Pages

Can Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Can Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ekim 2018 Cumartesi

Ekim 2018: Son Zamanlarda Neler Okudum?

Selamlar efenim
Beni bir süredir takip ediyorsanız aslında ne kadar üşengeç biri olduğumu keşfetmişsinizdir. Yazacağım şeyler ya yoldayken ya işteyken ya da biriyle sohbet ederken (insanları dinlemeyi çok severim ama bazen sohbetten kopup başka şeylere süper dalarım) aklımda tıkır tıkır işlerken, bunları klavyeyle buluşturmak istediğimde ya tıkanıp kalıyorum ya da "of şu an yapamayacağım" diyerek erteliyorum. Ama blog'a yazmayı gerçekten çok seviyorum! Benim sığınağım burası diyebilirim. Yüz yüze bu kadar konuşkan olamam. O derece...
Gelelim bunu neden açıkladım. Bu ay en az iki kitap yorumu gireceğim demiştim. Sonra listeme baktım. (Okuduklarımı yazdığım uzuuuun bir liste var. Goodreads bu konuda sağ kolum olsa da eski kafalıyım, kağıtlara not almayı seviyorum.) Ben baya kitap okumuşum. Üşendiğim için blog'a yazmamışım. Hepsini bir yazıda toparlayayım dedim. Haa, şöyle de bir şey var; eğer bir kitaba taptıysam kesinlikle ona özel bir yorum yazarım.😍
Hadi bakalım, listemde neler varmış.

Daha bugün bir kitap bitirdim. Onunla başlayayım. Kiraz Ağacı ile Aramızdaki Mesafe, Genç Timaş tarafından bu ay yayımlandı. Yazar Paola Peretti, kendi yaşam hikayesinden esinlenerek küçük bir kızın görme yetisini kaybetme sürecini anlatıyor. Okumak için can atıyordum. Kitabı okuduktan sonra mahvolurum diye düşünmüştüm ama o kadar da etkilenmedim. Evet, çok etkileyici ve burun sızlatan bir kitap. Minnacık bir kızın gözünden nasıl görüşünü kaybettiğini okumak biraz da korkutucuydu. İster istemez empati kuruyorsunuz ve etkileniyorsunuz. Fırsatınız olursa okuyun derim.




YKY tarafından yayımlanan Doppler & Bildiğimiz Dünyanın Sonu, Norveçli yazar Erlend Loe'nun kaleme aldığım harika bir seri. Çok naif ve kendi halinde bir seri. Keşfedenler enerjisine kapılıp gidiyor. Umarım benim aracılığımla siz de kitabı okursunuz. Çünkü gerçekten çok güzel. Evli, iki çocuk babası olan Doppler, bir gün yolda bir geyiğe rastlar. Ve onun peşinden ormana dalar. Sonra çok radikal bir karar alır; işinden istifa edip evini, ailesini terk ederek ormana taşınır. İlk kitap Doppler'de ormandaki yaşam maceralarını okuyoruz. İkinci kitap Bildiğimiz Dünyanın Sonu'nda ise eve geri dönüşünü ve tekrar hayata tutunmasını okuyoruz. Çok anlamlı bir seri. Yazar nereye atış yapacağını iyi biliyor. Özellikle ikinci kitabı çok sevdim. Erlend Loe okumanızı öneririm. :) (Bu ay başında İstanbul'a geldi ve Taksim'deki YKY Kitapevi'nde imza ve söyleşi günü yaptı. Katılıp, tanışma fırsatım oldu. Doppler = Erlend Loe diyebilirim! Oh, imzamı da kaptım. Hava atmak gibi olmasın da...)


Ah, gelelim Can Yayınları'ndan çıkan Ağaçtaki Kız'a... Bu sene kalemi sağlam birçok Türk yazarla tanışma fırsatım oldu. Bunlardan biri de Şebnem İşigüzel. Kendisiyle yüz yüze tanışma fırsatım da oldu. Hanımefendi, kendi halinde ve sıfır egoya sahip bir insan. O yüzden Ağaçtaki Kız'ı okumak için can atıyorum. Sonunda okudum! Değişik bir kurgusu var. Kitabın sonuna kadar baş karakterin ismini öğrenemiyoruz. Kendisi bir ağaçta yaşıyor. Evet, yanlış duymadınız. Herkese, her şeye tavır alıp ağaçta yaşamaya başlıyor. Kitapta zaman geçişleri oluyor. Gezi zamanına gidip, o dönemdeki aile ve arkadaş ilişkilerini okuyoruz. Sevdiği insanlarla olan anılarını ve acılarını anlatıyor. Kitapta ipuçlarını yakalayacağınız çok güzel vurgular var. Ve tam bir ergen kızın ağzından okuyorsunuz kurguyu. İnanılmaz! İşigüzel'in de bir genç kızı olduğu için bu dili çok rahat kullandığını fark edebilirsiniz. Kitap su gibi akıp gidiyor. Okuyun, pişman olmayacaksınız. 

Ve gelelim sona sakladığım kitaba... Taa yıllar önce Pegasus'un yayımladığı Bir Gün'ü anca okuyabildim. Filmi çıktığı zaman kitabından habersiz ilk olarak filmini izlemiştim. Ay nasıl etkilendim! Salya sümük ağladığımı hala hatırlıyorum. Gidip DVDsini bile almıştım. (O günden sonra izleyemedim ama olsun.) Nasıl sevmiştim, nasıl Dexter'a sövmüştüm. Of, adeta Emma'da kendimi görmüştüm. Gel zaman git zaman kitabı indirimde yakalayınca aldım. Hiç zaman kaybetmeden okudum. Filmi güzel uyarlamışlar. Tebrikler! Film daha iyi bile diyebilirim. Belki filmi izlemeseydim kitabı anlayamazdım. Yazarın değişik bir yazı tipi var. Şöyle; Emma ve Dexter 15 Temmuz 1995 yılından beri birbirilerini tanırlar. Her yıl 15 Temmuz'da bir şekilde bir araya gelirler. Sevgiliden çok arkadaş kalmayı tercih ederler ama aralarındaki çekim hissedilir bir şekilde göz önündedir. Mutluluk, üzüntü, acı, kayıp, başarı, ayrılık derken yıllar yıllar geçer ve en sonunda evlenmeye karar verirler. Dile kolay, yirmi yıl... Hayatlarında neler neler yaşarlar. Kitabın sonunda duvara toslayacaksınız. Sonunu bildiğim halde kitabın son sayfası gözlerimi doldurdu. :( Çok güzel bir hikaye. Kitabı okumanızı gerçekten çok isterim. Ama mutlaka filmini de izleyin. Benim gibi psikopatça mutsuz sonları seviyorsanız tam size göre bir kitap. 💚

Aslında okuduğum birkaç kitap daha var ama bahsetmeyeceğim. Çünkü hiç sevmedim... Goodreads'te bulabilirsiniz. Kitapları burada yerden yere vurmak istemiyorum. O yüzden onları es geçiyorum.
Ay, umarım arayı çok açmadan tekrar blog'a yazarım. Kasım'da özel Twilight yazısı gelecek. Ona hazırlık yapıyorum. Beklemede kalın. :)

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

13 Nisan 2018 Cuma

Kitap Yorumu: Bir de Baktım Yoksun - Yekta Kopan

Merhaba

İlkbahar gelmiş, benim en sevdiğim ay nisan gelmiş! Nasıl mutlu olmam. Tabii her ne kadar nisan ayını çok sevsem de her yıl bu zamanlarda başıma bir iş geliyor. Bakalım, bekliyorum bu sene ne olacak...
Boş boş da beklemiyorum. Okuma listemi giderek genişletiyorum. Öyle ki okunacak kitaplar aldı başını gidiyor. Kitaplığımın abartısız 2.5 rafı kuzu kuzu beni bekleyen kitaplarla dolu. Kendime kitap almama diyeti uygulamaya karar verdim. En azından doğum günüme kadar -14 Temmuz- yeni kitap almayacağım. (Amin.)
Gelelim yeni keşiflerime. Ben baya baya öyküler okumaya başladım. Bu maceramı yakın bir zamanda blog'da ayrı bir yazıyla anlatacağım. Çünkü size minik sürprizim olacak. 👀 
Gel gelelim öykü okuma maceramdaki yazarlara... Aslında öykü yazan ne çok yazarlarımız varmış... Ben hep roman odaklı olduğum için öykü türüne yeni geçiş yapabildim. Yakın zamanda Yekta Kopan'ın Bir de Baktım Yoksun kitabını okuma fırsatım oldu. 2010 Yunus Nadi Öykü Ödülü ve 2010 Haldun Taner Öykü Ödülü'ne sahip bu kitabında 6 adet birbirinden farklı öykü yer alıyor.
Bu öykülerin tek ortak noktası "baba" temasını içermeleri. Kitabın genel olay döngüsü bu şekilde geçiyor. Evet, farklı karakterler ve kurgular okuyoruz ama hepsinde bir baba teması yer alıyor. 
Bu tarz kitaplarda yer alan her öyküyü aynı tatla okumak biraz zor bence. Ben her birinden farklı tat alarak okuyorum. Mesela Bir de Baktım Yoksun'da en çok Portobello 22'yi (ikinci öykü) çok sevdim. Tekrar tekrar okuyabilirim. Diğer öyküleri de zevkle okudum ama bu öykünün yeri bende ayrı. Sırf Portobello 22 için bile kitabı önerebilirim. 😄
Şaka bir yana, öykü türünde bir şeyler okumak istiyorsanız Yekta Kopan'ı öneririm. Diğer kitaplarını da okuyacağım. Yazar inanılmaz güzel yazıyor. Çok etkileyici bir kalemi var. 
Size sağlam bir alıntı bırakıyorum ve yeni kitabıma başlamaya gidiyorum. 💛

"Hayal dünyasının vaat ettikleriyle gerçek yaşamın sundukları arasındaki gerilime, belirsizliğe dayanamayan insanlar yok mudur, vardır!"

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

21 Mart 2018 Çarşamba

Kitap Yorumu: Antabus - Seray Şahiner

Merhabalar

Size çok doyurucu bir kitapla geldim. Okuyup bitireli birkaç gün oluyor ama etkisinden hala çıkamadım. Seray Şahiner beni fena tokatladı. Ah Antabus... Tüm kadınların çığlığı niteliğinde bir kitap olmuş. Enfesti!
Öncelikle şunu söyleyeyim. Aşırı feminist bir insan değilim. Ama yeri geliyor "feministliğin tuttu yine," diyenler olabiliyor. Evet, hemcinslerimi koruma gibi bir iç güdüm var. O yüzden Antabus'u okurken kendi kendimi yedim. Hiçbir şey yapamadan sadece okuyarak tüm o işkencelere katlanmak...
Kitaptan bahsedeyim. Antabus tam bir eleştirel kitaptı. Şahiner, trajikomedi tarzında hayatın en can alıcı noktasından bir insanlık öyküsü yazmış.
Leyla Taşçı adında genç bir kadın kahraman ile hikayeye başlıyoruz. 25 yaşında olan Leyla, köyünde doğup, büyümüş sonrasında ailesiyle İstanbul'a gelmiştir. Gel zaman git zaman Leyla'yı okutmazlar ve ev alabilmek için onu da fabrikada bir işe sokarlar. Kendi halinde, sessiz sedasız, 'gözü dışarda' olmayan Leyla kendince bir hayat kurmak ister. Aşık olur, kandırılır. Hiç ummadığı kişi tarafından hayatı alt üst olur ve en sonunda ailesinin zoruyla hiç sevmediği biriyle evlenerek kendisine dayatılan bu mutsuz hayata teslim olur.
Kitabı okurken cidden çığlık atmak istedim. Boğuluyormuş gibi hissettim. Kitap incecik ama darbesi kocamandı. Daha nasıl açıklayıcı anlatsam bilemedim ama okumanızı çok isterim. Bir insanın, bir kadının iç dünyasıyla dış dünyasının bu kadar zıt olmasına şaşırıp kalacaksınız. Ve en acı verici şey Antabus'un Leylası gibi yaşama yenik düşen kim bilir kaç kadınımız var. "Kaçıncı yüzyıldayız, bitmiştir artık bu saçmalık," diyorsanız yanılıyorsunuz.
Kitabın adının neden Antabus olduğunu da anlayacaksınız. Çok, çok anlamlıydı. Seray Şahiner'in önünde saygıyla eğiliyorum. 👏
Son olarak, Seray Şahiner ile bir etkinlik için telefonda konuşma fırsatım oldu. İnanılmaz sempatik biri. Umarım bir gün yüz yüze de tanışırız. Diğer kitaplarını okumak için sabırsızlanıyorum. 👌
Bir de kitabın tiyatrosu yapıldı. İzleme fırsatım olmadı henüz ama bir yerlerde yakalarsam kesinlikle izleyeceğim. Lütfen kitabı okuyun. Şiddetle öneririm.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

18 Aralık 2017 Pazartesi

Kitap Önerisi: 1984 - George Orwell

Merhabalar
Hayatımda en çarpıcı, en dehşet ve aynı zamanda en etkileyici distopya kitabını okudum diyebilirim. Daha önce bahsettim mi bilmiyorum ama distopik dünyaları çok seviyorum ve bu türdeki romanları okumaya bayılıyorum. Şuana kadar en popülerden Açlık Oyunları ve Uyumsuz serilerini okudum ama tabii bunlar bir süre sonra entrikalı dünyalara dönmüşlerdi. Yine de iki seri de enfesti ve distopya türüne merakımı arttırmışlardı. George Orwell'ı ise ilk kez lise 3'teyken okumuştum. Felsefe dersi için Hayvan Çiftliği okuma listemizdeydi. O zamanlar çok bilinçli okuduğum söylenemez ama yine de çok etkilemişti. Yıllar sonra üniversite ortamında 1984'ün bir sohbeti oldu. Arkadaş, kitabı öyle etkileyici anlattı ki 'en kısa zamanda okumazsam boşa yaşıyorumdur,' dedim ve İstanbul Kitap Fuarı'nda hiç oyalanmadan aldığım kitaplardan biri de 1984 olmuştu. 
Kitabı yiyip bitirmemek için kendimi zor tuttum. Bu aralar zaten bende bir okuma isteği var ki... Anlatamam. Sanki yıllardır hiçbir şey okumamışım gibi kitap okuyorum. Terapi gibi geliyor. Ve 1984'ü elime almamla kitap açlığım daha da kabardı. 
Enfes ama aynı zamanda dehşet bir distopya dünyasına hazır olun. 

"Bilinçleninceye kadar asla baş kaldırmayacaklar, ama baş kaldırmadıkça da asla bilinçlenemezler."

Ortada bir sistem var. Parti diye adlandırılıyor ve başlarında Büyük Birader diye biri var. Aslında gerçekte var mı yok mu belli değil. Ama sizi her yerden gözetleyebiliyor. Herkesin evinde tele-ekranlar var ve hem ses hem görüntü olarak takiptesiniz. Uykunuzda bile takip ediliyorsunuz. Öyle ürkütücü bir dünya ki... Winston, 39, kendi halinde bir baş karakterdir. Ama aslında göründüğü gibi değildir. Sistemin ve onun kirli oyunlarının farkındadır. Hatta bu sistemin tam göbeğinde çalışmaktadır. Ama 'farklı' düşüncelerini kimseyle paylaşmaya cesaret edemez. En ufak bir hareketi bile ölümle sonuçlanabilir. Ve bir gün sonunda ölümün olacağını bile bile günlük tutmaya başlar. Küçükken hatırladıklarını ama şimdi olmayan şeylerden bahseder. Winston'nın bir konuşmasından alıntı yapacağım ve yazıma öyle devam edeceğim: "Geçmişin resmen silinip yok edildiğini kavrayamıyor musun? ... Artık Devrim'le, Devrim'den önceki yıllarla ilgili hemen hiçbir şey bilmiyoruz. Bütün kayıtlar ya yok edilmiş ya da çarpıtılmış, bütün kitaplar yeniden yazılmış, bütün resimler yeniden yapılmış, bütün heykeller, sokaklar ve yapılar yeniden adlandırılmış, bütün tarihler değiştirilmiş. Üstelik bu işlem her gün, her dakika uygulanmaya devam ediyor. Tarih durdu. Parti'nin her zaman haklı olduğu sonsuz bir şimdiden başka bir şey yok. Geçmişin çarpıtıldığını biliyorum, ama bu çarpıtmaları ben yaptığım halde bunu asla kanıtlayamayacağım. İş bittikten sonra geride tek bir kanıt kalmıyor. Tek kanıt kafamın içinde ve benim anılarımı paylaşacak bir kişi daha var mı, bilemiyorum." 
Bu alıntı daha hiçbir şey. Kitap korkunç gerçeklerle dolu. Düşünsenize, bildiğiniz düzen bir anda ortadan kaldırılıyor. Ve eski düzeni bilenleri de bir bir yok ediyorlar. Geriye yeni nesil kalıyor ve her şey en başından beri böyleymiş gibi onlara aktarıyorlar. Basılan kitaplar, haberler, dergiler her şey ama her şey yeniden düzeltiliyor ve eskisi hiç olmamış gibi davranıyorlar. Bunun bilincinde olan bir siz varsınız ve tek başınıza mücadele etmeye çalışıyorsunuz. Winston, kesinlikle cesaret verici şeyler yaptı. Yani, bile bile ölümün kucağına atlamaya razıydı. Kitap dehşetlerle dolu.
Abartmıyorum, kitabı okurken tüylerim diken dikendi. Bu kurgunun gerçekleştiğini düşündükçe yok olasım geldi. İnsanlardan insan haklarını komple alıyorlar. Sizi birer ruhsuz robota dönüştürüyorlar. Bir hiç için. 
Kitap hakkında söylenecek çok şey var da yok. Her yaştan herkesin okumasını öneririm. Celal Üster enfes çevirmiş. Bazen okurken kurgunun korkunçluğundan başıma ağrılar girdiyse, çevirmen çevirirken neler hissetmiştir kim bilir. Georger Orwell'ı okuyun, okutun. Yazar gibi yazar. 

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

13 Aralık 2017 Çarşamba

Kitap Önerisi: Otuz Beş Yaş - Cahit Sıtkı Tarancı

Merhabalar
Nasılsınız? Ben bir depresyondayım bir 'hobaaa' havasındayım. 2017'nin bir an önce bitmesini ve 2018'in umduğumdan daha renkli, bol hayal gerçekleştirmeli ve elbette sınırsız kitap aldığım bir yıl olmasını diliyorum. Tek sayılarla bir problemim var sanırım. ...2013, 2015 hep karın ağrısıyla geçmiştir bende. Oysaki ...2012, 2014, 2016 öyle mi? Yaşasın çift sayılar! 😃
Ay, durun! Konudan saptım. Ben size Aralık ayında okuduğum şairden ve şiirlerinden bahsedecektim nerelere daldım yine. Efendim, biliyorsunuz ki Temmuz ayından beri her ay bir şairi gözüme kestiriyorum ve herhangi bir şiir kitabını alıp, şiirlerle daha da kaynaşıyorum. Bu ay Cahit Sıtkı Tarancı'yı okudum. Otuz Beş Yaş şiir kitabını taa lise yıllarımdan biliyordum. Hatta edebiyat hocamız ilk kez şairden bahsederken 'ölüm ve yalnızlık temalarını işleyen bir şairimiz' dediğinden beri Tarancı hep merak ettiğim ve tanımak istediğim bir şairdi. Sonunda şairle ve şiirleriyle tanıştım.
Can Yayınları'nda yayımlanan ve Asım Bezirci tarafından derlenen Otuz Beş Yaş şiir kitabı adeta dolu dolu! Her bir şiirden şairin duygularını iliklerinize kadar hissedebilirsiniz. Kitabın başında Tarancı'nın röportajlarından ve sözlerinden alıntılar var. İlk başta onları okuyup sonra şiirlerini okuyunca her şey daha net ve açıklayıcı oluyor. Kesinlikle hiçbir zaman şairi tanımadan ve görüşlerini bilmeden şiirlerini okumayın. O yüzden kitabın bu basımını çok sevdim. Ayrıca en bayıldığım kısımlardan biri de kitabın sonundaki Tarancı'nın dilimize çevirdiği şiirler. Öyle müthiş çevirmiş ki sanki kendi dilimizde yazılmış gibiydi. Kitap enfesti. Kesinlikle öneririm.
Sizlere, okurken içimi ısıtan, iç çektiren birkaç alıntı bırakacağım. İnanın o kadar çok vardı ki, anca eleyip blog'da paylaşabildim. Umarım benim kadar keyif alırsınız. İyi okumalar. 💚

(Her biri farklı şiirlerden alıntıdır.)
...
Bir kış güneşi gibi ben keyfimin eseri
Görünüp gidiyorum.
Ne belli bir yerim var, ne de sevdiğim biri
Sürünüp gidiyorum.

...
Her şeyden, her insandan, bütün dünyadan ırak,
Ta içimizden gelen bir ahenge uyarak,
Ve bu ahenkle sarhoş, ister misin sevgilim,
Hiç sonu gelmeyecek bir ömür geçirelim?

...
Sevgilim, buradan uzak,
Uzaklarda yaşamak,
Sevmek ve ölmek için,
Açılıp denizlere,
Bir gün gitsek mi dersin
Sana benzeyen yere.

...
Geçmiş günlerimi hatırlamalıyım,
Dalıp dalıp akarsuya,
Hayaller kurmalıyım,
Güzel geleceğe dair.
...

...
Kadehler daha yavaş içilmelidir;
Çok daha uzun sürmeli öpüşmeler,
Sabahlara dek muhabbet etmeliyiz!

Gün bizi ayıracak birbirimizden.

...
Yalnız aşkta, kumarda, hayalde değil,
Her adımda bir şeyler kaybediyoruz.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

12 Kasım 2017 Pazar

36. İstanbul Kitap Fuarı - TÜYAP

Merhabalar

Size tam bir hafta gecikmeli olarak İstanbul Kitap Fuarı maceramı anlatacağım. Geçen hafta bugün, yani fuarın 2.günü koştur koştur kitapların arasına daldım. Instagram'dan gideceğimi bildirmiştim ve birçok kişi görüşmek istediğini de yazmıştı ama hiç öyle bir fırsatımız olmadı ne yazık ki. İstanbul'da çok kısa bir süreliğine kaldığım için fuarda da çok oyalanamadım. Ki zaten dediğim saatten tam üç saat sonra fuara gelebildim. Düşünün bendeki tembelliği... 😃 Neyse, keyifli maceramı anlatayım.
Fuara adım atar atmaz Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'na uğradım çünkü çok yakın arkadaşlarımdan biri orada çalışıyordu. Başı çok kalabalık olmasına rağmen kitap kurdu arkadaşımla ayaküstü sohbet ettik ve bir tane klasik almaya karar verdim. Gurur ve Önyargı'yı sonunda aldım! Başka bir yayıncıdan almayı planlıyordum ama sonra vazgeçtim ve en iyisi klasikleri Türkiye İş Bankası'ndan okumaya devam edeyim dedim. Bir Uğultulu Tepeler faciası da yaşamak istemiyorum.
Efenim, sonra Yabancı Yayınları'na uğradım. Sırf Merve Özcan'ı ve Thpensieve'yi görmek için. İkisiyle de yüz yüze tanışabildim sonunda. İkisi de birbirinden sempatik ve sıcakkanlı insanlardı. Çok yoğun oldukları için ayaküstü sohbet ettim onlarla da. Ama o bile yetti. Oradan kitap almadım çünkü listemde Yabancı'ya ait bir kitap yoktu. Sonrasında Pegasus'a gittim. Esra Nazenin'i orada görünce baya şaşırdım çünkü çalışacağını bilmiyordum. Onunla da yüz yüze tanışmış oldum. O zaten her daim sempatik bir blogger. Pegasus'tan Bronz Atlı'yı aldım. Bu fuarda kayda değer indirimleri vardı cidden. İnternetteki fiyatlarıyla hemen hemen aynıydı.
Uzun aramalarımdan sonra Artemis Yayınları'nı bulabildim. Bu sefer fuar nedense çok karışık geldi. 😃 Olsundu, İpek Ongun imzalı Bir Genç Kızın Gizli Defteri'nin 100.baskını ve tabii ki Cassandra Clare'in yeni kitabı Gölgelerin Lordu'nu aldım. Artemis beni hep mutlu eden indirimler yapıyor. Canımsınız.
Sonrasında YKY'dan Kasım ayı için şiir kitabı aldım. Edip Cansever'in Yerçekimli Karanfil'ini aldım okudum bile. Yorumu gelecek. Bir de Can Yayınları'ndan George Owell'ın 1984 kitabını aldım. Bu yıllardır aklımdaydı ama nedense geçen gün sınıfta bir çocuk bu kitabı öyle ballandıra ballandıra anlattı ki fuarda alacağım dedim ve aldım.
Son olarak Arkadya Yayınları'na uğradım. Çünkü orada benim canım stajyer amirim Yasemin hanım vardı. Onu görmeden gidemezdim. Kısa ama çok keyifli bir sohbet ettik. Yasemin hanımı gördükçe bana ilhamlar geliyor çünkü resmen hayal ettiğim hayatı yaşıyor. Tüh tüh nazar değmesin. 😃 "Bana hangi kitabı önerirsiniz?" diye sordum ve direk "Kelebek ile Keman" kitabını hediye etti. Acayip merak ediyorum çünkü Arkadya'nın tarzı bana baya baya uyuyor. Dram, aşk, tarih...
Bunların dışında... Valla ilk defa jet hızıyla alışveriş yaptım. İnsanın alacakları belli olunca baya hızlı geçiyor fuar. Bir de artık insanlar fuara sadece gezip, blogger'larla tanışmak için geliyor bence. Çünkü internette fiyatlar çok daha uygun. Özellikle Pegasus'un. Çok nadir alıyorum ama alınca tam alıyorum. O yüzden bu seneki fuar hem bütçeli hem çok keyifli hem de sakindi. Resmen üç yıl sonra fuara gidebildim. Sözde İstanbul'da yaşıyorum ama okul için sürekli evden uzak olduğum için bu sene anca gidebildim.
Eğer Ankara'da olursam Ankara Kitap Fuarı'na da katılacağım. İzmir Kitap Fuarı'na da katılmak istiyorum nedense orası daha eğlenceli gibi. Ve Sevinç ablayı görmek istiyorum deli gibi. 😃 Bakalım, ben böyle diyorum ya illa bir aksilik çıkar.

İlerleyen günlerde kitaplarımı sakin sakin okuyup, enfes yorumlar gireceğim. Hazırlıklı olun!

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane