Pages

3 Haziran 2018 Pazar

Gezenti Jane: Evim Gibisin Makedonya Part 2

Şimdi gelelim en komik ve eğlenceli güne...

3.Gün: Akşam 7'ye kadar vaktimiz var. Ayfer Hanım'la kahvaltıdan sonra Üsküp'ü bir güzel gezelim dedik. Üsküp - Skopje Şehir Müzesi'nden bir başladık, şehrin her tarafını yürüyerek gezdik. Gerçekten görülmedik yer bırakmadık sanırım. Üsküp Kalesi'ne de gittik. Şehre tepeden baktık. Bize ilk günden beri çok yardımcı olan, Türkçe bilen Makedon esnafa uğrayıp magnet aldık. Ve gözümüze kestirdiğimiz bir lokantaya girdik. Adı Destan. Allah'ım enfes köfteleri var! Shopska Salata'dan da söyledik. Sanırım hayatımda yediğim en lezzetli köftelerdi. Üsküp'e yolunuz düşerse Old Bazaar'daki Destan'a mutlaka uğrayın. 
Yemek sonrası otele döndük. Sözde yatıp uyuyacaktım. Açtım televizyonu, anlamadığım Makedon kanallarında gezindim. (Nedense çok hoşuma gitti bu durum.) Kendi halimde takılırken telefondan mesaj sesi geldi. Filip. "Yarın Ayfer Tunç'la röportaj yapmak üzere yerel bir kanaldan gelecekler. Ona haber verir misin?" Tam cevap yazacaktım devamında nefesimi kesen bir şey yazdı. "Seninle de röportaj yapmak istiyorlar. Bu sefer iyi hazırlan bence, sorular kazık." Ekrana bakakaldım. "Şaka yapıyorsun di mi? Bu nereden çıktı? Ünlü değilim ki ben. İptal et. İPTAL ET." O an beynim İngilizceyi benimsemiş, takır takır yazıyor. Filip'in keyfi yerinde. "İptal mi etmemi istiyorsun? Bence yapabilirsin. :D" O sırıtan suratını dağıtacağım. "Seni öldüreceğim. Kesinlikle öldüreceğim." yazdım. Beyfendi, "Öldürmeyi deneyebilirsin ama kolay pes etmem," demiş. Hah. Resmen İngilizce flörtleşiyoruz. Ay ama o an cidden boğazlayabilirdim onu. Neyse. Hiiiç kafama takmadım. Hazırlanıp, çıktım. Lobide toplanıp Davut Paşa Hamamı'na gittik. Kapanış gecesi de orada olacak. Mekana gelince Filip'e bakındım ama ortalarda yok. Ertele bakalım. Sonra içeri girdik. İkinci sıraya oturmuş. Geçerken elimi silah şeklinde yapıp boğazına dayadım. Sırıtıp, o da elini silah şeklinde yapıp vuruyormuş gibi yaptı. Gülüp geçtim. Ne yapayım bu çocukla?

Bir saat süren kapanış gecesinde yazarlar kitaplarından kendi dillerinde bir bölüm okudular. Arkada İngilizce metinleri yansıtıldı. Baya keyifliydi. Sonra ayaküstü sohbetler başladı. Bu sefer elime şarap aldım. Bir köşeye sinip, kendi halimde takılmayı düşünürken Vatan Şaşmaz'a benzeyen adam geldi. Yine konuşmaya başladık. Adama bakarken boynum tutulacaktı. Cidden çok uzun. Ama sohbeti keyifliydi. "Umarım Frankfurt'ta da görüşürüz. İstanbul'a da geleceğim. Haberleşiriz." dedi. Olur, dedim. Araya Filip girdi. Bilmiş bilmiş sırıtıyor. "Hani öldürecektin beni," falan diye uğraşmaya başladı. "Oo dur daha yeni başlıyoruz," dedim. Çok komik, kızamıyorum da. Otele döndük, akşam yemeği için. Biz -Filip, Ayfer Hanım ve ben- geriden geldiğimiz için yemek masası baya dolmuştu. Hırvat yazar Robert'ın yanı ve diğer iki yer boştu. "Bu akşam seni kurtarayım mı?" diyerek Ayfer Hanım, sarhoş Robert'ın yanına oturdu. Ay nasıl mutlu oldum. Ben de Filip'le yan yana oturdum. Sürekli çocuğa seni öldüreceğim diyorum ama gülüyorum. O sırada ne içerseniz dendi. Hadi dedim, son gecenin hatrına meşhur biranızdan, Skopska içeyim. Filip şok oldu. "İki gündür sadece su içiyorsun ve şimdi bira içmeye karar verdin... Şaşırttın beni." Canım ya, amacım seni şaşırtmak değil öldürmek. Neyse. Bira enfes gençler. En son Polonya'da içmiştim. Hatta Ahududu aromalı içmiştim, güzeldi. Ama Makedon birası efsane! İki bardağı yuvarladım yemek sırasında. Filip şaşkın şaşkın bana bakıyor. Benim beynim dağılmaya başladı. Ona göz kırpıp duruyorum. (Ama süper bilinçliyim. Sadece hareketlerimi kontrol edemiyorum.) Bir bira bir bira daha derken altı bardak bira içtim. En son tuvalete giderken uçuyordum. Böyle uçuyormuşum gibi bir his ama bilinçliyim. Yemek faslı bitti, Ayfer Hanım odasına çıktı. Geriye bir avuç insan kaldı. Hadi bara gidelim dediler. Şöyle bir düşündüm. Gidersem içeceğim ve bu riskli. Gitmezsem aklım kalabilir ama mışıl mışıl uyurum. Filip'e, "Odaya gitsem iyi olacak," dedim. Süt dökmüş kedi gibi baktı, "Emin misin gelmeyecek misin bak diğerleri de geliyor emin misin sen bilirsin ama..." Bir, "gel be ne olacak," diyemedi. Demesine gerek kalmadı tamam geliyorum dedim. 

Herkes şokta. Abi iki gün beni gözleyip, bu kız içici değil uykucu diye dedikodumu mu yaptınız da ben de geliyorum deyince "geliyor musun cidden" sorusunu soruyorsunuz. Sarhoş haliyle Robert bile "Geliyor musun?" diye sordu. Evet gençler, bara geliyorum. Evet, daha içeceğim. Evet, gece daha yeni başlıyor. Filip, ben ve uzun boylu Makedon arkadaş yürümeyi tercih ettik. Diğerleri taksiye bindi. Yürürken en bilinçli olanımız Filip'ti. Uzun boylu Makedon arkadaş da sarhoş olmuş ama beni soru yağmuruna tutuyor. Şehirdeki binalar hakkında bilgi veriyor. (Çok ilgileniyormuşum gibi kafa sallıyorum.) Filip sırıtıp duruyor. (Sonradan anladım neden sırıttığını.) Derken bara geldik. Polonya'da da alkol tüketmişimdir ama hep "ben sarhoş olamıyorum, bünyem doğuştan alışkın sanırım eheh" diye övünürdüm. Yalan. Barın önünde kendi kendime sallanıyordum. Dejan'a rezil olmayayım diye Filip'e tutundum. O da boncuk boncuk bakıyor. Aklımda Murat Boz. Bir yandan uzun boylu Makedon bir şeyler anlatıyor. Neyse içeri girdik. Bir masaya yaslandım. Hoop önüme bira kondu. Öldüreceğim seni Filip. İçiyoruz. Şerefe yapıyoruz. İçiyoruz. Şerefe yapıyoruz. Uzun boylu Makedon soru sormak (hala soruları bitmedi) için bana doğru eğiliyor, müzik bangır bangır, dediğini anlamam adeta mucize. Şaşırtıcı bir şekilde sarhoşken İngilizce anlama ve konuşma kabiliyetim daha ön plandaydı. Duraksamadan konuştum ve söylenen her şeyi anladım. Bir ara Filip'le dans ediyorduk. Karaoke gibi bir şeyler de yapmış olabiliriz. "Bu kaçıncı biran?" diye sordu. "Yedi oldu sanırım. Hiç de alışkın değilimdir. İkiden fazla içemem. Normalde bara da gitmem. Genellikle bu saatlerde uyurum," dedim. İnanmadı. O an ben bile kendime inanmazdım.(Ama dediklerim doğruydu cidden.) Ve biramı bitirmemle uzun boylu Makedon yeni bir bira getirdi. Kulaklarımdan bile bira fışkıracaktı. Artık su gibi içer olmuştum. Ama bir süre sonra cidden bıktım. Şişeyi Filip'e uzatıp, "Bunu içersem kusacağım sen iç," dedim. Yine sırıttı. Sırıtma çocuk. Sonra "Hadi seni otele bırakayım, yarın yoğun olacak," dedi. Ayıp olmasın diye uzun boylu Makedon'a veda ettim. Erken ayrılmama (erken miii gece 3 olmuş) şaşırdı, sarıldı, mutlaka görüşelim sonra dedi. El salladım. Sallana sallana kendimi sokağa attım. Zavallı Filip, düşeceğimi ön gördü herhalde elimden tuttu. Sokaklar bomboş. Sohbet ede ede otele geldik. Böyle harbiden yerimde duramıyorum. Filmlerde izleyip, kitaplarda okurdum da bu duruma inanmazdım. Doğruymuş. Sekiz bira içmeyin. 
Filip'e sarılıp, güvenilir biri olduğu için teşekkür edip otele girdim. Kendimi yatağa atmamla uyumam bir olmuş. 

4.Gün: Sabah 6'da gözümü açtım. Şöyle bir etrafıma baktım. Makedonya'da olduğumu algılayamadım. Tekrar uyudum. 8'de kalktım. Bu sefer uykumu almışım, kendimdeyim. Bavulumu hazırladım, kahvaltıya indim. İlk defa Ayfer Hanım'dan önce kahvaltıya indim. O da gelip beni görünce şaşırdı. "Aa erkenciyiz. Dün gece ne yaptınız bakalım," diye sordu. "Hiiç, biraz takıldık. Bara gittik. Çok durmadık zaten geri geldik." dedim. "Şu uzun boylu Makedon hep senle konuşuyordu. Ne zaman baksam seninleydi hep. İlgisi var sanırım." Gözlerim yerinden çıktı. "Yok ya, iş hakkında konuştuk hep." İmalı bakışlar... "İlgisi olabilir canım ne olacak bunda," dedi. Ehehe evet tabii derken kahveme gömüldüm. Sonra beni facebook'tan eklediğini gördüm. (Aslında barda facebook'unu açıp ismimi yazmamı istemişti, o sırada eklemiş.) Girip bir bakayım dedim. 80'liymiş. Gözlerim yerinden çıktı. İmkansız. Taş çatlasa 30 derim. Neyse. Umrumda değil zaten. 
Kahvaltı sonrası biraz zamanımız vardı. Dışarıdaki sandalyelerden birine oturup kitap okumaya başladım. Ensemde bir el hissettim. Dönüp baktım, Filip gıcığı... Telefonda konuşuyor. Karşıma oturdu. "Nasıl, iyi uyudun mu?" diye sordu sırıtarak. Dil çıkardım Ayfer Hanım görmeden. "Mükemmeldi. Prensesler gibi uyudum." dedim. "Sekiz bira demek ki prensesler gibi uyutuyormuş," dedi. Eh, tekmeği hakketti. Öyle birbirimizle atışırken röportajı yapacak olan ekip geldi. İçeri geçtik. Röportaj sırasında Filip'le yan yana oturup sessiz sinemacılık oynadık. Röportaj bitti. "Siz de bize festival hakkında birkaç cümle söyler misiniz?" demezler mi! Direk Filip'e baktım. Ben demiştim sana, der gibi sırıtıyor. Aşırı tepki de veremiyorum kamera önünde. "Hmm olur tabii," diyerek kamera önüne geçtim. Karşıdan beni kendi telefonuyla çeken Filip'i öldürme planları kurmaya başladım. Mikrofon yüzünden üç kere çekim tekrarı yaptılar. Lanetliyim resmen. Neyse. Bu işkence de bitti. Filip'in yakasına yapıştım, "Seni bir gün cidden öldüreceğim," dedim. "Kolay olmayacak," diyor hala ya. Sabah sabah bütün enerjim gitti. Neyse.

Sonrasında Filip, ben ve Ayfer Hanım Old Bazaar'a gittik. Çay içtik. Bir ara Ayfer Hanım gitti. Filip'le baş başa kaldık. "Dün gece çok komikti. Uzun boylu Makedon sana şehirdeki binaları anlatıp dikkat çekmeye çalıştı fark ettin di mi?" deyince jeton düştü. "Öyle miydi? Sevimliydi aslında." dedim. "Sevimli mi? Yani iyi biridir..." diye geveleyince "Sevimli ama onunla sadece iş konuşurum, pek benim tipim değil," dedim. Sonra o İstanbul maceralarını anlattı. Bildiği Türkçe kelimeleri söyledi. Ben de Rusçadan bahsettim. Sonra Ayfer Hanım geldi. Dejan'la buluşup öğle yemeği yedik. Güzel yedik. Son kez bira içtim. O sırada Filip laf sokmasa olmazdı. (Yazdım bunları bir kenara...) Yemek sonrası son kez dolaştık. En son veda ederken Filip'e sımsıkı sarıldım. Çok dost canlısıydı. Evet, iki kere kalp krizi geçirttiriyordu. Makedonya'da katil olmama neden olacaktı ama hayatımın en güzel dört gününü geçirdim. Makedonya, evimdeymişim gibi hissettirdi. Hiç dönesim yoktu gençler. Bir yarım orada kaldı diyebilirim.
Ayfer Hanım'la son kez havaalanında pasta yedik. "Ne yedik be, ne gezdik be," diye keyif de yaptık. Gerçekten öyle. İnanılmaz güzel bir maceraydı benim için. Ayfer Tunç'la doya doya takılmak, ortak noktalarımızın olduğunu bilmek, ondan özel şeyler duymak... Sanırım hayatım boyunca unutamayacağım bir anı olacak. Unutmak da istemem. 

İşte böyle gençler. Erasmus sonrası en eğlenceli gezilerimden biri oldu Makedonya. Hiç beklenmedik ama gerçekten eğlenceli... Yurt dışı gezilerim hep beklenmedik oldu. O yüzden bir sonraki maceram ne zaman, nerede, nasıl, kimle olacak bakalım. Roman gibi yazmışım. Buraya kadar bıkmadan okuyanlara selamlar...
İlerleyen günlerde kitap yorumlarımla görüşmek üzere. 👊

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

4 yorum:

  1. Merhaba Jane ����
    Yazdıkların ve yazış şeklin o kadar güzel ki insanın okudukça okuyası geliyor. Kitap yorumların kadar Erasmus günlüğünü de severek okumuştum. Makedonya gezini okumakta bir o kadar zevkliydi. Umarım daha çok yerlere gider daha güzel maceralar yaşarsın.
    Şans seninle olsun ��

    YanıtlaSil
  2. Gerçekten roman gibi. Yeni anı yazılarını sabırsızlıkla bekliyorum. <3

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ay hadi bakalım *-* Teşekkür ederimmm

      Sil