Pages

13 Temmuz 2017 Perşembe

Erasmus Maceralarım 6: Gündüzleri Prenses Geceleri Külkedisi 2


PART 2

Manneken Pis
Paris'in buz gibi havasından sonra Brüksel birazcık daha sıcak geldi. Kısa bir otobüs yolculuğundan sonra Brüksel'e adım attık. O sırada telefona milyon mesaj geldi. "Vay demek Paris he..." ve tahmin edeceğiniz gibi, "ee bize ne getircen oradan?" 👀 "Canım ben dün gündüz Eyfel'le fotoğraf atmış olabilirim ama gece popom dondu haberin var mı?" demek vardı ama olsundu. Güzel şeyler hatırlanmalı. Brüksel deyince akla hemen 'çikilitalar' geliyor. Ki çok da doğru. Brüksel'i de plansız gezmeye başladıktan sonra Pakistanlı bir abiden beşer kutu çikolata aldık, pişman değiliz. 😃 Yolda yürürken de ayıptır söylemesi patates kızartması yedik. Brüksel'de baya meşhurmuş. (Nesi meşhur anlamadım yani bizim için çerez gibi bir şey.) Brüksel belki çok keşfedilmeyen ya da göz önünde olmayan bir yer olarak aklımda kaldığından olsa gerek çok dikkatimi çekmedi. Tabii yine ben başka yere bakarken bile telefonla her şeyi çektim. Grand Place, Atomium ve Manneken Pis'i (İşeyen Çocuk Heykeli) gezdik gördük. Hele bu heykeli baya büyük bir şey bekliyordum. Sokağın kenarında küçücük bir şeydi ama fena ilgi çekiyordu. Ana baba günüydü. Brüksel'de başka öyle özel bir yer gezmedik. Kafamıza göre bir yerlere girip çıktık. 

Patates *-*
Baya da Türk vardı. Metroları çok güzeldi. Bir içerde bir dışarda giderek manzara enfesleşiyordu. Sonra akşamüzeri otobüsümüzün kalkacağı yere gittik. Paris'teki gibi kaçırmak istemediğimiz için baya erken vardık. Ve orada da otogar anlayışı yoktu. Her yeri hava alan binada bir banka oturup, internet bulduk. Tam bir şeyler izleyelim dedik köpekli polisler geldi herkesi dışarı çıkardı. Gece 12'den sonra binayı boşaltıp, kapatıyorlarmış. Ve bizim otobüsümüz gece 4'te! (Geceleri uykumuzu otobüste geçirelim n'olcak diyen ben...) Artık Tavşan'la evsizler gibi gezmeye alıştığımız için sırtımızı kambur yapıp dışarı çıktık. Soğuğu engelleyen bir ara bulduk. Ki birkaç kişi daha vardı. O sırada biz Tavşan'la kendi aramızda konuşup, gülerken bir çocuk yanımıza geldi. Meğersem Türkmüş. Başladı vik vik konuşmaya. Çocuğun gözünün içine bakıyoruz gitsin diye çünkü çok boş konuşuyor. En sonunda onun otobüsü geldi gitti. Sonra arkamızdaki siyahi duvarın dibine çişini yaptı. Rüzgar yüzümüzü yalasa da diğer tarafa geçtik. Sonra bir adam geldi. Adeta "ben taşım" diyor. Onunla konuştuk. Nereliydi unuttum. 😡 Ama hem çalışıp hem geziyormuş. Esmer güzeli resmen. Tam kaynaşıyorduk ki onun da otobüsü geldi. Biz böyle tam evsizler modunda bizimkini bekliyoruz. Ama artık titremeden duramıyorum. Otobüs geldi, bindik. Oturduğum halde bile titriyorum. Titremekten uyuyamadım öyle söyleyeyim. 😒 Avrupa'nın soğuğu başka olur derlerdi de inanmazdım. O neydi be!

Şeker tadında binalar *-*
Tüm soğuğa rağmen Amsterdam'a ulaştık. O an oturup, ağlayacaktım. Amsterdam'ın bendeki yeri o kadar ayrı ki... Otobüsten inip, Starbucks'a girene kadar vücudum titreme krizine girdi. Kahve içip, ısınmaya çalışıyorum ama sabah ayazı da var. O soğuğun etkisini cidden anlatmam imkansız! Kendimize biraz gelir gibi olduk. Hemen internetten hostel araştırdık. Bir tane yakınımızda bulduk. Az biraz kaybolarak hostel'e vardık. Çok tatlı bir hanımefendi yardımcı oldu. Hostel müthişti! Tam gençlerin ortamına göreydi. Odaya bir girdik, kendimi süper kirli hissettim. Oda o an en büyük lüksümüzdü. Heyecandan uykusuzluğumu bile unuttum. Hemen banyo, hazırlık, yemek derken eski halime döndüm. Tavşan'ı da peşimde sürükledim. Amsterdam sokaklarına attık kendimizi. 😍
Soğuktu ama olsundu
 Tabii biz kış günü orada olduğumuz için soğuktan kurtulmayan kırmızı burnumla yine milyon tane fotoğraf çektim. Her yerde nehir vardı zaten. Bina mimarilerine hayranlıkla baktım. Amsterdam'da gezmek çok kolaydı. Dam Meydanı'nında tur attık. Hediyelik eşya baktık. Her yerde serbest ot içildiği için ilkten tuhaf geldi ama kimsenin kimseye zararı yoktu. Sonra İstanbul adlı bir yer keşfettik. Oraya girip yemek yedik. Türkler orada da çoktu. Tavşan Madame Tussauds Müzesi'ni çok merak ettiği için Amsterdam'dakine de girdim. (Müze hakkında daha sonra detaylı bilgi vereceğim.) Geri kalan zamanımız orada geçti. 

Korku Müzesi
Çıkışta güzel bir tatlı yiyerek hostelimize geri döndük. Hava buz ama sokaklar ışıl ışıldı. Zaten gece hayatıyla meşhur bir şehir. Çok merak etmeme rağmen Red Light District'e gitmedik. 😃 
İkinci gün ise hostelden çıkışımızı yapıp ağır yükümüzle (gezerken farkında olmadan çok şey almışız) Dom Meydanı'na geldik yine. Van Gogh Müzesi'ne gidelim diye yola çıktık. Meşhur Amsterdam yazısının olduğu Museumplein'e gidip doyasıya fotoğraf çektirdik. Sonra tutturdum Anne Frank Müzesi'ni görmek istiyorum diye. (Onun da detayları blog'da mevcut.) En son artık korku müzesi The Amsterdam Dungeon'a gittik. Hayatımın en komik anlarından biriydi. Olur da yolunuz düşerse kesinlikle o müzeye uğrayın. 😃 Tüm koşuşturmalardan sonra Simit Sarayı'nda karnımızı doyurduk ve Berlin otobüsümüzü bekleyeceğimiz yere gittik. Bir kere ağzımız yandı ya, artık otobüs kaçırmak yok! 

Berlin'i aslında daha önce görmüştüm. Varşova'ya vardıktan iki-üç hafta sonra Gitarist'le Berlin'e gitmiştik. Onun hibesiyle ilgili bir takım sorunları çıkmıştı ve banka işini Berlin'de halledebilirdi. Ben de tabii yurt dışı meraklısı olarak peşine takılmıştım. Üç gün akrabalarında kalıp, doyasıya gezmiştik. O yüzden Tavşan'la Berlin'e gidince benim için gezmekten çok dinlenme yeri gibi bir şey oldu. Yine de yerimizde durmadık, gezdik. Ama Berlin gezdiğim yerlerin içinde en sade olanıydı. Ya da Almanya'yı çok merak etmediğim için sanırım öyle heyecanla dolaşmadım. En güzel tarafı çok yakın bir arkadaşımla kısa süreliğine de olsa görüşmemdi. Erasmus'u beynime işleyen arkadaşım, daha önce bahsetmiştim. Onu görünce tüm yorgunluğum gitti zaten. Onun dışında klasik Berlin turu yaptık. Berlin Zafer Anıtı, Brandenburger Kapısı, Checkpoint Charlie, Fehnsehturm (Televizyon Kulesi), Ampelmann (Ampül Adam), Berlin Katedrali ve elbette Kreuzberg'i gezdik. (Berlin'de daha çok yer gezmişiz yav! Tabii hepsi birbirine yakın olduğu içindir.) 

Berlin demek Türkler demek. Türk mahallesine uğramamak olmazdı. Türk marketine girip limonlu kek yemeseydim bir yerlerim şişerdi valla! 😃 Yine soğuk ama yoğun Berlin gezimizden sonra Tavşan'la yollarımız birkaç saatliğine ayrıldı çünkü dönüş biletlerimizi farklı otobüslerden almak zorunda kalmıştık. Tavşan yine panik yaparak, şom ağzını açtı ve erken gelmesi gereken otobüsü geç geldi. Ben kendi otobüsüme bindim, gittim valla. Allah affetsin. 😔 Yorgunluktan ölecektim. Zaten Paris'te yaşadığımız o soğuk geceden sonra yatağıma hiç ulaşamayacakmışım gibi hissediyordum. "Sakın pes etme! Yazın o sıcakta staja gidip gelmelerin boşa gitmesin. Elbet aksilik olacak ama sakın geri dönmeyi düşünme!" diye diye bir baktım Varşova'ya dönmüşüm. Surat astığım hostel adeta sıcacık bir yuva gibiydi. Hemen yüklerimden kurtuldum ve sıcacık yatağıma kıvrıldım.

Bir hafta gerekli ihtiyaçlar dışında yataktan çıkmadık. Instagram hesaplarımızı görenler mini Avrupa turumuza şahit olup, prensesler gibi gezdiğimizi hiç sorun olmadığını zannedip, hayatın bize güzel olduğunu dile getirdiler. Biz de hiç çaktırmadık, doyasıya tüm güzel anılarımızı anlattık. 
Rahatladım mı? Of hem de nasıl. Görülecek daha çok şehir var ama önceliklerimi gezip gördüm ya... 
Erasmus ile ilgili son bir kez yazı daha paylaşacağım. Toparlama amaçlı. Daha sonra üşenmezsem Madame Tussauds Müzesi hakkında bilgilendirme amaçlı yazı yazacağım. Şimdilik bu kadar.

Kocaman sevgiler, öpücükler: Jane

2 yorum:

  1. Ya bir şey soracağım şimdi para senden çıkıyor değil mi? Öyleyse ne kadar mesela

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Erasmusu hibeli kazandığın zaman devlet belli bir miktar para veriyor, gideceğin ülkeye göre tabii. (Polonya için toplam 1183 Euro verildi bize.) Ben hibe dışında biriktirdiğim parayla Avrupa ülkelerini gezdim. (650 Euro)

      Sil