişler. Ben izler izlemez daha da aşık oldum. Zaten solistlerine hayranım. Eh bir de bateri çalan erkeklere karşı bir zaafım var. Gerisini siz düşünün... Bu performansı çok yakın bir arkadaşıma da izlettirdim. Resmen solistine göz koydu. Ama sakin olun hanımlar. Adam evli ve bir kızı var. :D Kesinlikle izleyin. Gelmiş geçmiş en iyi Rock grubu diyebilirim.


Hazır Jessie J'den bahsetmişken onun videosunu koymamak olmazdı. :D Bir de şöyle bir şey var. Bu canlı performansını konserine gitmeden önce izledim. Nasıl canlı sesi var falan diye... Kadın resmen canlı sesiyle X-Factor yarışmacısı Vince'ı ezmiş geçmiş diyebilirim. İlk albümünden Nobody's Perfect'i düet olarak söylemişler. Her izlediğimde istemsiz Vince'e gülüyorum. Jessie'nin ses tonu o kadar müthiş ki adam yanında resmen sönük kalıyor. Jessie J'nin favori canlı performansım bu kesinlikle. Zaten şarkıyı sevmemin nedeni de bu. :D


Sahne gösterilerini sevmeyen ben P!nk'in bu performansına bağımlıyım. 2010 yılında en sevilen şarkılarının bir arada toplayıp yeni şarkılarda eklediği The Besties albümünden Raise Your Glass şarkısı favorilerimden ve bu canlı performansı daha da sevmeme sebep olmuştu. Ki P!nk o yıl 3 ya da 4 aylık hamileydi. :D Yine de çılgın kadın yerinde durmamış ve müthiş bir performans sergilemiş.

Şimdilik bu kadar. Durmadan izlediğim performanslar olursa yine paylaşım yaparım. Şahsen ben Youtube'da böyle keşifler yapmayı seviyorum. :D Bazen tanıdığım şarkıcıların bile izlemediğim, görmediğim videoları oluyor ve açıp izlediğim de "ben bunu nasıl görmem!" diye triplere giriyorum. :D Ve her zaman dediğim gibi ; önerilere açığım.

Sevgiler, öpücükler: Jane

21 Şubat 2014 Cuma

Kitap Yorumu: Ayaklı Bela - Jamie McGuire


"Bir erkeğin aşkı için verdiği mücadeleyi kendi ağzından, tüm içtenliğiyle dinlemeye hazır olun..."

Hani ben alışmışım, habire kadın karakterler tarafından kitap okumaya. Birden erkeğin gözünden kitabı okuyunca "Ohooo neler oluyormuş." dedim. O kadar fark var ki... Okuyup, görmek lazım.

Hiçbir kadın, onu kaybettim diye içip içip salya sümük ağlamama neden olamaz. Eğer benimle kalmadılarsa zaten beraber olmaya değmezlermiş, demektir.

Bu kitabımı okumamam imkansızdı. İşin içinde Travis Maddox var. Odun değil, kas bebeği resmen. :D Tatlı Bela'da Abby'nin gözünden Travis'i tanımış ve acaip çok sevmiştim. Resmen böyle yeryüzünde bir Maddox arar olmuştum. Bu kitabı okuyunca zaten acilen bir Maddox bulmam gerektiğini fark ettim. Cidden bir yerlerde Travis Maddox gibi birileri var mıdır ?

Tatlı Bela'da ne okuduysak aynı sahneleri Travis'in bakış açısıyla okuyoruz. O yüzden bazı yerlerde sıkılmış olabilirim. Aynı kurgu ama bakış açıları farklı. Aslında benim için bir ilk bu. Daha önce bir kitabı hiç erkeğin gözünden okumamıştım. Travis bir ilk oldu. Memnun kaldım mı ? Off, hemde nasıl ! Her zaman bir erkeğin gözünden nasıl kitap anlatılır diye merak etmişimdir. Twilight'ta biraz Edward'ın, Lux serisinde az biraz Daemon'ın gözünden de sahneler okudum ama bir kitabı baştan aşağı erkek karakterin gözünden okumak... değişik ve etkileyici bir deneyimdi.

...Senin son ilk öpücüğün.

Konusundan bahsetmeme gerek var mı ? Travis, hayatını dövüşerek kazanan, üniversitede playboy ve babyface olan, asi, kaslı ve dövmeli, serserinin önde gideni bir taş. Kuzeni Shepley'le beraber kalıyorlar. Babası ve dört erkek kardeşi daha var. Annesi ise küçük yaşta ölmüş. Aslında kitap annesinin ölümüyle başlıyor. Başta, o kadar anlamlı bir sahne var ki... Travis, tüm hayatını etkileyecek bir nasihat alıyor. Sonrasında "o" kişiyi bulana kadar hayatını yaşıyor diyebilirim. Yani zaten Tatlı Bela'da Travis'in o acaip sahnelerini okumak bir tuhaftı, kendi gözünden okumak dehşetti. :D Erkekleri az biraz tanırım diyordum ama allasen bu kadar da uçuk olduklarını bilmiyordum. Yazarımız, eşinden baya yardım almış olabilir bu konuda. Neyse.

Evlenmek isteyebileceğim tek kadın az önce kalbimi kırdı.

Travis, yine bir dövüş sırasında Shepley'in sevgilisi America'nın en yakın arkadaşı Abby ile karşılaşır ve nedensizce ona Güvercin demeye başlar. Neden Güvercin diye seslendiğini burada söylemek olmaz. Çok anlamlı ve güzel bir şey. Kitabı okurken, anlayıp eriyebilirsiniz. :D 
Abby ise geçmişindeki deneyimlerinden dolayı Travis'e "o" anlamda karşılık vermez. Ama bir süre sonra yakın arkadaş olmaya başlarlar. Yine de Travis yerinde durmaz ve onu elde etmek için elinden gelen her şeyi yapar. Cidden bu kadar çabalaması beni şaşırttı. Çünkü Travis kitabın başında atıp, tutuyordu. Yok bir kız için ağlayıp, zırlamazmış, bir kız için çabalamak ya da ciddi bir ilişki yaşamak hiç ona göre değilmiş... Büyük konuşma Maddox ! :D Eh bir de karşısındaki tarafın uğraştırması olayın etkileyici bir tarafı. Hangi genç kız Travis'e karşı koyar ki ? İşte, Abby karşı koydu ve öyle sağlam bir ilişki yarattılar ki... Ne yalan söyleyim, imrendim. :D Şimdilerde Abby&Travis gibisi yoktur herhalde. 

Kadınları bildiğimi sanırdım ama sen o kadar kafa karıştırıcısın ki, bana sağımı solumu şaşırttın.

Kitapta argo kelimelerle karşılaşabilirsiniz. Travis'den normal bir konuşma beklemek olmazdı. :D Yine de hakkını vermek gerek, çok etkileyiciydi. Hiç pes etmedi ve neler neler yaptı. Cidden hiç mi Travis Maddox yok ? Hiç mi ? Peh.
Travis'in beni bu kadar etkilemesi ise ilk'lerini farkında olmadan Abby'le yaşıyor olmasıydı. Hani uzaktan erkekler umursamaz, sorumsuz gözüküyor ya. Aslında onlar bizden beter dikkat edip, değer veriyor. Bunları yansıtmaları biraz uzun sürüyor ama cidden büyük bir aşamadan geçiyorlar. Travis sayesinde bunu öğrendim. Tabii her erkek öyle mi bilmiyorum. Bu yüzden Maddox, beni hem şaşırttı hem de kendine hayran bıraktırdı.


Kitaptaki favori sahnelerimden biri kesinlikle  Abby'nin Maddox ailesiyle tanışmasıydı. Maddox kardeşler çok fena. Abby'nin sırrını öğrenince herkes bir şoka uğruyor. Travis'de dahil. Bu sırrı ise Thomas Maddox -en büyükleri- ortaya çıkarıyor. Ve yazar olayları öyle güzel bağlamış ki Epilog -son bölüm- bölümünde büyük bir bomba patlatmış. Thomas'ın aslında ne iş yaptığını, 11 yıl sonraki Travis Maddox'un halini ve Abby'nin gülünesi hallerini çok güzel yansıtmış. Kitabı okurken arkadaşımdan az biraz spoiler yemiştim ama okurken şaşırmamak imkansız. Travis Maddox'u daha çok istememe sebep oldu. :D En sevdiğim ve en merak ettiğim mesleklerden birini yapıyor. Söylemiyorum. Merak edin ve okuyun.

Kapıyı onun için açık tuttum. "Sana bir şey olmasına izin vermem Güvercin." Centilmence hareketimi görmezden geldi ve kızgınlıkla yanımdan geçip restorana girdi. Yazık olmuştu; kendisi için kapıyı açık tutmak istediğim ilk kızdı. O anı iple çekmiştim ve o farkına bile varmamıştı. (En favori repliğim.)

İşte böyle. Bir kitap maceram daha bitti. Aslında bu kitap elimde resmen süründü. Çünkü çok yoğun ve riskli bir zamanda okudum. Geceleri gıdım gıdım okuyup, bitirdim. Sanırım bundan sonra kitap okumaya mola. Ben sınav için ineklerken sizlerde hemen Travis'i kapın ve okuyun ! Pişman olmayacaksınız. Ama şunu söylemem gerek ; bu kitaplarda edebi bir değer beklemeyin. Çerezlik, kafa dağıtmalık ve romantik severler için bir kitap. Yazarın dili basit ve bazı bölümlerde gözlerinizi devirebilirsiniz ama okumaya değer, bence.

Travis Maddox'u görürseniz, bana da haber verin. Sevgiler, öpücükler: Jane

Not : Bu kitabın kapak fotoğrafına aşığım !!!

14 Şubat 2014 Cuma

Film Yorumu : Vampir Akademisi


Bir kitap kurdunun en acı verici olayı; kesinlikle, favori kitap serisinin, filme dönüştürülmesi ve her ne kadar sıfır umudu olsa da merakından kendini sinemaya sürükleyip, hayal kırıklığı ile geri dönmesidir. Aslında Kemikler Şehri'nden sonra ön yargılı olmamaya çalıştım kitaptan uyarlanan filmlere. Ateşi Yakalamak'a öyle gittim ve gayet de memnun kaldım. Ama Vampir Akademisi... Yapmayın, cidden. Daha ilk oyuncuların seçiminde hayranları hayal kırıklığına uğratan ve Mean Girls'in yönetmenin üstlendiği bir filmden bekletimin olması imkansızdı. 

VA kesinlikle favorilerimden. O serinin yeri bende çok ayrı. Feci hasta olduğumda bile elimden bırakmadığım bir seri ki karakterlerinin hepsine ayrı bir hayranlığım var. Team Ivashkov'um diye Belikov'u görmezlikten gelenlerden de değilim. O yüzden serimi mahveden filme burada rahat rahat sövebilirim. Benim işim bu. Ya filmi yükselteceğim ya da yerden yere vuracağım. Ve şeey, bu sefer yerden yere vurma zamanı.

Filmin konusundan bahsetmeyeceğim çünkü kitaba çok sadık kalınmış. Her sahne hemen hemen vardı. Hatta çoğu replik bile vardı. Ben izlerken "Heh evet şimdi bunu söyleyecek." diyordum. :D Her zaman dediğim gibi ; sanki senaryoyu önceden okumuş gibiydim. Amaaa bazı sahneler vardı ki "ciddi misiniz ?" dedim. Hani senaristler kurguya biraz yenilik katalım falan demişler ama resmen batırmışlar. 
Şunu itiraf edeyim ; dünden beri bir heyecan vardı içimde. Sonuçta VA'nın filmi ya ! Ben bu seriyi lise hayatım boyunca okudum. Resmen onunla beraber büyüdüm. Heyecanımın olmaması imkansızdı. Hatta filme, seriye başlamamı sağlayan en yakın arkadaşımla gittim. Sinemadaki o koltuklara oturunca bir heyecanlandık ki... Hem stres hem heyecan. Film başlarken biz çikolata kemirmeye başladık. :D 

Filmle ilgili diyecek çok şeyim var. Bir kere ben oyuncu seçimlerinde sadece Christian Ozera rolünü üstlenen Dominic Sherwood'u çok uygun bulmuştum. Onun yüzünden filmde Team Ozeracıyım. Diğer oyuncuları karakterlere yakıştıramadığım için bir türlü ısınamamıştım. Ama Rose'u oynayan Zoey Deutch'a haksızlık yapmışım. Fiziksel yönden olmasa da tipik bir Rose Hathaway olmuş. Filmdeki esprileri ve mimikleri çok hoşuma gitti. :D Lissa'yı oynayan kızı hiç mi hiç sevmedim. Kızın ses tonu bile itici. Daha sempatik, sevimli bir Lissa bulamamışlar mı ? Bayan Karp'ı oynayan kadına hayran kaldım. Ve onun Claire Foy olduğunu öğrenince ayrı bir şok yaşadım. Karaktere cuk oturmuş.  Dimitri Belikov'a gelirsek... Sanırım bu konuda acımasız olacağım. Seriye başladığımdan beri aklımda hep Belikov olarak Ben Barnes vardı. (Arkadaşım sağolsun.) Ama seçtikleri oyuncu, Danila Kozlovsky bir karakteri bu kadar mı berbat oynar ? Zaten adama uzun saç hiç yakışmıyor. (Kısa saç cidden yakışıyor.) Oradan kaybetti. Mimikler desen... Benim tanıdığım Dimitri çok sırıtan biri değildi. Sert yapılı ve soğuk tipli biriydi. Danila hiç spor salonuna gitmiş mi acaba ? Kol kasları tamam da, sırt kısmını n'apcaz ? Çok detaya girdim biliyorum ama kitapta Dimitri öyle bir anlatılıyor ki insan ister istemez Tanrı gibi bir adam bekliyor karşısında. Danila çok iri yarı kalmış. O iriliği kaslardan oluşsaydı çenemi kapalı tutardım, cidden. Ama ne yazık ki Danila karakterimizin içine etmiş. Ben Barnes olmadı ama daha uygun birini bulabilirlerdi. Yapımcılara, yazara ve yönetmene söylenecek çok söz var ama burada bitireceğim. :D

Filmde çok itici, alakasız ve 'sırıtan' sahneler vardı. Onları izlerken habire gözlerimi devirdim. Mean Girls yönetmeninden ne beklenebilir ki ? Oraya bir aksiyon veya fantastik yönetmeni koyulsaydı bambaşka bir film izliyor olurduk. 

Filmin ilk yarısında zaten habire içimden söylendim. "olmamış, ah hayır, bu böyle miydi, cidden itici..." Sonra ikinci yarıda dik oturmaya başladım. Çünkü cidden heyecanlı ve güzeldi. Bu sefer haklarını yiyemem. Son dakikalarda resmen bombaları patlatmışlar. Son sahnede kahkaha bile attım. Ve Zoey'i çok daha sever oldum. Rose'u bu kadar mı güzel oynar bir insan ya... Filmin sonunda zaten devam filmin geleceği bariz belirtilmiş.
Benim aklım hala son sahnelerde. Her ne kadar olayları bilsemde izlemesi çok farklı geldi. Asıl ironik olan ise ; ilk kitap benim için vasattı, baya okumamak için süründüm. Sonlara gelirken elimden bırakamamıştım ve serinin bağımlısı olmuştum. Aynı şeyi, farkında olmadan filmde de yaşadım. İlk yarısından sinirden delirecektim ama ikinci yarıda filme bağlandım. Ve son sahnede zaten olmuş gibi falan dedim. Umarım ilerleyen filmlerde toparlarlar ve kurgunun daha karanlık taraflarını görürüz. Çünkü cidden değeri hakkeden bir seri. Filmin geneli vasat olsa da dediğim gibi son sahne dengeleri değiştirdi. Hatta biterken falan "ııı biraz daha devam edebilirdi" bile dedim içimden. Tabii devam etmesi için diğer karakterlerin oyuncu seçimleri olacak. Ve ben Adrian Ivashkov'u filmde görmek istemiyorum ! Yapımcılar Belikov'u bu kadar berbat seçtilerse Adrian'da ne yaparlar... bilemiyorum ve görmek de istemiyorum.

Filmi çok mu yerden yere vurdum, bilemiyorum. Benim görüşlerim bunlar. Bir VA delisi olarak bunları söylemem hakkım. Hoş, zaten filmden beklentim yoktu. Tek sevdiğim sahneler Ozera'nınkilerdi. Onun rolünün hakkını vereceğini biliyordum ve beni hayal kırıklığına uğratmayan tek oydu. Ah, bu arada dövüş sahnelerine bayıldım. Rose'un hareketlerine aşık bile oldum diyebilirim. The best gurl !
 Filmde Team Ozera, kitapta Team Ivashkov. Sevdim bu işi. :D


Filmi bir daha izler miyim ? Valla, sinema koltuğunda otururken "bu filme nasıl para verdim ben, paramı geri istiyorum" diye mızmızlanıyordum ama çıktığımda "hmm internete düşsün de şu son sahneleri bir kere daha izleyeyim" dedim. Çok çelişkili bir durum. :D Umarım'lı bir yorum yapmayacağım. Her şeyi akışına bırakıyorum. Ben kitaplarımla mutluyum. Bir kitap kurdu, sevdiği kitabın filmine sıfır umutla da gidebiliyormuş. Bunu kanıtladım.

Şimdilik bu kadar. Adrian Ivashkov oyuncusu açıklanana kadar rahat rahat uyuyabilirim. :D

Sevgiler, öpücükler: Jane

8 Şubat 2014 Cumartesi

Tatili Tekrardan Yaşayabilir miyiz ? Hiç mi ? Peki.


Bu tatili bir daha baştan yaşayabilir miyiz ? Gelmiş geçmiş en iyi yarıyıl tatilimi geçirdim diyebilirim. Benim için çok verimliydi. Gündüzleri inekledim, geceleri film izledim. Hiç mi hiç kitap okumadım. Sağolsun Cassandra Clare, Mekanik Prenses'ten sonra ne bir şeyler okumak istedim ne de romantik bir şeyler görmek istedim. :D Bu yüzden bende bol bol macera, aksiyon, komedi ve fantastik filmler izledim. Yazarken bile içim kıpır kıpır oluyor. Şansıma hep iyi ve kaliteli filmler izledim. Eh, izlediğim filmlerin adlarını ve ekibini görünce zaten kalitesiz bir yapım olmalarının imkansız olduğunu anlayacaksınız. :D 

Tatilin ilk günü Frozen'ı ve We're The Millers'ı izledim. Frozen, bir animasyon filmi. Oscar'a aday. Ve bir Disney filmi olduğu için hemen izledim. Tahmin edebileceğiniz gibi bayıldım ! Gelmiş geçmiş en iyi animasyonlardan biriydi. Cidden Oscar'lık. :D Kurgusu ve sahneleri çok anlamlı, eğlenceliydi. Kesinlikle izleyin derim. Film bitiminde zaten habire "Do you wanna build a snow maaan ?" şarkısını söyler oldum. Let It Go'yu çok uzun zamandır dinliyordum. Her ikisini de dinleyin ve filmi kesinkes izleyin diyorum.

We're The Millers'ın fragmanını daha önce TV'de görmüştüm. Eh, kadrosu güzel olunca izleyeyim dedim. Jennifer Aniston, Emma Roberts ve Jason Sudeikis başrollerde. Biraz küfür içerikli bir film. Yani beni rahatsız etmedi ama burada uyarayım. Yine de çok komik ve eğlenceli bir filmdi. Kurgusu hoşuma gitti. Birbirinden bağımsız dört kişi bir araya geliyor ve aile gibi gözükerek Meksika'ya bir "iş yapmaya" gidiyorlar. Uyuşturucu kaçakçılığı... Ama öyle komikler ki... izlerken habire sırıttım. Benim çok hoşuma gitti. :D Komedi severler izlesin kesinlikle.

Çok küçükken TV'de Mr & Mrs Smith'i izlemiştim. Ama hiç hatırlamıyordum. Bu tatilde filmi yeniden izleyeyim dedim. Demez olaydım. Bu filmden sonra kendime gelemedim resmen. :D Aksiyonun dibine vurmuş adamlar. Resmen filme aşık oldum. Ki ben Brad Pitt ile Angelina Jolie'yi pek seven biri değilim. Aslında hiç ilgimi çekmezler. Bu filmden sonra çifti bir sever oldum ki... Anlatamam. Öyle böyle değil. Film zaten her zaman izlenecekler listeme eklendi. Geç izlediğim için kendime baya söylendim. Çünkü cidden müthiş bir film. Aşık oldum resmen. :D Bu filme kelimeler yetmez. Gidin izleyin, tekrar tekrar...

Büyük bir aksiyon filminden sonra yine komedi tarzına döndüm ve Horrible Bosses'ı izledim. Bizdeki adı ile Patrondan Kurtulma Sanatı. Şans eseri filmi izledim ve burada da karşıma Jennifer Aniston ile Jason Sudeikis çıktı. :D Filmi ilk başta pek anlamadım. 3 kafadar patronlarından şikayet edip durmakta ve patronlarından kurtulmak için kiralık bir katil tutmak isterler. Fakat bu kiralık katil bunlara ne yapmalarını anlatır sadece ve bu üç şapşal öyle karmaşık ve eğlenceli bir plana atılırlar ki izlerken acaip eğlendim. :D Olayların oluş biçimi bile çok güzeldi. Bu film sayesinde Jamie Foxx'u tanıdım. Jason Bateman'ı daha da sever oldum. Kadrosu on numara yani. :D Komedi severler için ayrı bir öneririm.

White House Down'ı izler izlemez zaten blog'da detaylı bir yorum yazısı hazırladım çünkü cidden filme hayran kaldım. Gerek oyuncuları gerekse kurguları falan... Hatta hızımı alamadım. Aksiyon sever bir arkadaşım var. Onu aradım ve "kesinlikle bu filmi beraber izlemeliyiz" dedim. Onunla da tekrar izledim. Tek diyebileceğim bu haftasonu kesinkes izleyin ! Detaylar için ; White House Down 

Ve şimdi geldik, bu tatilde izlediğim en mükemmel film serilerini anlatmaya. Her tatilimde bir film serisi izlemeye çalışıyorum ama bu sefer kendimi aştım ve Görevimiz Tehlike ile Karayip Korsanları serilerini peşpeşe izledim. Pişman mıyım ? Deli miyim ben pişman olayım. :D Keşke daha fazla zamanım olsaydı da diğer film serilerine de gömülseydim.


Karayip Korsanları'nı inadımdan geç izlediğim için kafamı duvarlara sürtmek, kendimi camdan aşağı atmak ve gözlerimi oymak istiyorum. Hangi akılla ben bu filmi izlememişim, bilmiyorum ! Bir de seriyi izlerken aklıma habire ; 2010'da TTS- Eclipse'ı sinema salonunda izlerken yan salondan Karayip Korsanları Gizemli Denizlerde'yi izleyenlerin seslerini duyuyordum. Habire bir gürültü, kahkaha falan. Eclipse'ı doğru düzgün bile izleyememiştim. O anlar aklıma geldi de... Nasıl pişman oldum anlatamam. Neyse, filmden söz edeyim. Son pişmanlık fayda etmez. :D

Sonunda Kaptan Jack Sparrow ile tanıştım. Bu kadar sempatik, eğlenceli, umursamaz ve sarhoş tipli birini daha tanımak çok iyi geldi. :D Filmin neden bu kadar çok tuttuğunu anladım. Böyle sağlam bir karakter ile değil dört film milyon film çekilir. Johnny Depp yine oyunculuğunu konuşturmuş. Adamı zaten çok seviyorum. Gerek kişiliği gerekse oyunculuğu... Ama Kaptan Jack Sparrow sayesinde aşık oldum. Filmdeki konuşmaları, aksanı, hareketleri... Her şeyi etkileyiciydi. 

Orlando Bloom'u daha da sever oldum. Onun karakteri de çok etkileyiciydi. Keira Knigtley'i ilk bu filmde gördüm. Oyunculuğu çok hoşuma gitti. Film serisinin kadrosu zaten çok sağlam. Son filmde Sam Claflin ile Amanda Seyfried'i görünce kalp krizi geçirecektim. :D Sam'e bayılıyorum çünkü. Amanda da favorilerimden. Bu yüzden bu film serisine tutuldum. Favorilerimden oldu kesinlikle. Aslında bir bakıma iyi ki geç izlemişim dedim. Çünkü filmlerin arasında uzun bir zaman var. Özellikle Ölü Adamın Sandığı 'nı-ikinci film- izledikten sonra diğer filmi nasıl izledim hatırlamıyorum. Çünkü çok heyecanlı bir yerde bitti. Ki zaten ikinci film favorim. :D Son filmde merak edici bir şekilde bitti. Artık 2016'da sinema salonunda kamp kururum. 

Müthiş kadro, eğlenceli karakterler, komik sahneler, heyecanlı bölümler ve Kaptan Jack Sparrow, Karayip Korsanları'nı başka türlü nasıl anlatırım bilmiyorum. Artık her fırsatta filmlerini izlerim. :D 
Minik Not : Sparrow'un çığlığını mutlaka duymalısınız. :D Filmde, her çığlığında kahkaha krizine giriyordum. Bu kadar komik biri olamaz ! Adamın ses tonu bile bazen komik geliyor. Aksanına kalp kalp kalp.


Görevimiz Tehlike  filmlerine gelirsek... Adeta benim için yapılmış filmler sanki. :D Aksiyon'u ayrı bi seviyorum filmlerde. Durmadan aksiyon sahneleri olsun, hiç sıkılmadan izlerim. Bu film serisini de o yüzden izledim. Ki zaten uzun zamandır bildiğim bir seri. Sinema salonlarında kocaman afişlerini görüyordum ama izleme fırsatım olmadı hiç. Geçen TV'de Görevimiz Tehlike 4'ü veriyorlardı. Bir göz atayım dedim. Elimde kumanda, gözlerim hipnoz olmuş, ekranın karşısında heykel gibi kalmışım. O kadar heyecan verici bir sahne vardı ki... Sonra durdum ve dedim ki "TV'yi kapat. Seriyi baştan izle. Böyle olmayacak !" Ve dediğimi yaptım. İlk film açıkçası pek hoşuma gitmedi. Ki bu normal. 1996 yapımı, ne bekleyebilirim ki ? Yine de Ethan Hunt'ın peşini bırakmadım ve peşpeşe filmleri izledim. 

İlk filmden sonra diğerlerinde zaten aksiyon tavan yaptı. İkinci film çok iyiydi, cidden. Ama benim favorim üçüncü film. Film bitiminde detaylı bir araştırma yaptım ve karşıma yapımcı ve yönetmen koltuğunda J.J. Abrams çıktı. Bu adama kesinlikle bayılıyorum. Lost, Fringe ve Once Upon A Time dizilerinde beni kendine hayran bıraktı. Bu adamın her projesini gözüm kapalı izlerim. Tom Cruise ile mükemmel bir iş çıkarmışlar. O kadar güzeldi ki... Romantik bir şey falan görmek istemiyordum ama bu filmde romantik ve aksiyon çok uyumluydu. Bitmesin istedim. Tom Cruise neden babam yaşında diye bile söylendim. :D Ethan Hunt karakterine çok uymuş. Ve bu filmde geçen günlerde vefat eden Philip Seymour Hoffman ile City of Bones'dan tanıdığım Jonathan Ryhs Meyers vardı. Kadrosu harikaydı.

Son filmde ise karşıma sürpriz bir isim çıktı. İzlerken bir an kalbim durdu zaten. Yok canım, o olamaz falan derken Josh Holloway olduğunu kabul ettim. J.J. Abrams yine yapımcı olur da eski oyuncularını geride bırakır mı hiç ? İkili Lost'tan sonra bir araya gelmiş yine. Tabii filmde umduğum kadar yer almadı ama olsun. Jeremy Renner'ı doyasıya izledim. Bu adamı bu sene çok sever oldum. :D O yüzden son filmi de çok sevdim. Artık bir diğer filmi 2015'te sabır küpü olup, beklerim.

Benim tatilim böyle geçti işte. Cidden kurguları, oyuncuları ve efektleri müthiş olan filmler izledim. Hayatıma renk, aksiyon ve yenilik kattılar. Frozen'dan Anna ve Olaf sayesinde baya eğlendim, Millers ailesi ile kahkahalar attım, Smith'lerle aksiyona doydum, üç kafadar ile patronlara karşı yapılan planlarda yer alarak yeni şeyler öğrendim, John Cale ile dövüş teknikleri öğrendim, Kaptan Jack Sparrow ile hayatın tadını çıkardım ve Ethan Hunt sayesinde birkaç pratik şey öğrendim. 

Artık gelecek tatilimde -sanırım yaz tatili oluyor o- diğer film serilerini izlerim. Öneri de istiyorum. Az biraz film zevkimi anlamışsınızdır. :D Umarım iyi bir tatil geçirmişsinizdir ve bu yazım ile film konusunda yardım edebilmişimdir. Şimdiden iyi seyirler, iyi eğlenceler !

Sevgiler, öpücükler : Jane

31 Ocak 2014 Cuma

Film Önerisi : White House Down - Beyaz Saray Düştü


Channing Tatum'a daha ne kadar aşık olabilirim ki ? İzlediğim her filminin ardından adama daha da hayran olmaya başladım. Ama bu filmi... Diğerlerini ezdi, geçti diyebilirim. Resmen Tatum, işte ben buyum demiş. 

Channing Tatum, kesinlikle favorilerimden biri. Step Up'da izledikten sonra yakasını bırakmadım zaten. :D Diğer aktörlerden çok farklı geliyor bana. Kendi halinde ama büyük işler yapıyor. Ve evli olduğunu öğrendiğimde baya sinirlenmiştim. (Sanki adam benle evlenecek de öyle triplerdeyim.) Ama sonra eşinin, Step Up'daki partneri olduğunu öğrendiğimde baya mutlu oldum. :D Sanırım desteklediğim nadir çiftlerden biri. Evet, neyse. Bu kadar Channing'in özel hayatını yazdığım yeter. Hemen filmden söz etmek istiyorum.

Film vizyona girdiği zaman pek ilgimi çekmemişti. Siyasetle iç içe bir film. Ve ben ne siyasetten anlarım ne de siyaset ilgimi çeker. O yüzden filmden uzak durmuştum ama geçen gün fragmanını gördüm. Channing'i aksiyonun içinde görünce "bu filmi bu gece izlemeliyim" dedim ve tatilimde uyguladığım film gecesinde filmi izledim ! 

Filmin kadrosuna bayıldım ! Channing dışında, Horrible Bosses'dan Jamie Foxx (bu aralar favorilerimden), Batman - Kara Şovalye'den Maggie Gyllenhaal (bu kadına kesinlikle bayılıyorum), Fringe dizisinden Ajan Broyles olarak tanıdığım ve aynı zamanda Lost'ta da yer alan Lance Reddick (adamın ses tonu yeter) ve son olarak White Collar'dan tanıdık gelen Jason Clarke filmde yer alan isimlerden birkaçı. Bu isimleri bir arada görmek beni nasıl mutlu etti anlatamam. Sırf bu ekip için bile film favorim olur.

Filmin kurgusuna gelirsek... John Cale (C.Tatum) polis kuvvetlerinde görevli bir babadır. Mesleğinden dolayı kızı Emily Cale de siyasete ve ABD Başkanı'na merak duymaktadır. John, Başkan James Sawyer'ı korumak için Gizli Servis Görevi'ne başvurmak üzere kızıyla beraber Beyaz Saray'a giderler. O günde Beyaz Saray, ziyaretçilere açılmıştır. Çünkü Başkan'ın Yemin Töreni vardır. John, reddedilen iş görüşmesi sonrası kızıyla beraber  Beyaz Saray turuna katılır. Tam o sırada ağır ve güçlü silahları olan, orduya bağlı olmayan eğitimli askerler tarafından Beyaz Saray ele geçirilir. Tahmin edebileceğiniz gibi kısa sürede kaos ortamı oluşur ve John kızını kaybeder. Küçük kız Emily, bir yandan saklanırken diğer yandan olayları telefonuna kaydetmeye çalışır. John ise kızını ararken şans eseri Başkan Sawyer ile karşılaşır. Başkan savunmasızdır ve en güvendiği adamı tarafından tutsak alınmıştır. Ve bilin bakalım John n'apar ? Tüm yeteneğini ortaya koyar ve Başkan Sawyer ile Beyaz Saray'da büyük bir kovalamacaya başlarlar.

"Kalem kılıçtan keskindir."

Bu teröristlerle iş birliği yapan adamı öğrenince şaşıracaksınız. Aslında bir değil iki adam birden Başkan Sawyer'in arkasından işler çeviriyormuş. :D Ben ki siyasetten anlamayan insan bu filmde resmen olayları hayranlıkla izledim. Bilmediğim ne çok şey varmış. Cidden çok ama çok etkileyici bir kurgusu vardı. Bir de olaylar arasındaki bağlantıyı çok sevdim. Eksik bir parça yok filmde. Her şey zincirleme gibiydi. Filmin ilk 20 dakikasından sonra aksiyon hiç durmuyor diyebilirim. İzlerken yerime çakıldım resmen. Ve göz kırpdatmıyor film. Olaylar o kadar heyecanlı ve gizemli ilerliyor ki... Channing'in canlandırdığı karakter hem yetenekli, hem zeki hemde oldukça cesaretli. Onu dövüşürken ve ordan oraya uçarken izlemek müthişti. :D Adama bu filmde aşık olmamak imkansız ! Jamie ile süper ikili olmuşlar...

Filmde sadece aksiyon ve gizem yoktu. Yerine göre çok güzel espriler ve komik sahneler koymuşlar. Özellikle birkaç sahnede baya güldüm ve etkilendim. :D Hem senaristler hem yönemen hemde oyuncular müthiş bir iş çıkarmış. Film favorilerime girdi. Artık sıkıldıkça izlerim. Resmen aksiyona doydum !

Görsel efektler zaten bitirdi beni. Açıkçası filmin setinde olmak isterdim. Çünkü Beyaz Saray'ı kusursuz bir şekilde beyazperdeye yansıtmak... cidden yetenek ister. Tabii sonra kamera arkasını izleyince olayı çaktım. Benim gibi her defasında mavi-yeşil perdelere aldanmayın! :D 

Son olarak diyebileceğim tek şey var ; aksiyon severler filmi izlesin. 2013'ün en iyilerinden biriymiş de ben geç keşfetmişim...

Sevgiler, öpücükler : Jane