Pages

3 Haziran 2018 Pazar

Gezenti Jane: Evim Gibisin Makedonya Part 1

Herkese merhaba!
Aslında yaklaşık iki hafta önce blog'da yayınlamak üzere kitap yorumları yazdım ama sonra işler çok karıştı ve o günden beri bilgisayara dokunmadım desem yeridir. 
Kısaca özet geçeyim.
👀 4-10 Mayıs tarihleri arasında İTEF'in (Uluslararası İstanbul Edebiyat Festivali) 10.yılında görev aldım. Fellowship programında da görevliydim. (Bunların detaylarını bir başka yazıda açıklayacağım. Gelecek seneye hazırlık yapacağız.)
👌 Festivalin bittiği gün, şu an staj gördüğüm edebiyat ajansında kadroya alındığımı öğrendim. Hayalimin ötesinde bir şey gerçekleşti aslında. Artık Young Adult - Genç Yetişkin kitaplarının ajanlığını yapacağım. Yani artık ileride "biriciğim" diye adlandırdığım kitaplar satışa çıkabilir. (Detayları yazacağım, ITEF yazısıyla beraber.)
😍 Beni kalpten götüren haberler arka arkaya geldi. İşe tam zamanlı alındığımı öğrendikten hemen sonra "Ayfer Tunç'la beraber Makedonya'ya gidiyorsun." dediler. Dondum, algılayamadım, gözlerim doldu ve "Gerçekten mi?" diyerek kalakaldım. Aslında o an mutluluktan ruhum bedenimden ayrılmıştı. İstediğim tepkiyi veremedim. Ama hala durup durup dans edesim geliyor. Niye mi?
Birincisi, her zaman sevdiğim yazarlardan biriyle, bir güncük bile olsa vakit geçirmek istemişimdir. (Her kitap kurdu gibi...) Ayfer Tunç hep merak ettiğim yazarlardan biriydi. Aynı zamanda staja başladığımdan beri kitaplarını da okumaya başlamıştım. Hatta Aşıklar Delidir ya da Yazı Tura kitabı ilk çıktığı zaman Can Yayınları'na gidip ofisimiz için birkaç kopya almıştım. Ve bana dediler ki Ayfer Tunç'la beraber seyahat edeceksin... Dört gün boyunca beraberiz... Şu an hala yaşıyorsam diğer hayallerim içindir. :D Yoksa bu habere kalbim dayanamazdı.
İkincisi, ilk kez iş seyahatime gidiyordum. Şansıma yurt dışına hemde! Makedonya olması benim için çok ayrı. Çünkü 2017'nin sonlarına doğru "Yine yurt dışına çıkmak istiyorum. Ama bu sefer bir Balkan ülkesi görmek istiyorum." demiştim. O kadar sıradan bir söylemdi ki... Makedonya! Farkında olmadan dilediğim şey gerçekleşti.
Eh, hal böyle olunca kutsanmış gibi hissettim. Hatta seçilmiş insanım sanırım falan dedim. (Abarttım ama olsun o kadar yav.)
Şimdi gelelim Makedonya-Üsküp macerama. Kemerlerinizi bağlayın arkadaşlar! Dopdolu, heyecanlı, stresli ve sürprizlerle dolu dört günümü anlatıyorum.

1.Gün: 27 Mayıs Pazar günü sabah 04:50'de kalktım. Uçağımız 07:50'de. Son hazırlıkları yapıp, yola çıktım.(Ondan önceki gün stresten ölüyordum. Nasıl olacak, ne yapacağım, nasıl davransam, kimler olacak... Halbuki Ayfer Tunç'la öncesinde mailleştik, Makedon gazetesi için röportajını çevirme şerefinde buldum. Telefonda görüştük, söyleşisine katılıp yüz yüze bile tanıştım.) Yolda Ayfer Tunç aradı. Allah'ım nasıl sempatik bir yazar... "Canım ben geldim, sen gelince haber ver seni karşılayım." Adeta uçtum. Bagaj verme, pasaport kontrolü (yaşasın vizesiz ülke) falan derken Ayfer Hanım'la buluştum. Çok doğal. İlk aklımdan geçen buydu. Doğal, dobra, konuşkan, sıfır ego, zevkli, çok tecrübeli ve gerçekten yemek yemeyi seven biri. 😄 Ben böyle şaşkınlığımı üzerimden atamamışken hoop uçağa bindik. Sanki ilk kez binmişim gibi kafamı cama yapıştırdım. 1 saat 15 dakika boyunca aval aval gökyüzünü izledim. (Uçakla seyahati çok seviyorum cidden.) 
Makedonya'ya hoş geldiniz... Küçük ama sevimli havaalanına indik. Etrafımızdaki yazılar birden değişti tabii. Neyseki Rusça altyapım var. Alfabeyi bildiğim için birkaç kelimeyi de okuyabildim. O sırada bizi bekleyen şoförle karşılaştık. Çatır çatır İngilizce konuşuyor. Araba yolculuğumuz sırasında başladı şehrini anlatmaya. Gözüm yollarda, kulağım adamda.
Hoop otele geldik. Şehrin ortasında ve gerçekten güzel bir otel. Bavullarımızı bırakıp, kendimizi Üsküp'ün ferah sokaklarına bıraktık. Bir saatten fazla Ayfer Hanım'la sadece yürüyerek şehri keşfettik. Bol bol konuştuk. Bana diğer ülkelerdeki anılarını, maceralarını anlattı. İç çekerek ve cidden ilgiyle dinledim. İnanılmaz güzel anlatıyor. Benim de yeni ülke görme merakım var tabii. Arada söylediği yerleri not ediyorum. Durup, şehrin güzelliğini fotoğraflıyoruz. Birkaç Türkçe konuşan Makedon esnafla da karşılaştık. Hatta biri son güne kadar bize baya yardımcı oldu. Neyse. Hava mis, güneş tepemizde. (Oysaki İstanbul'da sırılsıklam olmuştuk.) Artık yol yorgunluğu kendini belli edince otele geri döndük. 
Odamı görür görmez mest oldum. Hiç çıkasım gelmedi. :D Kendimi direk yatağa attım. Bir uyandım, oo saatler geçmiş. Hemen hazırlandım. Süslendim, püslendim Ayfer Hanım'la lobide buluştuk. Karnımız deli aç. Festival ekibiyle akşam yemeği yememize daha birkaç saat var. N'apalım? Gözümüze kestirdiğimiz bir lokantaya girdik. Meksika Mutfağı!!! En sevdiğimmm. Karnımızı bir güzel doyurduk. Ben yine hipnoz olmuşum gibi Ayfer Hanım'ın anlattıklarını dinliyorum. Beni konuşturmaya çalışıyor ama yok, onu dinlemek daha zevkli.


Yemeği yedik, otele döndük. Bizi festivale çağıran Dejan'la tanıştık. (Festival diyorum da hemen açıklamaya yapayım. Pro-Za Balkan, bu yıl 6.sı düzenlenen ve birçok ülkeden yazar ağırlayan bir uluslararası edebiyat festivali. Ben Fellowship Programı aracılığı ile katıldım. Fellowship Programı'nda çeşitli yayınevlerinden ve ajanslardan uzman kişiler katılıyor. Tüm detaylara bu linke tıklayarak ulaşabilirsiniz.) Bizi çok sıcak karşıladılar. Akşam yemeğinde diğer ülkelerden gelen Amerikalı, Alman, Hırvat, Makedon ve Sırp yazarlarla ve yayıncılarla tanıştık. O sırada ne içersiniz diye sordular. "Bira, şarap, raki?" Raki mi? Bizim rakı herhalde deyip ondan istedim. Çünkü bira sevmiyorum. Şarap da canım istemedi. Raki raki dedikleri Makedon rakısı geldi. Shot bardağında ve sarımsı bir şey. Hadi dedim, yeni bir şey deniyorsun. Bir içtim... Boğazımdan geçip mideme akarken şöyle bir durdum. Sanırım beynim yanıyor. Vücudum alev almaya başladı. Dehşet sert bir şey. Ya da benim bünyem alışkın değil. Hemen suya saldırdım. Sonra önümde duran salataya dadandım. Domates, salatalık ve üstüne peynir rendelenmiş. Allah'ım yok böyle bir şey. Shopska Salata'sını o gün keşfettim ve gelene kadar her gün yedim. Enfes bir şey. Makedonya'ya giderseniz kesinlikle deneyin. 

Neyse efenim, yemek faslı bitti. Festival açılışının yapılacağı yere, Davut Paşa Hamamı'na gittik. Küçük ama dolu dolu bir organizasyon. Orada da çok güzel karşılandık. Daha önce İTEF'e katılan Makedon Filip'le orada yüz yüze tanıştım. Çok sempatikti ve yaramaz çocuk gibiydi. Açılış töreninde her bir yazarla kısaca sohbet ettiler. Alman fellowshiple yan yana oturup fısır fısır konuştuk. (İngilizce konuşabiliyormuşum ya dedim.) Tören sonrası elime su alıp, dışarı çıktım. (Erik rakısından sonra akıllanmıştım. İçmek yok!) Filip yanıma geldi. O sırada Makedon bir yayıncı da geldi. Adamın boyu 2 metre desem yeridir. Hemen kartını verip, benimle sohbet etmeye başladı. O anlatıyor, ben içimden "rahmetli Vatan Şaşmaz'a ne kadar benziyor," diye düşünüyorum. Neyse o sırada Ayfer Hanım'ı keşfetti beni saldı. Başladık Filip'le konuşmaya. Belli ki bu çocukla çok eğleneceğiz. Bıdı bıdı konuştuk. Otele geri döndük. Orada da dip dibeyiz. Konuşmayı da çok seviyor. Ay bir de Murat Boz'a çok benziyor. (Neden sürekli birilerini birilerine benzettim, ben de anlamadım.) Sonra tatlı tatlı sohbet ederken, "Yarın için hazır mısın, konuşma hazırladın mı?" diyerek beni şaşırttı. İlkten inanmadım. "Aa ne sunumu ne konuşması?" diye şakaya vurmaya başladım. "Programa bakmadın mı? Avrupa Birliği Bilgi Merkezi'nde Balkan edebiyatı üzerine soru sorulacak. Birkaç şey anlatırsın." deyip sırıtmaya başladı. İnanmadım buna yine. Gitti Dejan'a söyledi. "Evet öyle. Sen de konuşmacılardan birisin," demesin mi! Bütün gecem mahvoldu. Filip sürekli sırıtıp dalga geçiyor. Elimin tersiyle vurasım geldi. Saat 10 oldu. "Ben gidiyorum uyumaya, sabah görüşürüz." dedim. "İyi uyu ve iyi hazırlan," diyor arkamdan hala... Shit!

2.Gün: Her şeye rağmen mışıl mışıl uyudum. Sabah 7'de gözümü açtım. Hazırlandıktan sonra başladım internette Balkan edebiyatı araştırmasına. Yok, kitlendim. Ne diyeceğim ben konuşmada! Zaten panik bir insanım. Kağıda bir şeyler karaladım. Ama o an odadan hiç çıkasım yoktu. Çıktım. Lobide toplaştık. Yürüyerek AB Bilgi Merkezi'ne gittik. Karşı caddeden Filip'in geldiğini gördüm. "İyi uyudun mu?" diye hala sırıtıyor. Hiiç bozuntuya vermedim. "Bomba gibi hazırım." İçeri bir geçtik. Round Table hazırlamışlar. En sağda benim ismim yazılı. Allah'ım, neden ben? Instagram'da tabii hava atıyorum ilk iş seyahatim falan... Biri kesin beddua etti al sana stres. Neyse, kaçamam artık. Oturdum. Önümdeki mikrofon bana, ben ona bakıyorum. Diğer tarafta dinleyiciler var. Kafamı ne zaman çevirsem Filip'le göz göze geliyorum. Cesaret verici şekilde gülümsüyor ama ben onu oymak istiyorum o an. Şanslı piç. Oturup, dinliyor anca. Neyse. Sondan bir önceki soru bana geldi. Aslında o an soruyu umursamadım. Kafamda oluşturduğum konuşmayı dile getirdim. Kafa sallayarak beni dinlediler. Ve bitti. İşkence bitti. Oh be diyerek elime yine su alıp dışarı çıktım. Filip de arkamdan gelmiş, "Ya tam seni videoya çekecektim konuşman bitti," diyerek beni uyuz etmeye çalışıyor. "Dalga geçme, stresten ölüyordum," dedim "Yoo çok profesyonel duruyordun," dedi. Bir de bana sor. Daha yeni soluklanıyorum, fellowlar toplantı yapacak dendi. Hobaa, tekrar içeri gir, iki Makedon yayıncıyla tanış, kısaca görüş ve bitiş. Ondan sonrasını net hatırlamıyorum sanırım. Otele döndük. Yemek verildi ama yiyemedim. Odama çıktım ve kendimi yatağa attım. 

Uyandığımda akşam olmuştu. Hazırlandım aşağı indim. Ekip toplanmış. Akşam yemeği yedik. Filip bu sefer baya uzağımda oturdu. Ne zaman ölümcül bakışlarımı yollasam sırıtıp, göz kırpıyor. Yemeğimi yerken yanımdaki Hırvat yazar benle sohbet etmeye başladı. Adam fena sarhoş olmuş. Böyle konuşurken alkollü nefesi adeta yüzümü dalgalandırıyor. Neyse. İsmimin anlamını sordu. Tureng'ten gösterdim. Beğenmedi. "Senin ismin Emily olsun, olur mu?" dedi. Güldüm. Kafası güzel tabii. "Olur, fark etmez," dedim. "Sen de bana bir isim bul dedi." Adamın adı Robert... Abi mis gibi adın var nasıl başka isim bulayım. "Bence isminiz çok güzel. Amerikalı gibisiniz de. Robert gayet iyi bir isim," dedim. Yok, tutturdu bir isim bul. Okey. "Jack olsun," dedim. O an aklıma o geldi nedense. Güldü. Yarı kapanık gözleriyle, "Jaaack, iyi bakalım Emily," deyip içmeye devam etti. Diğer tarafımda oturan Ayfer Hanım'a anlattım. "Valla bunlar sırf içmeye gelmişler. Ay çok doydum. Bir yürüyüş mü yapsak," deyince hemen atladım. İkimiz, diğerlerini masada bırakıp şehri turlamaya çıktık yine. Yediklerimizi bir güzel erittik. Bir Türk yeri bulduk. Çay içtik. Okul-iş hayatımı anlattım. Öyle böyle derken saat geç oldu, kalktık. Dönerken Ayfer Hanım dondurma ısmarladı. Eh, ben cidden mutluluktan kanatlandım. Gündüz yaşadığım stres buhar olup uçtu gitti.
Ay çok uzun anlatmışım. Diğer iki günü Part 2'de anlatıyorum. 👉 Gezenti Jane: Evim Gibisin Makedonya Part 2

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

2 yorum: