Pages

19 Ocak 2020 Pazar

Kitap Yorumu: Centilmen Piç 1: Locke Lamora'nın Yalanları

Selamlar efenim

Adeta yıllar sonra bir seri için yorum yaparken çok heyecanlandım. Şaka maka, son iki yıldır adamakıllı beni etkileyen bir seri okumuyordum. Tesadüf eseri Centilmen Piç'le tanıştım. Aslında Goodreads'te okumak istediklerime 2015 yılında eklemişim ama anca şimdi okuyabildim.
2020'nin ilk gününde elime Locke Lamora'nın Yalanları'nı aldım ve on günlük bir maceradan sonra kendimi yine gerçek hayatın sıkıcılığında buldum.

Kitabı okuduktan sonra hem nefes nefese kalmış hem de üst üste seviye atlamışım gibi hissettim ve şöyle dedim: Çevirmenin (Cihan Karamancı), çeviri sürecindeki duygularını öğrenmek isterdim. Allah kolaylık versin...

Scott Lynch, çok geniş ve değişik bir hayal dünyasına sahip. Taht Oyunları'nı ve Yüzüklerin Efendisi'ni henüz okumadım (taşlamayın beni) ama ne kadar zor bir dile sahip olduklarını az biraz tahmin ediyorum. Locke Lamora'nın da dili bir o kadar zor, şaşırtmalı ve ağdalıydı. Gram takılmadım çünkü hem titiz bir çeviriydi hem de güzel bir editörlükten (İhsan Tatari) geçmiş, belli. Herkesin emeğine sağlık!

Şimdi gelelim niye bu kadar sevdim ilk kitabı.
-Çok iyi düşünülmüş ve kurguya kafa patlatılmış.
-Karakterleri özene bezene yaratmış.
-Klişe yok.
-Laf gebeliği yok.
-Uzun uzun, içimi öldüren betimlemeler yok.

Amma velakin bol terimli olması beni yer yer yordu. Yani okurken sıkılmadım ama 50 sayfa okuduktan sonra sanki 500 sayfa okumuşum gibi hissettiriyordu. O yüzden sindire sindire, on gün boyunca okudum. Aceleye getirmeyin ve atlayarak sakın okumayın kitabı. Çok şaşırtmalı sahnelere sahip, benden demesi.

"Eskiden beri en iyi sahte kılığın insanların önyargıları olduğunu düşünmüşümdür."

Kurgusundan bahsedeyim hemen. Baş karakterimiz Locke Lamora, çok küçükken ailesini kaybedince bir hırsız çetesi tarafından sahiplenir. Lamora, kendini bildi bileli hırsızlık yaptığı için bu çeteye kolayca ayak uydurur ama eğitilmesi lazımdır. Çünkü kendisi yerinde duramayan ve laf dinlemeyen bir velettir. 
Hırsızbaşı, bir gün onu ensesinden tutup Gözsüz Rahip'e satıyor. Rahip de Peder Zincir'e emanet ediyor. Böylece hem geçmişe dönüp küçük Locke'un gelişimini okuyoruz hemde şimdiki zamana gelip Camorr şehrinin gözü kara ve becerikli belasının maceralarına tanık oluyoruz.
Çok fazla karakter var. Ama odak noktamız Locke; tam bir dediğim dedik kafasında, inatçı, zeki, yakın arkadaşlarına sonsuz bağlı, belayı mıknatıs gibi çeken ve aşırı yetenekli bir hırsız, Jean; masum ama süper güçlü, her zaman Locke'un arkasında olan, çocukluğunda zorbalık görmüş ama bunlardan çok güzel dersler çıkararak bugünlere gelmiş bir centilmen piç; Galdo ve Calo ikizler ise tam haylazlar, çoğu zaman ikisini ayırt etmek çok zor olabiliyor, Böcek; ekibin hem en küçüğü hem en yenisi, bu yüzden her şeye meraklı ve her şeye atlıyor. (Valla bu karakter analizi için defter tuttum, ciddiyim!)
Centilmen Piç'leri kontrol eden biri var: Capa Barsavi. Şehirde kim, ne hırsızlık yapıyorsa her ay ona bir vergi ödüyorlar. En büyük kazancını her zaman Locke'lardan aldığı için Locke'a karşı ayrı bir ilgisi var. 
İlk kitapta, yukarıda da bahsettiğim gibi Locke'un hem geçmişini hem de şimdiki zamanda neler yaptığını anlatıyor. Bu karşılaştırma sahneleri ilk baştan beyin yakabilir ama sonra her şey kafanızda oturacak. Ellinci sayfaya kadar kitaba sabırla şans verin. Sonrasında tak tak gerçekleşiyor olaylar. Locke'un gelişimi inanılmaz güzel. Latin havası sezdiriyor yazar. Özellikle şehir betimlemeleri aklıma hep İtalya'yı getirdi nedense. 

"... yoksa kıçına öyle bir tekme atarım ki hayatın boyunca sıçtığın her bokun üstünde kahrolası topuk izim olur."

Başlangıç kurgusu harikaydı! Locke, büyük bir kazanç sağlamak için inanılmaz bir oyun hazırlıyor; zengin bir iş adamını dolandırıp, sonra hükümet çalışanlarından birinin kılığına girip iş adamına kandırıldığını söyleyerek bu oyuna devam etmelerini sağlıyor ve böylece "dolandırıcı" kılığındaki karakterine kazanç sağlıyor. Kafanız yandı değil mi? Valla kitaplar şaşırtıcı fikirlerle dolu. "He o, şu ,bu" derken arka arkaya "fuck" dediğim anlar oldu. Cidden mest etti beni yazarın zekası! 

Bir de Gri Kral diye bir baş belası var... Aman yarabbi onun hikayesi bambaşka. Parayla tuttuğu süper güçlü büyücü Şahinci ile Capa'nın belalısı olur. Bu sorun elbette Locke'a da sıçrar. Sonra bakar ki olaylar hiç sandığı gibi gitmiyor, iki tarafa da oynayım derken bomba elinde patlar. Öf öf öf. Son sayfalarda göz yaşı pıt... İnanılmaz beklenmedik şeyler oldu. Kitabı bitirince ben bir süre fantastik okumayayım zira beklentim Allah katına çıktı dedim. Ve öyle gerçekten... -.-

Göz dolduran fantastik bir kurgu. Keşke filmi olsa dediğimgillerden ve sanırım WarnerBros tarafından film hakları satın alınmış. Hayran yapımı jenerik izlemek isterseniz tıklayın. Çok iyi olmuş! Ve ben kafamda nedense hep Peaky Blinders'la eşleştirdim bu seriyi. Benzer kurgulara sahip. Keşke kadınlar da ön planda olsaymış dedim. Çok az kadın karakter var. Romantiklik yok denilebilir. Locke'un bir geçmişi var fakat henüz ayrıntıları bilmiyoruz. Sır küpü velet.
Onun dışında eleştirdiğim bir şeyi yok. Didiklesem çıkar ama genel anlamda pürüzsüz bir seriye başlangıç kitabı olmuş. İkinci kitabı çok ara vermeden okuyacağım çünkü unutabilirim. Çok fazla olay zinciri ve karakter var.
Seri 7 kitaptan oluşacak ama 4.kitap yıllardır çıkmamış. -.- Yazar turşusunu kuruyor sanırım! Ama sorun değil, bekleriz. Yeter ki saçmalamasın.

Efenim okuyun, okutun. Mis gibi bir epik fantastik! Özellikle Cassandra Clare okuyan gençlerimiz büyüyünce bu seriye dadansın. <3

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

31 Aralık 2019 Salı

Kitap Yorumu: The Red Scrolls of Magic - Cassandra Clare

Aman efendim, 2019'un son yorumuna hoş geldiniz.

Öncelikle 2020'de blog'uma daha çok özen göstereceğime şimdiden söz veriyorum. Aslında Goodreads'te 2019'da okuduklarıma şöyle bir baktım da baya tarzım dışı şeyler okumuşum. O yüzden blog'a yazmaya üşenmişim sanırım. Başka açıklaması olamaz! Blog hayatında 10.yılı devirdim artık, yazmaya üşenmek değil de yazasım gelmemiş.
Kendime söz; daha çok genç yetişkin okuyacağım, daha fazla İngilizce kitaplar edineceğim ve yarım kalan serilerime devam edeceğim. Mis gibi serilere yıllardır el sürmemişim. 2020'de bomba gibi geliyorum. Açılın, genç yetişkin avcısı Jane geliyor! (Bir zamanlar ayaklı gazete lakabına sahiptim.)

Efenim, beni bilenler bilir Cassandra Clare bok yazsa onu bile okurum. Kadın ne yazsa okuyorum. Sanırım benim tek yazarım o. Hayır, Shadowhunter dünyasından gram bıkmadım! Hayal dünyasını ve yarattığı karakterleri çok seviyorum. Para ve reklam bile işin içinde olsa (ki buna ihtiyacı yok bence) yazdığı her kitabı zevkle okuyorum. Eskiden elimi çeneme yaslayıp, Artemis'in keyfini beklerdim ama yemezler artık. Mis gibi İngiliççem var. <3 Ya PDF'ini buluyorum ya da paraya kıyıp basılı kopyasını alarak okuyorum. (Son iki kitaptır böyle yapıyorum he, havalarıma bak.) 
Karanlık Sanatlar serisinin son kitabı Hava ve Karanlık Kraliçesi kitabını (ki 800 küsur sayfa) İngilizce okuyup, anlayıp, sindirince daha da gaza geldim ve bundan sonra bildiğim yazarları ana dillerinden okuyacağım dedim.
Paris'teyken (büyümüş de şehir şehir geziyormuş dediğinizi duyuyorum) kitapçı gezdim deli gibi ve Red Scrolls of Magic'i görmezlikten gelemedim. Aldım. Şimdi size bu seriden bahsedeyim.
Bir üçleme olacak. 
İkinci kitap "The Lost Book of the White" 2020'de, üçüncü kitap "The Black Volcume of the Dead" ise 2021'de yayımlanacak. Yine odak karakterimiz Magnus Bane olacak. Bane Günlükleri'nden bir tık daha farklı. Bane Günlükleri'nde, Magnus'ın baya gelmiş geçmiş birçok anısını okumuştuk. The Eldest Curses serisinde ise Magnus odaklı tüm Shadowhunter dünyasını okuyoruz.

İlk kitapta, Alec'le ilk kez tatile gidişlerini okuyoruz. Yani planları öyleydi... Kitabı Paris'ten almam ve ilk olayın Paris'te geçmesine ne diyorsunuz? Tanrı benim Cassie'ye daha çok tapmamı istiyor bence. (Töğbest) Konuya döneyim. Evet, Magnus ve Alec'in ilk zamanlardaki hallerine şahit oluyoruz. Bu aslında kurgu içinde kurgu yazılmış bir kitap. Yaşlandıkça bazı şeyleri unuttuğum için hangi kitaptaydı hatırlamıyorum ama sanırım Düşmüş Melekler Şehri'nde, bir ara bu ikili kayboluyordu. İşte tatile gittiği ve olayların farklı bir boyut aldığı zamanı anlatıyor bu kitap. Çünkü Helen ve Aline ilk kez bu kitapta tanışıyorlar ama bu olmamış gibi davranıp, Ölümcül Oyuncaklar'da farklı bir sahnede tekrar yeniden tanışıyorlarmış gibi davranıyorlar. Amaaan, süper beynimi yaktı Cassandra. :( Bir de İngilizce okuyunca what the fuck diyor insan. 
-Sakin ol.- 
Heh buldum! Throwbackler yapmış bol bol. O yüzden bazen okurken "yav biz bunu biliyoruz sanki... aha çaktım köfteyi. Bu tabii ki yaşandı, Cassie geçmişe dönüp bir de buradan anlatıyor olayları." dedim. 

Magnus ve Alec -Malec- rüyalar gibi bir tatil yapacaklarını sandıkları an karşılarına felaket tellalı Tessa çıkıyor. (Canım Tessa :) Her yerde dolanan bir dedikodu var ve herkes buna gözü kapalı inanmakta: Founder of the cult deniyor kitapta yani tarikatın kurucusu. Bu tarikatın detaylarıyla ilgili çok bilgi veremeyeceğim spoiler içerecek ama baya kötücül bir şey ve bunun başında Magnus'un olduğu iddia ediliyor. Magnus ise bunun bir şakadan ibaret olduğunu söylüyor ama o geceki detayları hatırlamaya çalışırken aslında o geceyle ilgili hiçbir şey anımsamadığını fark ettiği an şüpheye düşüyor: Benim miyim o? 
Tatil bir anda cehenneme dönüyor ve Magnus'u avlayanlar ortaya çıkıyor. Bu sırada Magnus da bu tarikatın başındaki elemanı aramak için kolları sıvıyor. 

Ve ta daa, tanıdık yüzler çıksın ortaya. Suratsız vampirlerimiz Raphael ve Lily, coolluktan ölen Catarina, sürpriz isim Johnny Rook (Karanlıklar Sanatı serisinde başrol karakterlerdendi)  Helen Blackthorn ve Aline, telefondan da olsa seslerini duyduğumuz Izzy ve Jace. 
Olaylar Paris, Venedik, Roma ve New York'ta geçiyor. Yeni bir karakter daha geliyor; Shinyun.
Bol romantiklik ve kahkaha içeriyor. Büyülerle ve ilginç bilgilerle dolu bir kitaptı. Sonunda yazar yine küçük bir bomba bırakmış ki nasıl sonuçlanacağını az çok tahmin ediyorum tüm kitaplarını okuduğum için. Yine de heyecanla okudum. Okudum okumasına ama bu kitabın enerjisi bana bir tık düşük geldi sanki... İlk kez bir an önce kitabı bitirmek istedim. Tabii bitince o dünyadan dışarı fırlatılmış gibi hissettim ama hep Malec okumak biraz sıktı beni. İkisiyle de hiç sorunum yok ama Will'i ya da Jace'i okumayı tercih ederim. :)

Kitabın Türkçesi yakında çıkacakmış. Şöyle cila niyetine hızlıca oradan da göz atarım ama genel olarak böyleydi. Ara ve tadımlık bir kitap olmuş diyebilirim. Altını çizdiğim yerler de oldu. Bir alıntıyı özellikle yazıyorum.

"Aşk seni değiştirir. Dünyayı değiştirir. Ne kadar yaşadığın önemli değil, aşkı kaybedemezsin. Aşka güven. Ona güven." -Tessa ve Magnus, bir gölge avcısına aşık olmakla ilgili konuşurken Magnus endişelerinden bahsediyor ve Tessa da hemen damardan giriyor bu alıntısıyla.

Evet geldik sona. 2019 size neler getirdi, neler kattı bilmiyorum ama ben bu yıla söylenerek girdim güle oynaya çıkıyorum. Sıfır beklentilerle yaşadım ve hep olmasa da mutlu sona ulaştım. Canım acıdığında oturup kendime acımak yerine daha da üstüne gidip ders çıkarttım. Daha mutlu oldum. Şöyle dönüp bakınca sırıtıyorum, ilk kez hayatı bu kadar canlı yaşadığımı hissettim. Belki de hayatı ilk kez hayatı bu kadar dibine kadar yaşadığım için okuduğum kitaplardan pek keyif alamadım. 2020'de kendi tarzımdaki kitapları okuyacağım. Yine hayatımı yaşayacağım, her fırsatı değerlendireceğim ve bir kitap karakteri olmayan birine aşık olacağım. İnanıyorum, bu kez başaracağım! Şu ana kadar "Heh senmişsin ruh öküzüm," dediğim adamlar ya evlendi, ya evlenmek üzere ya da kısmetleri başkalarında çıktı. :) Hadi bakalım, 2020'de size enişte getireceğim.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

24 Kasım 2019 Pazar

Ben aslında bir İngilizim: Londra hayalimi gerçekleştirdim!


Merhabaaaa

Geçen hazirandan beri adeta sessizliğe gömüldüm. Aslında içimde ne fırtınalar kopuyordu da yazamadım. Şaka şaka. Bir süre blog'a yazamadım çünkü hayatın koşuşturmasına daldım. Bir süre de insanlardan uzak durmak, iç sesimi dinlemek istedim demek isterdim... Son altı aydır hiç olmadığım kadar sosyalim, flörtleşiyorum ve sürekli yeni insan tanıyorum.
Şöööyle bir özet geçersem: Haziran ayında sıcaklıktan bayılıyordum. Temmuzda yıllık iznimde mis gibi tatil yaptım. Ağustosta hayatıma birinin girmesiyle yine dengem şaştı ama çabuk toparladım. Eylül ayında işle ilgili karışık şeyler yaşadım. Ekimi anlatsam roman olur; gezmediğim yer, yemediğim (bok) yemek, tanımadığım insan, katılmadığım etkinlik kalmamıştır. Kasımda ise ahhh. Kasımda aşk başka diyorlar. Yemişim aşkı! Londra'ya gittim ahey ahey Londra'ya. 

Dönüşümüm muhteşem olsun dedim ve Londra'yla yeni sezon açılışı yapıyorum.
Şimdi bir çoğunuz bilmez, yıl 2009, ilk blog yazdığım zamanlar. O dönemde Twilight'ın Türkiye merkeziydim. Ekip nerede, ne yiyor ne içiyor, kimlerle geziyor, şu gün hangi setteler, şu ay hangi gala olacak hepsini biliyordum. Okul çıkışı hobi olarak adeta kendime iş edinmiştim. Takip ettiğim on-on beş yabancı siteden tüm bilgileri toplayıp, özetleyip, kendi sitemde yayınlıyordum. Öf, ne günlerdi be! Gecenin 4'ünde ödül törenlerini izliyordum. Ah ah ne emekler vermişim. 
Gel zaman git zaman, İngilizcemi böyle geliştirdim. Google translate özel hocamdı. :) Tureng sonradan sağ kolum oldu. Şimdi bu blog sayesinde hem mis gibi bir mesleğim var hem de Londra hayalimi gerçekleştirdim.
En dev galalar ya Los Angeles'ta ya Londra'da yapılırdı. İşte bu ikisi en dev hayalim o yüzden. Londra'ya gitmem ise biraz doğaçlama oldu çünkü masraflarını düşündükçe inme iniyordu. Sonra dedim ki nereye kadar erteleyeceksin? Haziran ayında şansıma uygun bir bilet buldum. Daha ortada vize yok... Yaz tatilimde vize çıkar mı çıkmaz mı diye tüm tırnaklarımı yiyerek boşuna dertlendim. Vize için gerekli belgeleri adamakıllı hazırlayınca bir haftada vizem çıktı. O an şöyleydim: Ohaaa, cidden gidiyooooorum! 
Londra benim için Robert Pattinson memleketi. Yani bu cümleye kıçıyla gülenlerle olacak, kusura bakmayın canısı. Biz kültür patlaması yaşamıyoruz, fangirllük yapıyoruz. 2009'dan beri Robert'ın memleketi diye diye Londra hayalleri kurdum. 

 Her fırsatta "Ben Londra'ya gidiyorum," diye heyecanımı insanlarla paylaşmaktan sanırım sıfır heyecanla gittim. Tabii içim kıpır kıpırdı. Bir yandan da süper rahattım; herkes İngilizce biliyor. Her şey İngilizce. Her şey İngiliz! Bu ana kadar hep bir Avrupa ülkesi gezdiğim için (ki gurur duyuyorum çok farklı kültürleri tanıdığım için) bazen bazı şeyler çok yabancı geliyordu. Ama Londra'da sanki her şeye hakimdim. Gitmeden deli gibi gezilecekler listesi yaptım ama o olmasa bile sanki her şeyi görebilirmişim bir his vardı içimde.

Pasaport kontrolünde kalp krizi geçirmeden (bu kontroller bende panik atak yaratıyor) geçince Gatwick Express'le Londra'nın göbeğine, Victoria istasyonuna gittik. Her şey pıt pıt gerçekleşti. Sıfır sorun. (Maşallah ya cidden gram sorun yaşamadım.) Kredi kartınız varsa Oyster Card da almanıza gerek yokmuş, bilginiz olsun. (Oyster Card, bizim otobüslerde kullandığımız kartgillerden.)


Kısaca nereleri gezdiğimden bahsedip, iç dünyama ışınlanmak istiyorum.
İlk gün otelin etrafındaki yakın yerleri gezdik: Trafalgar Meydanı (bildiğiniz Taksim meydanı gibi), St. Martin's in the fields (cadde üzerinde bir anıt), National Gallery (giriş ücretsiz, içerisi sanat kokuyor adeta), M&M World (çikolata dünyası, giren çıkamıyor...) Five Guys (hamburger sevenlerin mekanıymış, ben yerken işkence çektim ama patatesleri efsane, Ed Sheeran da tapanlardan) ve kapanış Waterstone's Book: Bunu biraz anlatmak istiyorum. Avrupa'nın en dev kitabevlerinden biri! Londra'da adım attığım şubelerinden ilki en büyüğüydü. Kaç kat vardı sayamadım ama ilk iki katı bana yetti. Yetişkin kurgu, gençlik kitapları ve çocuk kısmıydı gezdiğim yerleri. Böyle her yere aval aval bakmaktan gözlerim şaşı olacaktı. Okuduğum, takip ettiğim her bir kitabı orada görmek bir yandan gözlerimi doldurdu. Düşünsenize, her şeyi online takip ediyorsunuz ya da size sunulanla (çeviri kitaplardan bahsediyorum) idare ediyorsunuz ve bir gün onlara canlı canlı dokunabiliyorsunuz! Valla yaş 24 ama hala böyle minnacık şeylere gözlerim dolabiliyor. Çok farklı bir his ve deneyimdi benim için. Young Adult kısmında kendimden geçtim. Aman yarabbi! Okumadığımız, keşfetmediğimiz daha milyon kitap var! Size söz, elimden geldiğince aktif bir şekilde young adult kitaplarını sunacağım. E-booklar da dahil! Waterstones'ta kendimden geçtim kendimden! Beni salsalar tüm ömrüm orada geçerdi. Orada mı çalışsam...
Öhöm neyse, kendimi tutamadım ve Cassandra Clare kitapları aldım. N'apıyım, tabiatım böyle. <3 


İkinci gün, en uzak yerden başladım: Notting Hill. Evet canlar, bir film sever olarak elbette film sahnelerini ziyaret edecektim. İzlemediyseniz n'ooolur izleyin. Eski ama unutulmaz filmlerden biridir benim için. Hatta Londra'ya gitmeye teşvik eden sebeplerimden de biri. Her yer fotoğraflık. Notting Hill Bookshop'un önünde fotoğrafım olmasaydı ağlardım. :) Sonraki duraklarımız: Portobella Road, Kensignton Parkı, Hyde Park (işte duygulandığım bir mekan daha! Will Herondale'ın ördekleri kovaladığı park! Böyle her an karşıma Will çıkacakmış gibi etrafa bakındım ama cıkss. Hyde Park'ı bir de yazın görmeliyim.), Sherlock Holmes Müzesi (içeri gezmedik ama dışı bile yeter. 221b <3), Daunt Books (ennn eski kitabevlerinden biri daha.), Oxford Caddesi (adeta Nişantaşı), Regent Caddesi (insan kaynıyor), Soho (barlar sokağı misali...), Foyles (güzel bir kitabevi daha), Neal's Yard ve Monmouth Caddesi.


Üçüncü gün, gözüme kestirdiğim tek bir yer vardı: King's Cross Underground Station! Ne yapın ve edin bu istasyona gidin. (Londra'da metro kullanımı acayip kolay zaten.) Çünkü Platform 9¾ ile karşılaşacaksınız! Hiiç şaka yapmıyorum. Ücretsiz bir sıraya giriyorsunuz, orada bir atkı ve asa seçiyorsunuz (tabii ki Gryffindor'ı seçtim) ve çat çat fotoğraflarınız çekiliyor. İster tek başınıza ister yanınızdaki kişiyle poz verip, güzel bir anı yaratıyorsunuz. Pazar günü gittiğimiz için uzun bir sıra vardı ama hızlı işliyor. Mutlaka böyle bir anınız olsun. <3 Diğer duraklarımız: Skoop Books (mis gibi bir sahaf), Charles Dickens Müzesi (müze gezmeyi sevmediğim için sadece hediyelik kısmında takıldım), Persephone Books (cennetlik, ufak bir kitabevi), London Review Books (gözümü döndüren bir kitabevi daha), Liverpool Street (Karaköy tarzında), Shareditch, Brick Lane, Dennis Severs' House (kapısını çalmadığınız sürece girişin neresi olduğunu çözemeyeceğiniz bir yer, içeri giremedim o yüzden :/) ve son olarak akşam İngiliz bir arkadaşımla Lamb & Flag'da yemek yiyip, sohbet ettik. Efsaneye göre Muggle'ların takıldığı bir mekanmış. :) Gerçek ise Charles Dickens'ın sürekli uğradığı bir Gürcü barıymış. 


Dördüncü gün daha çok İngiliz tarihine odaklanalım istedim, hayal kırıklığı oldu. Sabah Buckingham Sarayı'nda asker görev değişimine denk geldik. Tüylerim diken diken olmadı diyemem, Kraliçe'm içerideyken hele... Polislerden ve şeritlerden geçip St. James' Parkı'na gittik. Sanırım park ve kitabevi hastasıyım. Londra'nın da parklarına aşık oldum. <3 Ağaçların, yaprakların güzelliği... Big Ben tadilatta olduğu için etrafını dolaşıp geçtik. London Eye, hayal ettiğimden daha az gösterişliydi. Thames nehrinin diğer tarafını da görmek istedim. Southbank Centre Book (açık hava sahaf diyebiliriz), Bernie Spain Garden, Tate Modern, Shakespeare Globe, Londra Köprüsü, Londra Kalesi derken çok şükür nehrin diğer tarafına geçtik. Çünkü London Eye kısmı baya hayal kırıklığıydı. Her yer inşaat, ölü sokaklar, soğuk hava dalgası... Yani o tarafı sevemedim ama iyi ki gördüm dedim. Bir daha adım atmam. :)

Buraya kadar sıkılmadan okuduysanız tebrikler, ülkeme sapasağlam döndüm. Ruhumu orada bırakarak... :) Ben baya İngilizmişim ya. Sütlü çayımı da içtim. İnsanlarla rahat rahat konuştum. Bir sonraki gidişimde barlarını gezmek istiyorum. Adamların çok değişik bir kafası var. Gündüz adeta modern, işkolik İngilizler. Akşam barın önünde, buz gibi havada ellerinde bira, sakin sakin sohbet ediyorlar. Londra'da yaşamak istiyorummm! Beni hiç hayal kırıklığına uğratmadın Londra! (Nehrin diğer tarafından bahsetmiyorum, Covent Garden bölgesi candır.) Her şey hayalimdeki gibiydi. Bir sonraki Londra maceramı dört gözle -cidden- bekliyorum.

Son olarak; şansıma tükürsem yeridir. Gittiğim gün Tom Odell Londra'dan ayrılıp, İsviçre'ye gitti. Döndüğüm gün ise Londra'ya ayak basıp, bir kitap lansmanına katıldı. :))) Hayattaki şansımı görebiliyor musunuz? Sonra Jane neden bekar demeyin. İşte böyle hayatımın aşkını kaçırıyorum. Dakikaları, saatleri, günleri kovalamam gerek. Meh. Hiç kıçımı kaldıramam onun için. Daha gezecek çoook ülkem, şehrim, kasabam var.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

P.s. Londra'ya doymadım elbette, gezilecek daha çok yeri var! Londra'ya gitmek isteyenlere ve gideceklere seve seve yardımcı olurum. Gezi planımı detaylarıyla verebilirim. 
-Ve tüm hayaller gerçekleşiyormuş, inancınız yok olmasın. :) Zaman alıyor (on yıl gibi...) ama önünde sonunda gerçekleşiyor.

16 Haziran 2019 Pazar

Tom Odell Kitap Kulübü

Merhabalaaar

Karşınıza yeni bir etkinlikle çıkmak istedim. Ta daaa: Tom Odell Kitap Kulübü. 
Beni Instagram'dan takip edenler bu duruma şaşırmayıp, kahkaha bile atabilirler. Evet, bu çılgınlığı yapıyorum gençler. 
Beni Instagram'da tanımayanlar için gelin size platonik aşkımdan bahsedeyim.

2014'ten beri Another Love şarkısıyla tanıdığım İngiliz şarkıcı Tom Odell'in üçüncü kez İstanbul'a konser için geldiğini duyunca jet hızıyla bilet aldım. Sonra oturdum tüm müziklerini dinleyip, canlı performanslarını izledim. Ekşisözlük'te hakkında şöyle bir yorum okuyunca "biri zamanında çok fena üzmüş çocuğu, başka bir açıklaması olamaz", hayatını daha detaylı araştırıp, dinlediğim şarkılarının sözlerine baktım. Konserini izledikten sonra beni tutabilene aşk olsun. Instagram'ını kaç kere stalkladım bilmiyorum. Kliplerini milyon kez izleyip, anlamlar çıkarmalar... Canlı performanslarını üst üste izleyip mimiklerini ezberlemeler... Röportaj videolarıyla aşk yaşayıp, aksanına tapmak... Ah aslında benim ruh öküzüm Tom Odell'miş de haberim yokmuş. Niye mi? 

Bir kere müzik kariyerinde ünlü olmak için kendini şekilden şekile sokmuyor. On yılı aşkın süredir Hollywood dünyasını bilirim (sanki menajerim he) ve orada neler döndüğünü az biraz bilirim. Tom, tamamen kendi halinde müzikler yapıyor. Şarkı sözlerinin hepsi anlamlı, top list'lere girsin diye kendini kasmıyor. Çağrılan her mekana gitme gibi bir huyu da varmış. "Kulisimde bunlar olmazsa adım atmam!" diyen egoistlerden değil yani. Hatta şu ana kadar takip ettiğim en egoistsiz şarkıcı diyebilirim. Tipik bir İngiliz. Biraz asosyal, alkolik, utangaç, duygusal ve çok zevkli! 

Instagram'ında bol bol müzik ve kitap önerisi yapıyor. Aslında eskiden her ay bir liste yayınlıyordu şimdilerde kafasına estikçe paylaşıyor bu önerilerini. Kitap önerilerini bir sayfada toplayan Instagram hesabı da var. Geçenlerde bu sayfayı keşfetmemle ben neden bunun Türkçe versiyonunu yapmayayım dedim. Hem de önerdiği kitaplar o kadar kaliteli kiiiğ. Kitapların her birini araştırırken adama daha da tutulur oldum. Kalbim bir İngiliz'e ait artık. 💚
Öhöm, konudan sapmadan size ilk listeyi sunuyorum. 39 kitaptan oluşan bu listeye birkaç tane eklemediklerim de var. Çok eski ve orijinal baskısı bile nadir bulunan kitaplar olduğu için onları hiç yazmadım. Aşağıdaki listede bazı kitapları Türkçe bazıları İngilizce olarak yazdım. Türkçe olanlar tahmin edeceğiniz gibi bizde yayımlananlar. İngilizce olanlarsa ya yayımlanmamış ya da benim Türkçe versiyonlarını bulamadığım kitaplar.



  1. Ağaçkakan - Tom Robbinson / Ayrıntı Yayınları
  2. Silahlara Veda - Ernest Hemingway / Bilgi Yayınevi
  3. Maggie Cassidy - Jack Kerouac
  4. Sahild Kafka - Haruki Murakami / Doğan Kitap
  5. In the Cafe of Lost Youth - Patrick Modiano
  6. Kovan - Laline Paull / Martı Yayınları
  7. The Guest Cat - Takashi Hiraide 
  8. Toza Sor - John Fante / Parantez Yayınları
  9. Gömülü Dev - Kazuo Ishiguro / YKY
  10. Yalnız Bir Avcıdır Yürek - Carson McCullers / İş Kültür
  11. Küçük Şeylerin Tanrısı - Arundhati Roy / Can Yayınları
  12. Tavşan Dibe Vurdu - John Updike / Alef Yayınevi
  13. Ses ve Öfke - William Faulkner / YKY
  14. Franny ve Zooey - J.D. Salinger / YKY
  15. Herkes Tek Başına Ölür (Alone in Berlin) - Hans Fallada / Everest 
  16. Tüylü Bir Şeydir Şu Yas - Max Porter / Monokl
  17. Her şeyimle Ben - Anna Funder / YKY
  18. A Moveable Feast - Ernest Hemingway
  19. Beni Aslı Bırakma - Kazuo Ishiguro / YKY
  20. Uzak Tepeler - Kazuo Ishiguro / YKY
  21. Günden Kalanlar - Kazuo Ishiguro / YKY
  22. Travels with Charley - John Steinbeck 
  23. Ölüme Çağrı - John le Carre / Kırmız Kedi
  24. Alıklar Birliği - John Kennedy Toole / Kırmızı Kedi
  25. Bir Son Duygusu / Julian Barnes / Ayrıntı
  26. It Can't Happen Here - Sinclair Lewis
  27. The Only Story - Julian Barnes
  28. İnci - John Steinbeck / Sel
  29. Gölün Evi - Marilynne Robinson / Kyrhos Yayınları
  30. Bayan Jean Brodie'nin Baharı - Muriel Spark / Siren
  31. Geceyarısı Çocukları - Salman Rushi / Can Yayınları
  32. Hayvanlardan Tanrılara Sapiens İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi - Yuval Noah Harari / Kolektif
  33. Yüzyıllık Yalnızlık - Gabriel Garcia Marquez / Can 
  34. Brooklyn'e Son Çıkış - Hubert Selby Jr. /Ayrıntı
  35. Bülbül'ü Öldürmek - Harper Lee / Sel
  36. Stoner - John Williams / Koton Kitap
  37. Güneş de Doğar - Ernest Hemingway / Bilgi
  38. Muhteşem Gatsby - F. Scott Fitzgerald
  39. Yaşlı Adam ve Deniz - Ernest Hemingway / Bilgi

Bu listenin hepsini okuyacak mıyım? Yes baby. Sevdiğim insanların kitap önerilerini daha da dikkate alırım. O yüzden yavaş yavaş bu listeyi tamamlayacağım. Belki iki yıl belki beş yıl belki de on yılı bulur, bilemem. Ama hepsini tek tek inceledim ve okumanın zevkli olacağını düşündüğüm kitaplar bunlar. 
Hatta okuduklarımı "Tom Odell Kitap Kulübü" başlığı altında paylaşmaya devam edeceğim. 👀 Bir süredir kitap almama diyetinde olduğum için listeye hemen başlamayacağım ama benim sağım solum belli olmaz, bir bakmışsınız bu listeden birkaç kitabı almışım bile. Böyle bir şey olursa Instagram hesabımda görebilirsiniz.

İster bana çılgın deyin ister zırdeli deyin. Ne derseniz deyin hayatıma böyle renkler katmayı seviyorum. N'apayım, tabiatım böyle. Aşağıya bir Tom Odell bırakıp, kaçıyorum.



Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

Not 1: Tom Odell enişteniz, ona göre. 👀 
Not 2: Tom'cuğum bir yay burcu olsa da çok seviyorum be! (Evet, erkek yaylara uyuzum.)
Not 3: Gittiğim editörlük atölyesinde Ernest Hemingway'den bahsetmemiz ve Tom'un da bol bol Hemingway okudunu keşfetmem... Kader bizi birleştirmek istiyorum bebeğim. *-*




12 Haziran 2019 Çarşamba

Kitap Yorumu: Titan 1 - Geri Dönüş / Jennifer L. Armentrout


Merhabaaa

Yıllar sonra Jennifer L. Armentrout okumanın mutluluğu var üzerimde. Bir de yaşlandığımı fark ettim. :( Eskiden eleştirmeden, aptal aptal sırıtarak okurdum kitaplarını şimdi cikcikleyerek okudum. Bir yerlere not aldım, bunu blog'da yaz, eleştir!

Gel gelelim bu dünyayı özlemiş miyim? EVEEET! Seth'i hala seviyor muyum? LANET OLSUN EVET! Ee o zaman yorumlayalım bakalım neler oluyormuş bu yeni seride. 😍

Melez Sözleşmeleri'ni en son 2014'te okumuşum. Üşenmedim, blog'taki yazılarımı okudum. Sırıttım. Vay be dedim, zaman ne kadar hızlı geçiyor. Daha sanki dün okuyordum bu seriyi. Sonra öfkelendim. Yazarın Seth'i nasıl çiğ çiğ yediğini hatırladım. Sövdüm. Meh, biz Seth severleri avutmak için Titan serisini yazıyor ama yemezler. Aiden'la Alex sonsuza kadar mutlu olsun diye Seth'i kurban seçmişti. Çocuğum Apollyon olmamalıymış, asıl Apollyon Alex'miş. Tanrı Katili'ni durdurmak için Ares'e yem ettiler kuzumu. Sonra da vay efendim o artık düşmanımız, dediler! Hadi bir şans vermek için şimdi de Apollo'nun yemi olsun, ölünce de ruhu Hades'e ait olsun dediler. Dediler de dediler. Enerjimi emmişti Melez Sözleşmeleri'nin son kitabı... Gel zaman git zaman, yıllar sonra Seth'e kavuştum.

Bu kitabı okumamak için baya direndim. Eh, biraz geciktim. Yaş 24 oldu, olacak (öhhöm 14 Temmuz) ben daha yeni okuyorum. 19 yaşındaki Jane'le 24 yaşındaki Jane aynı olur mu? Olmaz. O yüzden kemerlerinizi bağlayın, eleştirilerime hazır olun. Ama önce şunu söyleyeyim: Seth canımdır. *-*

Kitap, Avcı'dan (MS - 5. ve final kitabı) hemen sonrasını anlatıyor. Tanrılar ne diyorsa onu yapan Seth, bir gün Apollo'dan farklı bir görev alır. Hiç tanımadığı bir kızı koruması ve Güney Dakota'daki Akit'e götürmesi gerekiyordur.
Josie Bethel. Yeni kız karakterimiz. Seth'in yeni kurbanı. Ve, eee, şey, umarım bu spoiler olmaz, Apollo'nun kızı. 😈 Bunu söylemem lazımdı çünkü olaylar bundan sonra şekilleniyor. Apollo'nun nasıl bir kızı olabilir derseniz mesele çok karışık. Okurken biraz esnemiş olabilirim. O yüzden detayları kitaptan alırsınız ama şunu söyleyeyim Josie bir yarı tanrı. Güçleri henüz gün yüzüne çıkmasa da ortalığı mahvedecek bir potansiyele sahip.

Tahmin edeceğiniz gibi Seth ve Josie arasında bir şeyler olacak... *Göz deviriyorum.*

Kitapta sevdiğim şeyler:

  • Seth'i çok özlemişim! Ukalalığını, komikliğini, çapkınlığını, özgüvenini, egosunu... Böyle ilk diyaloğundan son diyaloğuna kadar sırıttım. 
  • Seth ve Apollo sohbetlerine bayıldım! Kahkaha atmaktan durup, tavanı izledim. 
  • Aiden'ın kardeşi Deacon'ı görünce kalkıp oynadım. Mini Ivashkov olduğundan bahsetmiştim daha önce. Bu lafım hala geçerli. <3 
  • Yunan mitolojisinden minik bilgiler okumayı özlemişim. Jennifer bu konuda çok becerikli. İnsanı boğmadan ince ince işliyor konuyu. 
  • Kısacası, bu dünyayı ve karakterleri çoook özlemişim. *-*



Kitapta sevmediğim şeyler:

  • Josie'yi sevdim, şapşal biri. Beceriksiz ama deniyor, çabalıyor. Sadece sıradan hayatına aniden bu kadar değişiklik gelince hemen ayak uydurması gözüme battı. Hemen savaş moduna girdi. Hemen eğit beni Seth havalarına soktu kendini. Bebeğim, sen hayırdır? 
  • Seth'in, Josie'den hemen ama hemen etkilenmesi... Daha iki gün önce Alex diye bir yerlerini yırtıyordu. Şimdi kalkmış diyor ki Alex'e karşı hislerim gerçek değilmiş aslında. BOK! Alex'i sevmem ama onun için yaptıklarından sonra bu söylediklerin yavan geldi kuzum.
  • Josie'nin vücudundan çok etkilenmesi deli etti beni. Bir kalça, iki meme görünce kendinden geçti Seth. Burada feminist duygularım devreye girdi. Her şey kalça ve meme mi? Ya da dudak ısırma? Ruha da aşık olan yok mu yav?
  • Klişeler yok muydu, vardı. Artık onları görmezlikten geliyorum yoksa kitap çöp olur benim için.

Şaşırdığım tek şey, Alex ve Aiden'ı görmememiş olmam. Henüz. Elbet gelecekler ama aniden köşeden fırlayacaklarmış gibime geldi.

Neyse. Valla güzel okudum kitabı. Devamını da alacağım. Son kitap henüz bizde yayımlanmadı ama olsun. O çıkana kadar anca okurum seriyi. Seth ya, sövsem de çok seviyorum bu karakteri. <3

"Tanrı savar diye bir şeyin olup olmadığını ve onu nerede bulabileceğimi merak ettim." Zırt pırt ortaya çıkan Apollo için söylüyor Seth. :D

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

P.s. Bu blog yazısını 10 yıllık yoldaşım Harika'ma ithaf ediyorum. <3 Hem kitabı okumam hem de yorumunu hemen yapmam için başımın etini yedi. Canı sağ olsun. :D

6 Haziran 2019 Perşembe

Kitap Yorumu: Normal People - Sally Rooney

Merhabalaar

Benden henüz bıkmadığınız değil miii? Yemedim, içmedim tatilde taslak blog yazıları hazırladım. Haziran ayı dopdolu olsun istedim. Hazır yazma modundaydım, kim tutar beni??? 

Bu kitabı öyle ya da böyle gördüğünüzü varsayıyorum? D&R'daki indirimlerde bile görmüş olabilirsiniz. 2018 Man Booker Ödüllü Sally Rooney'in ikinci kitabı olan Normal People'ı ilk kez Frankfurt Kitap Fuarı'nda görmüştüm. Başta kurgu dışı bir kitap sanmıştım. O yüzden hiç okumak aklımda yoktu. Sonra yazarın ilk kitabı "Arkadaşlarla Sohbetler" Monokl Yayınları'ndan çıkınca bir araştırma yapayım dedim.
Normal People'ın arka kapak yazısını okuyunca bu hem benim olmalı hem de hemen okumalıyım diyerek tuzlu bir fiyata kitabı aldım. Henüz Türkçede yayımlanmadığı için İngilizceden okudum. Dili ağır değildi. Bazı betimlemeler gözlerimi yordu ama sağ salim bir şekilde kitabı bitirdim.

Kitabı blog'a yazmak istedim çünkü içimi dökmem lazımdı. -.- Kitabın yarısına kadar "Ah, çok güzel. Evet, işte bu. Bu kız bana benziyor. Aaa bu ben," derken sonra baktım hep aynı döngü içerisindeyiz, "Neler oluyor yahu, bi kendinize gelin," demeye başladım. Kitabın sonunda zaten kitabı fırlatmak istedim. Fırlatmadım tabii; hem pahalı hem de kapağı çok güzel be!
Bir de kitabı okurken aklıma hep Bir Gün (David Nicholls / Pegasus Yayınları) geldi. Birebir aynı olmasa da yaşanılan bu döngü bana oradaki kurguyu anımsattı.
Normal People'da durumu çok iyi ama asosyal olan Marianne ile çok zeki olan ama maddi sıkıntılar yaşan Connell'in hikayesini okuyoruz. Ortaokuldan beri birbirlerini tanıyan bu ikili, değişik bir ilişki yaşamaya başlıyor. Connell'in annesi Marianne'nin evine temizliğe gittiği sırada Marianne de Connell'in evine geliyor ve beraber oluyorlar. Bu beraberliklerini herkesten gizli tutuyorlar çünkü Connell okulda ne kadar popüler biriyse Marianne o kadar asosyal ve sevilmeyen biridir. 
Gel zaman git zaman, hayatlarının belirli dönemlerinde hep bir araya geliyor. Kitabın geçişleri şu şekilde oluyor: 3 ay sonra... 5 hafta sonra... 8 ay sonra... 
Bu geçişler biraz kafa karıştırıcı gelebiliyor çünkü bir yandan günümüzdeki olayları anlatırken aniden geçmişe gidip, o geçiş süresinde yaşanılan bir olayı anlatıyor yazar. Ve anlatıcı bazen Marianne bazen de Connell oluyor. Diyaloglar için tırnak işareti de kullanmayan yazarı alkışlıyorum. Kitabı okurken baya meydan okudum kendime. :) Türkçe olsa hadi neyse derdim ama İngilizce okurken kurguyu karıştırmamak için çok dikkatli okudum. (Okumak iki haftamı aldı bu arada.)

Neyse. Konuya döneyim. Hayatlarına sürekli birileri girip çıksa da hep kendilerini birbirlerinde bulan Connell ve Marianne bir süre sonra göz devirmeme sebep oldu. Nasıl bitecek sorusuyla kitabı okumaya devam ettim ve kitabın sonundaki cümleyle kalakaldım: What the fuck??? Durup, yazarı sorguladım. Bu kitabı yazma amacı neydi? Peki ya çok dev bir ödül olan Man Booker'ı alma sebebi neydi? Sorun bende miydi? Kafamda deli sorular...

Aslında biraz durup düşününce farklı anlamlar da çıkarmaya başladım. Marianne, sorunlu bir aileye sahip. Babası ölmüş ama neden öldüğü bilinmiyor. Annesi, çok kendi halinde biri. Abisi denen ahmak kızın üstüne yürümek dışında yaptığı bir şey yok. Yani tamamen sevgisiz olan Marienne'nin kendini sürekli Connell'de bulması beni şaşırtmadı. Onun sevgisi dışında hiçbirinin sevgisi umrunda değil. Ama Connell bunun farkında olmadığı için sürekli ya yanlış bir şey söyleyerek kalbini kırıyor ya da farklı seçimler yaparak yollarını ayırıyor. Şimdi böyle yazınca daha mantıklı gelmeye başladı kitap. Hatta bir bölümde Marianne şöyle diyor: Sorun bende mi? Kimse niye beni sevmiyor?
Connell sürekli dolaylı yollarla sevdiğini belirtiyor ama Marianne'nin istediği bu değil.

Yine de daha başka bir son beklerdim. Açıkta kalmış. Son cümleyle beraber yazar, kurguyu bize bırakmış aslında. "Alın, bundan sonrasını siz hayal edin," demiş de olabilir "Bundan sonrası yine aynı döngü içerisinde olacak, yazmama gerek yok," da demiş olabilir. 

Bakalım, Türkçesi çıksın da gelen tepkileri merakla bekleyeceğim. Bu arada yazarın diğer kitabını da okuyacağım. Anladım ki normal bir yazar değil kendisi. En sevdiğim insan tipi. *-*

Ay, minik bir romantik alıntı bırakayım da öyle gideyim. İçimde kalır... 

Marianne, he said, I'm not a religious person but I do sometimes think God made you for me. (Marianne, inançlı bir insan değilim ama bazen Tanrı'nın seni benim için yarattığını düşünüyorum.)

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

5 Haziran 2019 Çarşamba

Kitap Önerisi: Sabit Hat - Rainbow Rowell

Merhabalaaar

Rainbow Rowell'ı çoook sevdiğimi söylemiş miydim? *-* Sarılmak istediğim yazarlardan biri kendisi. Geçen hafta New York Kitap Fuarı'na katıldığını duyunca ağlayasım geldi. O fuarda olabilirdim ben de ama ekonomik durumlar sağ olsun bu sene her şey yalan oldu. -.-
Neyse, sinirlenmeyeceğim sinirlenmeyeceğim. Güzel günler bizi bekler. La la laa laaaaaağ...

Gelelim Sabit Hat'a... Ya ben basit konulu kitapları ayrı seviyorum sanırım. Klişe olmadığı sürece. :) Böyle saf, sade, kendi halinde olan karakterleri ve akışkan kurgusu olan kitapları herkese önermeden duramıyorum. Hatta kitap şu an bir arkadaşımda, tatilde okuyor. *-*

Sabit Hat da sırıtarak ve "yiaa" diyerek okuduğum bir kitaptı. Kitabın arka kapak yazısındaki şu cümle direkt beni kendine çekmişti zaten: Aşkta ikinci şansı yakalasaydınız, aynı kararları mı verirdiniz? Yani böyle bir şey yaşamadım özel hayatımda ama kurgu olarak nasıl işlenmiş çok merak ettim.

Evli ve iki çocuklu Georgie, çok önemli bir dizinin senaryosu için Noel'de çalışması gerekir ve bu da ailesiyle olan planını iptal etmesi anlamına gelmektedir. Bu duruma çok bozulan eşi Neal, kızları alıp annesine gider. Georgie bir yandan senaryo üzerinde çalışırken diğer yandan her gün eşine telefonla ulaşmaya çalışır. Ama ya çocuklar ya da kayın validesi telefona çıkar. Morali bozulduğu ve yalnız kalmak istemediği için annesinin ve kız kardeşinin yanına gider. Ergenliğinde kaldığı odasına gidip, oradaki sabit telefondan tekrar eşine ulaşmaya çalışır. Ve bam! Neal'le telefonda konuşmaya başlarlar. Fakat telefondaki Neal, 17 yaşındadır.

Ahhhh, şimdi yazarken bile içim kıpır kıpır oldu. Çok eğlenceli diyaloglara şahit olacaksınız. Georgie'nin baştaki şaşkınlığı, sonra olayları toparlayışı, kız kardeşinin her şeyi yanlış anlaması... Hem komik hem dram hem de fantastik bir hikaye! Rainbow ne yazsa gözüm kapalı alırım artık.

Okumadığım son bir kitabı (İlişkiler) kaldı, onu da alıp okuyacağım en kısa zamanda.

Ne olur okuyun bu kitabı. <3 Duygusuz gibi duran ama aşka aşık olan bir yengeç öneriyor bu kitabı size. 💚

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane