Pages

18 Mayıs 2020 Pazartesi

Kitap Yorumu: Morganville Vampirleri 1 - Cam Ev

Mer-ha-ba!!!

Bu aralar yerimde duramıyorum adeta. Evde olduğum için sanırım eski günlerimdeki formuma kavuştum. Hatta bir süredir hep ertelediğim ve devamını merak ettiğim serilere sardım. Böyle sanki 17 yaşıma geri döndüm. Öyle özgür hissediyorum. :)
Yaş aldıkça sorumluluklar fena artıyormuş cidden. Farkında değilmişim ama çok boğulmuşum bu durumdan. Yaklaşık üç aydır evden çalışıyorum ve hobilerimi rahatlıkla yapabiliyorum. Evcil bir insanım. Dışarı çıkmamak çok koymuyor da şöyle bir ormanda yürüyüş, sahilde kitap keyfi fena olmazdı.

Bendeki kırmızı kapak
Başka konulara dalmadan önce hemen Morganville Vampirleri serisini tanıtmak istiyorum. Yanlış hatırlamıyorsam serinin ilk kitabı Cam Ev'i 2012 ya da 2013 yılında okudum. O zamanlar kitabın kapağı dehşet kötüydü! O dönemde sahaftan rastgele kitaplar alıp güzel keşifler yapıyordum. Dönüşüm serisi, Ölümcül Oyuncaklar, Sookie Stackhouse hep sahaf ganimetlerimdendir. Eh bu serileri okuduktan sonra Morganville Vampirleri'ni okuyunca yanlarında çok sönük kalmıştı. 

"Onun peşini bırak." Eve'in sesi titriyordu. "O daha bir çocuk."
Brandon, "Hepiniz çocuksunuz," deyip omuzlarını silkti. "Kimse sana hamburger veren ineğin yaşını sormuyor."

Bu seriye başlamayı düşünenler için güzel ve naif bir uyarı yapmak istiyorum. Çerez ama çok eğlenceli bir vampir serisi. Sıfır beklentiyle başlamınız lazım ve bol bol ergen diyalogları okumaya hazırlıklı olmanız lazım. Ben yıllar içerisinde o kadar çok ağır fantastik, distopyalar okudum ki yeter dedim, biraz da kafamı dağıtacak sıradan bir şeyler okumak istiyorum. Bunu seriyi küçümsemek için demiyorum. Tam tersine, küçük görülmesin. Bu seriden umudum da var. Giderek güzelleşeceğine ve blog'ta yorum yazarken çıldıracağıma eminim. :) Bu da tarihe not düşülsün.

Gel zaman git zaman bu seri yeniden aklıma düştü. Nedense Artemis'in genç fantastik seçkilerini çok seviyorum. Kitaplığımda en çok Artemis kitabı vardır. Son birkaç yıldır Türk edebiyatına yoğunlaşsalar da vampir temalı kitaplarda güzel örneklere sahipler. İşte bu yüzden Morganville Vampirleri'ni tekrar okumak istedim. Ara vermeden lüpleteceğim seriyi. 15 kitaplık bir seri olması gözünüzü korkutmasın. Kitapları çekirdek çıtlatır gibi bitirirsiniz. Anlatımı yormuyor, aksiyon bitmiyor ve kitaplar ortalama 300 sayfadan oluşuyor.

"Ben Latince bilmiyorum!"
"Şaka yapıyorsun. Bütün dahiler Latince bilir sanıyordum. Zeki insanların uluslararası dili değil miydi o?"

Gelelim serinin ilk kitap yorumuna. Okurken baya güldüm. Şaşkın bir genç kızımız başrolde: Claire Danvers. 16 yaşını bitirmek üzere ama üniversitede eğitim görüyor ve çok zeki. Biraz yaşının küçüklüğünden ve naif olmasından dolayı hassas bir yapısı var. Bu kitapta en ufak bir şeye ağladığında göz devirmeyin. Sonrasında başımıza kraliçe olursa şaşırmam. Acayip karakterlerle ve kurallarla dolu olan Morganville kasabasında, hiç istemediği ama ailesinin baskısıyla okuduğu bir üniversitede mutsuz olan Claire giderek daha fazla zorbalığa maruz kalınca yurttan ayrılmaya karar verir. Canını zor kurtarır çünkü psikopat Monica ve çetesi kızı neredeyse öldürecekti. 

İlanda Cam Evi'nde bir odanın kiralık olduğunu öğrenince oraya gider. Değişik bir mahallededir. Kimse ne suratına bakıyor ne de normal davranıyordur. Kapıda evin kiracılarından biri olan gotik Eve ile karşılaşır. Sonrasında deli dolu, kanı kaynayan Shane ile tanışır. Evin asıl sahibi Michael ise gündüzleri ortalarda görünmez ama geceleri fırt diye ortaya çıkar. Vampir değil ama başka bir şey. O detayları bu yorumda yazamayacağım, dev spoiler olabilir.

"Lanet olsun Claire. Bir dahakine yeri boylayacağında yanındaki erkeği uyar. Seni tutup kahraman gibi görünebilirdim."

Bu kitapta dört ana karakteri yakından tanıyıp Morganville'deki vampirlerin nasıl çalıştığını, ne aradıklarını, gizemlerini vs. öğreniyoruz. Claire'in vampir olayına ve Michael'ın sırrına aşırı tepki vermemesi hoşuma gitti. Tabii bu üçlünün arasına çabucak karışması biraz göz devirmeme sebep oldu ama dediğim gibi beklentileri sıfırlayalım, o zaman tadı çıkıyor. Şu ana kadar en çok Shane'den keyif aldım. Hem yerinde duramıyor hem ağzı iyi laf yapıyor hem de grubun en renkli karakteri diyebilirim. Eve, buzdolabı gibi bir kız ama eminim ilerleyen kitaplarda onun da duygusal yönlerini göreceğiz. Michael ise adeta alfa bir karakter. Detaylı düşünüyor, ağırbaşlılıkla hareket ediyor ve herkesi çocuğuymuş gibi koruyor. 

İlk kitap olmasına rağmen hareketliydi ve kitabın sonundaki sahne ikinci kitabı hemen okumanızı teşvik ediyor. Şanslı ben, ilk dört kitap elimde şu anda. Çok ara vermeden okuyacağım. *-* 

Bu arada, Instagram'da seriyi paylaştığımdan beri ne çok seveni ortaya çıktı. Bu konuda yalnız olmadığıma çok sevindim. Bir süredir vampir temalı kitap okumuyordum. Bu yıl vampir yılı olsun tekrar. Eski kitapların üstünden ölü toprağı atıyorum ve gün yüzüne çıkarıyorum. Daha durun, aklımda birkaç seri daha var... *şeytani gülüş*

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

PS. Meksika fasulyesini bu seride duyup merak etmiştim. Diyorum bu meksika fasulyesi nereden aklıma geldi. Shane'in severek yaptığı bir yemek. :)

14 Mayıs 2020 Perşembe

Jane Wampirob 7 Yaşında!!!

Amanın!!!

Yaşlanıyorum resmen. 7 yıl ne kadar çabuk geçti? Daha sanki dün blog'u açtım. O günü o kadar net hatırlıyorum ki... 13 Mayıs 2013'te ilk üniversite sınavımla cebelleşirken bir yandan da Lux serisini okuyordum. Katy ona gelen kitapların videolarını çekip yayınladıkça dedim ki bir blog geçmişin var, artık kitaplara mı odaklansam ve bir sonraki gün yayın hayatına başladım.

Blog geçmişim 2007'ye dayanıyor aslında. O zamanlar Kavak Yelleri için paylaşımlar yapıyordum. Sonra kendimi geliştirip 4 Temmuz 2009'da (tarihi hiiiiç unutmam) bir yaz sıcağı akşamında güzel bir ilhamla Wampirob adı altında blog hayatına başladım. Orada başta bir nevi habercilik yaptım diyebilirim. Twilight ekibinin gecesini gündüzünü araştırıp hiç bilinmeyen yabancı kaynaklardan tüm set dedikodularını toplayıp Google Translate aracılığıyla çevirerek yazılar yazıyordum. (Eh kolejlerde okumadık ama bir Google amcamız vardı.)

Twilight film serüveni bitene kadar blog'a haberler girmeye, hikayeler yazıp başkalarının sesini duyurmaya devam ettim. O zamanlar teknoloji bu kadar gelişmiş değildi, Zoom, Skype kimin aklına gelirdi... Sitenin en altında chat kısmı oluşturmuştum. Her cumartesi akşamı orada toplanıp kendimizce eğleniyorduk. Hey gidi zamanlar hey. 

Sonrasında bende üniversite sınavı depresyona başladı ve yavaş yavaş Wampirob'u bırakmaya başladım. Bir yanım buna çok üzülse de zamanı gelmişti. Birkaç ay blog hayatından uzaklaştım ve sonra Lux serisiyle beraber uzun soluklu bir maceraya başladım.

Bu süreçte neler oldu? Eskiden blogger yazıları çok popülerdi. PuCCa'nın ilk adımları da burada geçmişti, şimdi çok severek takip ettiğimiz bir isim haline geldi. Instagram gündeme oturup Bookstagram adı altında birçok reklam kokulu sayfalar çıktı. Hele bir ara yayınevleri sırf bedava reklamları yapılsın diye nicelerine yığınla kitaplar gönderdi. Mantıklı bir ticaretti açıkçası. Alevi sönse de hala devam eden bir işbirliği. 

Ve Youtube - Booktuber üstündeki toprağı atıp en başa geçti. Cesareti olanlar kamera karşısına geçip evlerinde kendi kanallarını oluşturdu ve bir maddi gelir sağlamaya başladı. Bu fikri en başından beri çok sevdim. Etrafımdakilerden cesaret alarak birkaç video çekip yayınladım ama utangaç bir insanım ben. Sesim anca klavyede çıkar. :) Sonra o videoları sildim ve uzaktan takip ettim.

Yine de, ne olursa olsun blog hayatından kopamadım. Instagram'da aktifim ama hiçbir zaman oraya özene bezene post hazırlayıp oradan yürüme fikrini sevemedim, benimseyemedim. Tüm düşüncelerimi burada paylaşmayı daha çok seviyorum.

Reklam alıp-verme olayı da bana göre değil. Tamamen hobi amaçlı yazmayı seviyorum. Özgür olmayı, dilediğim gibi fikirlerimi sunmayı seviyorum.

7.yılı devirdik, bakalım ne zamana kadar devam edeceğim. Üniversite hayatı, yurt dışı deneyimleri, iş tecrübesi derken dopdolu geçti benim için. Ne yaşarsam yaşayım hep Jane tarafımı korumaya devam ettim. Arada kopup gitsem de dönüp dolaşıp buraya sığınıyorum. Hele de böyle yıllar önce beni takip edip tekrar karşılaştığım insanlarla sohbet etme fırsatı bulunca benden mutlusu olmuyor. :)

Oh be, iyi ki yazıyorum, okuyorum ve paylaşıyorum. 
Varsa önerileriniz her zaman Instagram'dan ve mail adresimden bana ulaşabilirsiniz.

Instagram: Jane Wampirob
Mail: wampirob@gmail.com

Yeni kitap-film-dizi yorumlarında buluşmak dileğiyle...
Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

12 Mayıs 2020 Salı

Kitap Yorumu: Sookie Stackhouse 6 - Yılın Ölüsü

İlk kez bir kadın karaktere sımsıkı sarılıp "seni çoook özlemişim," demek istedim.

Soookieeee, keşke gerçek olsun!

Şimdi genç bir kurtkızla birlikte yaşıyor, hatta belki onunla mini mini kuçu kuçulara sahip olmayı planlıyordu. Kendimi bu noktada durdurdum. Ne ayıp! Kancıklık etmenin alemi yoktu. Şimdi düşündüm de, kancığın kelime anlamı "dişi hayvan" olduğuna göre, Maria-Star (Alcide'in yeni kız arkadaşı) ayda en az üç gece kelimenin tam anlamıyla kancık olmuyor mu?


Yıllar yıllar önce, yaklaşık 10 yıl önce, kitapçıda saftirik saftirik dolaşırken elime rastgele bir kitap almamla Sookie Stackhouse dünyama girdi. Onunla ilgili maceramı bu linkten okuyabilirsiniz.

Gel zaman git zaman seriden 5 kitap okudum. Bir ara seriye ara vermiştim, tekrar başladım. Bu sefer kimse hızımı kesemez dediğim anda araya üniversite, Erasmus, iş hayatı girdi. Öyle böyle derken beş yıl geçti ve bir gün uyandığımda, "Sookie'yi okumalıyım," dedim. Şaka şaka. Geçenlerde kitaplığımın tozunu alırken Sookie'leri alıp şöyle bir içine baktım. Bazı bölümleri işaretlemişim. Okurken yine kahkaha attım ve işte o an bu seriyi ne kadar özlediğimi fark ettim.
Hemen internetten kitaplarına baktım. Mazallah kitaplarının telif süresi dolmuştur, Artemis devam etmiyordur falan diye telaşla kitapları farklı sitelerden arattım. Çok şükür, hepsi hala satışta ve seri tamamlanmış!
İlk beş kitaba göz atmama gerek yoktu. Hem hatırlıyordum hem de canım blog'umdaki yorumlar sayesinde olayları tazeledim ve 6.kitapla maceraya devam etmeye başladım.
Valla bu son sözüm. Seriyi bu sene bitireceğim ve arama hiçbir şey giremeyecek! Yeni bir aşk bile... Şimdilik 8.kitaba kadar aldım. Ama ay sonu geri kalan tüm kitapları alacağım.

Gelelim Sookie'nin dünyasına... Aman yarep! Ne kadar hareketli ne kadar komik ne kadar stresli... Sookie hiç değişmemiş diyemem, daha da akıllanmış. Kıl kuyruk Bill'den uzak duruyor neyse ki. Hatta bir sahnede bir güzel ağzının payını da verdi. Yeni manita da yapmış; Quinn. Bu kaplanı (şekil değiştirici ve gerçekten kaplan oluyor) gözüm hiç tutmuyor ya, hadi hayırlısı. Eric, canım Eric varla yok arasındaydı. :( Ortaya çıktığı sahnelerde de Sookie'yi kurtarma görevindeydi zaten. Meh.

Ah, bir ortak noktaları da vardı aslında, ikisi de şu anda fena halde canımı sıkıyordu.

Bir önceki kitapta, Sookie'nin uzun zamandır görüşmediği yeğeni Hadley'in ölüm haberini almıştık. (Yaklaşık beş yıl önce...) Hem de vampir olup öyle ölmüştü. Tüm eşyaları Sookie'ye kalmıştı. Sookie de bir süredir evine gidip eşyalarını toplamaya üşeniyordu. Ta ki oraya gitmesini tetikleyen bir olay olana kadar.

Sookie'nin burnu boktan çıkmıyor elbette. Bebişim Alcide ile ayrılmışlardı ve ayrılmadan önce de Alcide'nin psikopat eski sevgilisi Debbie'yi öldürmek zorunda kalmıştı. Bu olayı bir şekilde sakladılar ama Debbie'nin ailesi taa Sookie'nin kasabasına kadar gelip olayı irdelemeye ve bilinmeyenleri bulmaya çalıştıkları zaman olaylar yine çirkefleşti.

Bunun yanı sıra, New Orleans'taki vampirlerin Kraliçesi Sophie-Anne Leclerq ve sağ kolu Andre de kitabın yarısından sonraki bölümlerde çok ön planlardaydı. Sonraki kitaplarda Andre'yi daha çok göreceğimize eminim. Bu kitapta yeni bir cadıyla da tanışıyoruz: Amelia. Kızı çok ama çok sevdim. Sookie'nin yeni BFF'i olabilir.

Minik bir eleştirim olacak. Çok fazla karakter olduğu ve giderek yenileri eklendiği için bir süre sonra bazı karakterleri çok nadir görmeye başlıyoruz. Mesela ben Eric'i daha çok görmek isterdim. Bill'in arada bir gelmesine memnunum, cidden nefret ediyorum ondan. Yediği bir halt daha bu kitapta ortaya çıktı. Alcide için kafam karışık. Biraz pasif kaldı. Bak Eric'e! Hiç duruyor mu yerinde. Quinn, zampara bir tip gibi geliyor. Kesin bir yerde patlak verecek sazan.

"Vampirlerin kalbini yeniden attıran kadın."

Ama onun dışında offf nasıl özlemişim!!! Özellikle Sookie'nin iç sesine, kendi kendine konuşmasına bayılıyorum ve diğerlerine karşı hazırcevaplı olması acayip hoşuma gidiyor. Go my girl diye desteklemek istiyorum.

Uzun bir zamandır bu kadar rahat kafayla kitap okuduğumu hatırlamıyorum. 2 günde lüplettim kitabı. Bir sonraki kitabı için avuçlarım kaşınıyor. Locke Lamora bitsin yine kendimi Sookie'nin kollarına atacağım. 

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane


10 Mayıs 2020 Pazar

Kitap Yorumu: Değersiz Bir Hayat - Hanya Yanagihara

Güzel bir pazar gününden herkese merhaba!

Uzun bir zamandır yorumunu yazmayı ertelediğim bir kitabı sonunda sizlerle paylaşmaya karar verdim. Açıkçası biraz psikolojimi bozan bir kitap olduğu için okuduktan sonra sindirmek ve kitabı tekrar elime alıp yorumunu yazmak zaman aldı. Ve işte beklenen gün geldi. Değer Bir Hayat'ı bir de benim gözümden görün.

Her zaman kalın kitaplar daha çok ilgimi çeker ve maceranın hiç bitmeyeceğini hissettirir. O yüzden dev kitaplar yazan yazarları ayrı bir severim. 857 sayfa olan Değersiz Bir Hayat'ı ilk elime aldığımda acayip mutluydum. Uzun bir macera beni bekliyordu. Okumaya başladıktan sonra nefes darlığı yaşamaya başladım. Ciddiyim! O kadar leş olaylar oluyor ki bir süre sonra kitabı okuyup hep bir es verme ihtiyacı duydum. Başı, ortası, sonu derken kitap beni yiyip bitirdi. Hem de en sevdiğim ayda okudum; nisanda! 

Dostluk ve travmalar üzerine kurulu bir hikaye okuyoruz. Birbirinden çok farklı dört erkeği ve hayatları anlatılıyor. Üniversitede başlayan dostlukları bir ömürlük oluyor ama yeri geliyor yolları ayrılıyor ve işte o zaman sadece bir karaktere odaklanıyoruz ve diğer üçü gidip geliyor. 
Adeta kapalı bir kutu olan ve duygularını çok yavaş bir şekilde belli eden avukat Jude hep ön planda olan karakterimiz. Diğer üç yakın arkadaşı Willem, yakışıklı ve oyunculuk kariyeri yapıyor; JB, bazen uyuzun teki olsa da sanat ruhlu biri; Malcolm ise aileden zengin bir mimar.

Korku ve nefret; korku ve nefret... Bazen hayatında bir tek bu ikisi varmış gibi geliyordu. Kendinden başka herkesten korku, kendindense nefret.

Birbirlerini tanıdıklarından beri Jude'un geçmişi hakkında bilgi almaya çalışıyorlar ama Jude asla ne duygularını ne de geçmişini paylaşıyor. İçini açıp sığındığı tek kişi ise doktoru Andy.

Duygusal anlamda çok yoğun bir kitaptı. Eğer bir şeylerden çok etkileniyorsanız, okumak veya izlemek olsun fark etmez, kitaptaki birçok sahne sizi rahatsız edecek. Biraz spoiler vermiş olacağım ama Jude hasta ruhlu bir insan. Geçmişte yaşadığı dehşet olaylar yüzünden sürekli kendine zarar vermeye meyilli biri ve kendini durduramıyor. Bunu fark eden insanlar bağırarak, sakince konuşarak ya da gizli saklı engellemeye çalışıyor ama başaramıyor. Her fırsatta acı çektiriyor kendine. Bu sahnelerin şiddeti giderek artıyor ve okurken tansiyonunuz fırlayabilir. Bazen kitaba o kadar dalmış oluyordum ki sanki acıyı çeken benmişim gibi gözlerim dönüyordu. Ciddiyim, çok gerçekçi yazılmış. 

Bir takım şeyler kırılır, bazen kırılanlar onarılır, fakat çoğu durumda fark edersin ki kırılan ne olursa olsun hayat o kaybı telafi etmek için yeniden şekillenir, bazen de muhteşem olur bu şekilleniş.

Kitap karamsar sahnelerle dolu olsa da güldüren ve kalp ısıtan bölümler de vardı. LGBT temalı bir kitap. Eşcinsel bir ilişki de okuyacaksınız. Aile kavramı çok sık dile getirilmiş ve farklı açılardan ele alınmış. Terk edilme, yetim kalma, evlat edinilme, tecavüz, fiziksel şiddet gibi kavramlar ele alınıyor.

Bir diğer yandan kitabın dili çok akıcı. Hem yazarın hem de çevirmenin hakkını yememek lazım. Göze batan hiçbir şey yoktu. Kurgu enfes bir şekilde yazılmış ve çevrilmiş. Ağır, depresif bir kitap evet ama bu türü okumayı sevenlere kesinlikle öneririm.

Fakat mutluluk denen şey de gösterişten, sürdürülmesi imkansız bir durumdan başka neydi, hele ki dile getirmesi bile bu kadar zorken?

Bir de sadece Jude'un bakış açısından okumuyoruz. Yön geçişleri çok fazla var, bu bazen kafamı karıştırdı ama hemen adapte oldum. Yazar beklenmedik anda geçmişten çarpıcı sahneleri ön plana alıyor. Daha ne kadar kötüye gidebilir derken kitabın sonunda çarpılıyorsunuz. Böyle kendimi şey gibi hissettim; ne olduğunu anlamadan boks ringine fırlatılmış ve gelen darbelere her defasında şaşkınlıkla bakakalmışım gibiydi. Bilmem anlatabildim mi duygularımı? :D

Bazı kitaplar vardır bazı dönemlerde tekrar elinize alıp okursunuz ve tadı daha farklı gelir. Ama bazı kitaplar vardır tek okuyuşta bile sizi sonsuza dek doyurur ve kitaplıktan alıp dokunmaya bile tırsarsınız. İşte Değer Bir Hayat benim için öyle oldu. Doydum ve bir daha okumaya cesaretim olmayacak. 

Ben en ağır sahneleri bile kaldırırım diyen her yiğit okura öneririm. Bence kış mevsiminde okuyun. Güneşli günlerde pek iyi gelmeyebilir ve yarım bırakabilirsiniz. :)

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

9 Mayıs 2020 Cumartesi

Dizi Önerisi: Normal People

Herkese merhaba!

Şu günlerde löp löp dizi izleme fırsatım varken tüm eski ve güncel dizilere göz diktim. En son Normal People'ı izledim. Tam geçen sene mayıs ayında kitabını okumuştum. Okurken sinir krizleri geçirmiştim. Kitabı duvara fırlatıp mangalda cız bız yapmamak için zor tutmuştum kendimi.
Türkçesi Can Yayınları tarafından basıldı. Dayanamadım o baskısını da aldım ama okumaya bünyem kaldırmaz deyip sevap işlemek için birine verdim, hatta direkt suratına fırlattım. "Oku ve bana fikrini söyle! Kitabı sevdin mi yoksa nefret mi ettin?" 
Evet, böyle de bir mesele var. Kitabı okuyanlar ya cidden nefret ediyor ya da tapıyor. Ben nefret edenlerdenim çünkü yazar süperötesi iki uyuz karakter yaratmış ve hayatlarının içine etmiş. Bu kadar sinir olup söylendiysem demek ki yazar cidden hakkını vermiş. Yani kitaptan nefret etmemin sebebi tamamen iki dengesiz karakterin kararları ve tavırlarıydı.
Ay yine sinirlendim. Kitabın yorumunu bu linkten okuyabilirsiniz.

Açıkçası dizisinin çekileceğini duyunca hiiiç umursamadım. Ne oyunculara baktım ne de çıkış tarihine. O kadar umrumda değildi yani. Sonra geçen gün Instagram'da paylaşımlarını görünce dizinin yayınlandığını öğrendim. Amacım sadece ilk bölüme bakıp diziyi nasıl batırdıklarını görmekti. Aman yarep. İşte böyle çarpılırsın Jane!
Ortalama 25'er dakikalık 12 bölümlük ilk sezonu tam iki günde bitirdim. İlk gün bitirirdim de işte bunlara göz diyorlar...
Kitabı gömüyorum ama çok severek okumuştum. Ve fakat şunu itiraf etmem gerekir; dizisini daha çok sevdim. Duygu geçişleri, karakterlerin kendilerini ifade etme biçimleri, sahnelerin kurgulanışı, kullanılan müzikler ve senaryoya katılan minik yeniliklerle beraber ortaya enfes bir Normal People çıkmış. Kitap ve dizi dili çok farklı elbette. Genellikle beyaz perde burada hep çakılan taraf olur ama nedense son zamanlarda harika uyarlamalar izliyorum ve şaşırtıcı bir şekilde kitabı bile solluyorlar.
Normal People'ın oyuncu seçimleri h a r i k a olmuş. Abartmıyorum. Bir insan Marianne'yi bu kadar gerçekçi canlandırabilirdi ve Connell'ı oynayan erkek oyuncu ise adeta vücut dilini konuşturmuş. Bir bakışı, nefes alış verişi bile söylenmeyen birçok şeyi ekrana yansıtmış. Kocaman bir tebrik geliyor ekibe. (Ben de sanki dünyaca ünlü yönetmenim he, yorumlara gel...)


Kitabı da okuyun elbette ama üşeniyorsanız balıklama diziye atlayabilirsiniz. Senaryoda dev değişiklik yapılmamış. Hatta son bölümde yeni sezona göz kırpılmış gibi geldi. Valla 2.sezon gelirse izlerim. Hatta geri sayım bile başlatırım. Hakkını vermişler. Belki de BBC yapımı olduğu için ağırbaşlı bir dizi olmuş. Aaa, şu uyarımı da yapayım. Dizinin hemen her bölümünde +21 sahneler yer alıyordu. Hatta seks sahneleri oldukça açık çekilmiş. Bunun uyarısını yapmak istedim.

Benim gözüme kötü çarpan hiçbir şey yoktu. Hatta kitabı okurken sinirlendiğim bölümleri dizide izlerken boğazım düğüm düğüm oldu. Başta söylediğim gibi duygu geçişleri çok etkileyici olmuş. Belki de izlemek daha farklı hissettirdiği için diziyi bu kadar beğendim. Dönüp dolaşıp yine aynı şeyi söyleyeceğim; oyuncular çok iyi seçilmiş! 

Her şey bir yana, dizinin soundtrack'ındaki müzikler özenerek seçilmiş ve doğru sahnelerde kullanılmış. Spotify'da deli gibi müziklerini dinliyorum. 

Kısacası diziyi memnuniyetle öneriyorum. Pişman olmayacağınızı umuyorum. Özellikle romantik delileri izlesin. Bazı sahnelerde bu karantinada bile aşık olasım geldi. :P

Kocaman sevgiler, öpücükler,
Jane

2 Mayıs 2020 Cumartesi

Kitap Yorumu: Call Me By Your Name - Andre Aciman

Herkese merhaba! 

Evde takılmayı seven, yazdan nefret eden biri olarak “Lanet virüs yok olsa da denize gitsek,” moduna girdim. Demek ki neymiş, her canlı bir gün mutlaka yazı sevecekmiş. Şaka bir yana, hobilerimi dibine kadar yaşadığım için artık sosyal olabilirim. Günlerim nasıl geçiyor? Hafta içi yine 09.00-18.00 arası çalışıyorum. Sonra üşenmezsem biraz egzersiz yapıyorum. (Löp löp her gün tatlı gömdüğüm için…) Survivor başlayana kadar kitap okuyorum. Sonra Survivor izlerken bilgisayarımdan dizimi de izliyorum. Hangisi sıkıcı gidiyorsa bir diğerine odaklanıyorum. (Netflix’i sömürdüm, şimdi Amazon Prime’ın deneme sürümünü sömürüyorum. Diziler için de bir blog yazısı gelecek.) Böyle böyle derken kitap stoğum azaldı, adını duyup izlemeyi ertelediğim dizileri bitirdim ve gerçekle yüzleştim: Bu durum ne zaman bitiyor aga?

Ahh ahh ne hayallerim vardı, ne tatil planları yapıyordum ki pasaportumun süresi dolmak üzere. Vizelerim bitti. Ben de dedim ki kitaplar aracılığıyla dünyayı gezeyim. Call Me By Your Name (Adınla Çağır Beni) uzuuun bir süredir okuma listemdeydi. 2015’ten beri erteliyordum. :) İngilizce kitabını almak fırsatım olunca da orijinal dilinden okumak istedim. İyi ki de öyle yapmışım. Bazen bazı kitapları orijinal dilinden okumak daha keyifli oluyor. (Gören de sanki her dili biliyorum sanacak. Sadece İngiliççe biliyorum efenim. Kısmetse Hollandacamı geliştireceğim…)

Filmi çıkıp büyük bir başarı elde etmesine rağmen kitabını okumadan filmini izlemek istemedim. O saf, derin aşk duygusunu okuyarak sindirmek istedim. Mükemmeldi diyemem, belki geç okuduğum için belki bu tarzda çok kitap okuduğum için ama çok sevdim. Kitaplığıma baktıkça gülümseyeceğim bir kitap oldu.

You said Later! not to mean farewell but to say you’d be back in no time.

17 yaşındaki Elio’nun gözünden bir aşk hikayesi okuyoruz. Yaşından olsa gerek tüm duygularını en saf haliyle aktarıyor. Belki de onu bu yüzden çok sevdim. Lisede tuttuğum günlükleri okuyunca bazen çok gülüyorum bazen de “vay be ben neymişim” diyorum. En güzel yaşlar 16-17 bence.
Elio’nun ailesi yazlık evlerinde her dönem bir kişiyi birkaç haftalığına misafir etmektedir. Babası arkeoloji alanında bir profesör olduğu için akademik yazışmalarında ona yardım edecek birini yazlığında ücretsiz ağırlıyor. İtalya’da bir sahil kasabasında olan bu eve, o yaz Oliver adında genç bir adam gelir. (24 yaşında) 
Elio, git gide Oliver’a aşık olduğunu fark eder ve duygularını gizlemeye ama bir yandan da karakterini keşfetmeye başlar. Karşılıksız bir aşk mı? Bu işte sorgulanabilir. Çünkü; hem yaş farkı var hem zamanları kısıtlı (Oliver yaklaşık 6 hafta kalıp gidecek) hem de erkek-erkek ilişkisi olması o dönemde (kitap 2007 yılında basıldı) aşırı dikkat çeken bir olay. Bakmayın böyle rahat yazdığıma. 2020 yılında olmamıza rağmen hala eşcinsel ilişkilerini kınayan, benimsemeyen ya da göz deviren birçok insan var. Irk, millet ayrımı yapmaksızın. Bu kitabın o dönemde çok ses getirmesi ve günümüze kadar popülaritesinin azalmaması bence bundan dolayı. 

Try again later meant, I haven’t the courage now. Things weren’t ready just yet.

Çok yoğun bir kitaptı. Hem İngilizceden okuyor olmak hem de metinsel olarak dolu dolu olması beni tatlı tatlı zorladı. Ama inanılmaz güzel geldi. 
Sadece bir aşk hikayesi de anlatılmıyor. Yazar, araya sanatla ilgili serpiştirmelerle kitabı daha da büyüleyici kılmış. Şarkılar, şiirler, kitaplar… Dopdolu bir kitaptı diyebilirim.

Klişelerle dolu, sıradan aşk hikayelerinden cidden bıkmıştım. Bir süredir aşk kokan kitaplardan kaçıyordum ama Call Me By Your Name (ismi bile ne kadar görkemli) bana yeniden aşkı sevdirmeyi öğretti. Giderek büyüyen bir sevgi. Karşılıksız olacağını bile bile. 

“Do you like being alone?” He asked.
“No. No one likes being alone. But I’ve learned how to live with it.”

LGBT’ye karşı bir olumsuz düşünceniz yoksa mutlaka okuyun isterim. Artık şu zincirleri kıralım olur mu? Aşkın, sevginin ne yaşı ne de cinsiyeti var hanımlar, beyler.

Son olarak; yazar devam kitabını da yazdı. “Find Me” geçen senenin sonunda yurt dışında çıkmıştı. Şimdi bizde de Sel Yayınları tarafından basıldı. Onu Türkçe alıp okurum artık. 


Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

Güncelleme - 06.05.2020 Geçen pazar günü aniden filmi izlemeye karar verdim ve bir şey itiraf edeceğim. Filmini daha çok sevdim! Bunu kolay kolay dile getirmem ama cidden çok güzel bir uyarlama olmuş. Oyuncu seçimi, kitaptan direkt uyarlanan sahneler, çekilen mekanlar, seçilen müzikler... İnanılmaz güzeldi ve izledikten sonra bir süre bir şey yapmaya odaklanamadım. Hemen film müziklerine daldım. Dinledikçe sahneler gözümün önünden geçti. Hala da müziklerini dinliyorum. Hiç önermediğim bir şeyi yapacağım: Kitabı okumadan da filmi izleyebilirsiniz!!! Agggh çok güzeldi. *-*

28 Mart 2020 Cumartesi

Kitap Yorumu: Cam Şato 3 - Ateşin Varisi

Herkese merhaba!

Yıllar yıllar sonra Cam Şato serisine devam etmeye karar verdim. Çünkü Dex yepisyeni kapaklarıyla devam ediyor seriye. Eh, sonunda hakkını verdiler şu serinin.

Tabii en son serisiyi 2015'te okuyunca neler olduğunu unutmuştum. Üşenmedim ilk iki kitabı tekrar okudum. İkinci kitabın sonundaki heyecanı tekrar yaşadım ve gaza gelip 3-4-5.kitapları alıp ara vermeden seriyi okuyacağıma and içtim. 

İyi halt yedim. Ya beklentim çok yüksekti ya da araya zaman girdiği için üçüncü kitaptan pek zevk alamadım. Karakter yoğunluğu yokmuş gibi yeni karakterler eklendi. Olaylar bambaşka boyuta geçti ve hiç de tahmin ettiğim gibi ilerlemedi. Hayal kırıklığı yaşadım ama bunun geçici bir şey olacağını umuyorum. Çünkü olaylar cidden bambaşka bir boyuta geçiş yaptı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. :(

İkinci kitabın (Karanlık Taç) sonunda Chaol'un planıyla Celaena bir gemi yolculuğuna çıkarılıp Wendlyn'e gönderilmişti. Tabii ikinci kitapta neler olmuştu neler: Nehemia korkunç bir şekilde öldürülmüştü. Celaena aslında Terrasen'in kayıp varisi olduğunu ve gerçek adının Aelin Galathynius olduğunu öğrenmiştik. Bu kadar sırdan ve olaydan sonra müthiş ötesi bir gemi yolculuğu okuyacağımızı sanmıştım ama yanılmışım. :)

Bir anda hayatımıza Rowan girdi. Kendisi bir Fey bir Prens, bir ölümsüz ve savaşçı. Daha da önemlisi; yeşil gözlü! Ama daha ilk sahnelerde onu ketum, huysuz, katı, acımasız ve dik başlı olarak tanıyoruz. Celaena'ya inatla gerçek ismiyle hitap ediyor: Aelin. Sabah akşam antreman yapıp birbirilerine satışıyorlar. (Ne kadar tanıdık sahneler değil mi...) 

Celaena'nın (inatla bu isimle hitap edeceğim bu yorumda) geldiği topraklar teyzesi Maeve'e ait; aynı zamanda Fey Kraliçesi. Süper acımasız ve suratsız bir kadın gerçekten. Tabii onun hikayesini ayrı merak ediyorum. Wyrd Anahtarlarını bulması için yeğenine zorbalık yapan bir teyzeye de empati beslemek elbette imkansız. 

Bu kitabı bir de bir cadının gözünden okuyoruz: Manon Siyahgaga. Bir cadı olmasına rağmen büyü gücünden mahrum kalmış, üç cadı klanın üyelerinden ikincisidir. İntikam için yanıp tutuşsa da anlattığı sahnelerde çok boğuldum. Adeta zorla okudum onun bölümlerini. Ama kesin bir sonraki kitapta bizimkilerine başına çok fena bela olacak. Öyle böyle değil hem de. Çünkü ejderha eğitiyor!!!

Chaol ve Dorian ne boklar yiyor diyecekseniz hemen özet geçeyim: Al birini vur ötekine. :) Bunlardan bir cacık olmayacağına inanmaya başladım. Chaol zaten Celaena'nın sırrını öğrenince pısırık olup hemen kızı gönderdi ve şimdiden onu unutmaya başladı. Hatta arkasından kötü bile konuşur oldu! Dorian ise kendi büyü gücünü iyice keşfedip bunu kontrol etmeyi öğrenmeye çalışıyor. Bir yandan hem Chaol'la didişip hem de beraber işbirlikleri yaparak gizli saklı işlere burunlarını sokuyorlar. Valla Kral baba o burunları cart keser, aman dikkat diyeyim. 

Ama haklarını yemeyeyim. Celaena'nın dönüşü için hazırlık yapıp büyünün tekrar serbest olması için hazırlık yapıyorlar. Tabii en büyük desteği ise yeni karakterden alıyorlar: Aedion Ashryver. Kral'ın çağrısı üzerine Adarlan'a gelen kötü şöhretli Terrasen Generali kendisi. Ve aynı zamanda Celaena'nın kuzeni. Aedion ilk başlarda tam bir baş belası gibi görünüyor. Kaba, sorumsuz, umursamaz, tehlikeli, arkadan iş çeviren biri gibi gözükse de aslında Chaol ve Dorian'ın kurtarıcı meleği rolünde. Celaena'nın ailesi yok edilene kadar beraber büyümüşler ve Kraliçe'nin özel koruması olmak üzere müthiş bir eğitim almış. Bu karakterden çok umudum var, çok!

Daha bahsetmediğim birkaç karakter daha var ama son olarak Sorscha'dan bahsetmek istiyorum. Kral'ın emrinde yaşayan ve çalışan bir şifacı. Ama sıradan bir şifacı değil. Neler olup bittiğini bilen biri ama bunu sır olarak saklamakta da usta. Zamanla Dorian'la dost oluyorlar. Şaşırtmalı sahneleri olacak. Bu da minnak bir spoiler olsun. :)

Aslında karakterlerin üzerinden geçerken genel olarak konuya şöyle bir değinmiş oldum. Celaena, teyzesinin emriyle anahtarları bulmaya çalışırken Rowan tarafından acımasız bir şekilde yeniden eğitiliyor. 
Chaol ve Dorian, Aedion'ın da gelmesiyle beraber gizli kapılar ardında asilerle işbirlikleri yapıp büyünün serbest olması için çalışmalara devam ediyorlar.
Manon cadısı ise kendince hazırlanıyor ama dediğim gibi bu karakter büyük bir yıkım getirebilir. Ejderhası var yahu! Yakar geçer azizim.

Tamam, başta biraz sövdüm ama kitabı elbette heyecanla ve severek okudum. Benim beklentim farklı yöndeydi ama ne olacak diye de sabırsızlanıyorum. Rowan'ı daha yakından tanımak istiyorum ama Chaol'un ve Dorian'ın dönekliğini unutmayacağım... Celaena'yı nasıl hemen unuttular, vay arkadaş.

Dördüncü kitapta aksiyonun hiç durmayacağını umarak yorumu burada sonlandırıyorum.

Ciao adios,
Jane